Şubat 08, 2012, 01:26:07 ÖÖ *
Hoşgeldiniz, Ziyaretçi.Lütfen giriş yapın veya kayıt olun.

Kullanıcı adınızı, parolanızı ve aktif kalma süresini giriniz
Duyurular:
 

Sayfa: [1]   Aşağı git
  Yazdır  
Gönderen Konu: Tokatlı Mehmet- Ümit Fehmi SORGUNLU  (Okunma Sayısı 309 defa)
0 Üye ve 1 Ziyaretçi konuyu incelemekte.
Vedat
*
Çevrimdışı Çevrimdışı

Mesaj Sayısı: 301


« : Temmuz 21, 2007, 15:20:05 ÖS »

TOKATLI MEHMET
Ümit Fehmi Sorgunlu 
 
Batı istikametinden gelen soğuk bir rüzgâr Akdağın yamaçlarına çarparak bir anda köyün çevresini kuşattı ve insanların yüzlerinde birer kamçı gibi şakladı.  Mehmet üzerindeki cekete biraz daha sarındı. Gözünü yoldan ayırmıyor, sürekli aynı istikamete bakıyordu. Birazdan düğün alayı gözükür diye geçirdi içinden. Nihayet iki yıldır yolunu  gözlediği, gizli gizli buluştuğu Ayşe’ye kavuşacaktı bugün. Saatler geçme bilmiyor, zaman tıkanıp kalıyordu. Kolay değil, aylardır gün be gün beklenen büyük vuslatın son finalini yaşayacaktı bu akşam. 

            — Dalmışın yine Mehmet. Az sonra gelirler merak etme.

            Yanına gelen sağdıç Hasan’ı fark etmemişti bile.  Gülümseyerek:

            — Bu gün saatler geçmiyor be Hasan, dedi.

            — Mehmet sen bu işi kolay sanıyorsun herhalde. Atın eğerlenmesi, süslenmesi, gelin kızın evden çıkarılıp ata bindirilmesi hep merasime bağlı biliyorsun. Gel şurda halay çekenlere katılalım açılırsın biraz.

            Mehmet Hasan’ı takip edip Halay çekenlere katılmak üzere gidiyordu ki, köyün dellalı elindeki tokmağı davula sıkı sıkı vurarak düğün alayına doğru yaklaştı. Arkasında başı boş çocuklar bir konvoy oluşturmuştu.

            — Ey ahali duyduk duymadık demeyin. Padişahımız Sultan Reşat Han’ın buyruğudur.

            Padişahın adını duyunca halay çeken delikanlılar bir anda durup dinlemeye başladılar.

            — Çanakkale de ehli küffar,  dini İslama ve vatanımıza kastetmiştir. Padişahımız sultanımız eli silah tutan her civanı Hz. Muhammed’in dinini korumaya davet etmektedir. Duyduk duymadık demeyin, bu bir Cihad emridir.

            Tokmağı yeniden var gücüyle davula gümbür gümbür  vurmaya başladı.

            — Cihada katılmak isteyenler biraz sonra kalkacak olan kâfileye katılmak üzere adlarını katibe yazdırsınlar. Duyduk duymadık demeyin, bu Allah için bir vazifedir.

            Mehmet’e bir ürperme geldi. Hasan’a dönüp:

            — Hasan bu nasıl iş, durum bu kadar vahim mi?

            Hasan’ın yüzü bir anda gerildi, kaşları çatıldı.

            — Maalesef öyleymiş Mehmet. Düşman Çanakkale’yi geçerse, Anadolu’ya kadar gelirmiş.

            Mehmet hiç tereddüt etmeden ani bir kararla:

            — Öyleyse biz ne duruyoruz burada Hasan.

            Hasan hayretle dik dik Mehmet’e baktı.

            — Sen şaşırdın mı Mehmet, Bu gün senin düğünün var, birazdan gelin gelecek.

            — Ayşe bekleyebilir, ama düşman beklemez.

            Mehmet kararlı adımlarla odaya doğru yürüdü. Annesinin elini öpüp helallık almak istiyordu.

 — Hasan ben gidiyorum, sen de geliyor musun?

— Yahu Mehmet bir dakka, böyle tepesinden… Oturup bir karar verelim.

— Hasan bu işin düşüneceği mi kaldı. Baksana biraz sonra kâfile kalkıyor. Şimdi gidersek gideriz. Yoksa karılar gibi burada kalır, hayvanları bekleriz.

Bu sözün üzerine Hasan heyecanla bağırdı:

— Bekle beni, bizim hatundan helallik alıp geliyorum.

Mehmet aceleyle içeri girerken :

— Tamam, hadi acele et.

Odanın içi kadınlarla doluydu.  Hiç beklemeden anasının ellerine sarıldı. 

— Hakkını helal et anacığım. Ben Çanakkale’ye savaşa gidiyorum.

Anası bu sözü duyar duymaz bir çığlık kopardı.

— uyy deli misin sen oğul. Tokat nire Çanakkale nire ? Nasıl giden sen onca yolu. Hem Ayşe ne olacak? 

— Ayşe bekler ana. Az sonra kafile kalkıyormuş, vaktim yok. Hakkını helal et sen. Dönersem ne alâ, dönmezsem Ayşe dilediğine var sın.

Odanın içindeki kadınlar şaşkınlıkla birbirlerine baktılar.  Yaşlı kadın gözlerindeki yaşı saklamadan, oğlunun yanaklarını öptü kokladı, saçlarını okşadı.

— Deli oğul madem kafana koymuşun hadi git, sütüm sana helal olsun.

Mehmet bu sözlerin üzerine aceleyle odadan çıktı. Halay çekenlerin yanına yaklaştı.

– Arkadaşlar dedi. Ben Çanakkale’ye cihada gidiyorum, hakkınızı helal edin.

Gençler şaşkınlıkla Mehmet’e bakıp söylenmeye başladılar. Mehmet savaşa katılma sebebini izah etti. Aralarından doğru söylüyor deyip ona katılanlar oldu. Mehmet kalan arkadaşlarıyla vedalaştıktan sonra köy meydanına doğru hızlı adımlarla yürüdü. Arkasından Hasan bağırıyordu.

— Bekle Mehmet geldim.

İki arkadaş birlikte adlarını kâtibe yazdırıp, köy meydanında bekleyen çifte koşulu arabalara bindiler. Arabacı atların dizginlerini eline alıp bir iki kez çektikten sonra, atlar ağır ağır hareket ettiklerinde ilerden düğün konvoyunun sesi duyuluyordu. Mehmet’in gözleri evlerine doğru uzanan tozlu yola takılıp kalmış, hiç konuşmadan bakıyordu. Biraz önce çıkan rüzgâr hızını kesmiş, Mehmet’in alnını öper gibi hafif hafif esiyor, saçlarının arasında dolaşıyordu.

                       

                          *             *            *       

Anadolu’nun sert ve soğuk rüzgârlarından sıyrılıp, günlerce süren yorucu bir yolculuktan sonra denizin yumuşak ılıman ikliminde buldular kendilerini.  Önlerinde kocaman bir su Mehmet’le Hasan’a sessizce hoş geldiniz der gibi derinden derine gülümseyerek akıyordu. Bu deniz olmalı diye düşündü Mehmet.  Anadolu’nun boz kırlarında rüyalarında bile göremedikleri, hayâl dahi edemeyecekleri, biraz aşağılara doğru inseler ayaklarını sokabilecekleri deniz şimdi yanıbaşlarındaydı.

Mehmet’le Hasan ayrı bölüklere düştüler. İki kader arkadaşını ayıran rüzgâr, Mehmet’i Gelibolu’nun en sıcak çatışmalarının geçtiği bölgesine düşürürken, Hasan'ı daha uzaklara savurmuştu. Mehmek ilk tedirginliğini henüz üzerinden atmamıştı. Biraz önce denizin gülümseyen hoş geldin selamlamasına bu kez de biraz ilerde patlayan bir bombanın ürkütücü ve korkunç sesi katıldı. Mehmet neye uğradığını şaşırmıştı. Yanındakiler onu sakinleştirdiler.

Savaş bütün şiddetiyle sürüyordu. Mehmet savaşın sıcaklığına iyice alışmıştı. Akşamın kül rengi karanlığı sıyrılıyor, yerine garip bir sessizlik çöküyordu. Gece utancından, kan ve barutun kirlettiği toprakları saklamak ister gibi bütün karanlığını Gelibolu’nun üzerine perde perde yaydı.  Hafızlığı olanlar mırıltılar halinde Kur’an okurken, diğerleri de dudakları kıpır kıpır bildikleri bütün duaları tekrarlıyorlardı. .   

Sabahın ilk ışıklarıyla birlikte gelen rüzgâr gecenin utancına ortak olmak ister gibi tepelere yayılan sis bulutlarını yavaş yavaş dağıttı. Ardından pırıl pırıl bir gökyüzü ve boğazın masmavi suları uykusuz ve gergin yüzleri öper gibi selamladı. Mehmet bulduğu bir kâğıt kalemle Anasına ve düğün günü bırakıp geldiği Ayşe’sine mektup yazıyordu. Bölük arkadaşlarının bulundukları mıntıkayı terk ettiklerinin farkında bile değildi. İlk geldiği gün ona hoş geldin diyen bombanın o alışılmış gürültüsünü artık önemsemiyordu. Bu vurdumduymazlık bombayı kızdırmış olmalı ki, bu sefer mektup kâğıdını kana bulayacak kadar yanı başında patlamıştı.

Gözlerini açtığında beyaz önlüklü güler yüzlü bir hemşireyi nemli bir mendille alnındaki ter tomurcuklarını silerken gördü. Uyanması ile birlikte bacağında müthiş bir sancıyı da duyması bir oldu.     

            — Aman Allahım bu sancıda ne? Ne oluyor bana, siz kimsiniz, nerdeyim ben?

            Hemşire gülerek yumuşak bir sesle cevap verdi. 

— Ben hemşire Safiye Hüseyin. Şu anda sargı yerindesiniz. 

— Peki, bana ne oldu böyle?

— Yanınızda bir bomba patlamış. Birkaç gün sizi bulamamışlar. Buraya geldiğinizde bacağınız çok kötüydü. Sizi kurtarmak için doktorlar kesmek zorunda kaldılar.

— Ama o zaman ben nasıl savaşırım? Neden böyle yaptılar?

Hemşire bu kez acıyla gülümsedi. Nemli gözlerle acıyarak Mehmet’e baktı.

— Siz ömür boyu sakat kalacağınıza değil de, savaşamayacağınıza mı üzülüyorsunuz?

— Siz ne diyorsunuz hemşire hanım, bu gavurlar Çanakkale’yi geçip, topraklarımızı zabdettiği zaman ben yaşasam neye yarar.

Hemşire Hanım duygulanmıştı. Dudakları arasından güç işitilen bir sesle:

— Allah’ım sana hamd olsun. Bu millet hâlâ ayakta diye mırıldandı. Sonrada Mehmet’e durumu izah etmeye çalıştı.

— İyi ama ayağın kangren olmuş, eğer kesmeselerdi tüm vücuda yayılabilirdi. Halen bacağının durumu kritik.

Mehmet yüzünü buruşturdu. Ağrıyan bacağından çok bu duruma düşmesi canını sıkıyordu.

— İyi ama dedi. Ben Ayşe’yi bırakıp da buralarda yatmak için mi geldim ta köyümden.

Safiye Hüseyin yeniden gülümsedi. Askeri biraz konuşturup rahatlatmak istiyordu.

— Ayşe’de kim? Yoksa sen evli misin?

Mehmet, Hemşire Hanıma Ayşe’yi düğün gününü ve Çanakkale’ye geliş sebebini anlattı. O günden sonra Safiye Hemşire sık sık Mehmet’in yanına uğrayıp hal hatır sorar oldu.

Bir gün Alman Doktor Mehmet’e bacağının daha da kötüye gittiğini, vücudu kurtarmak için dipten kesmeleri gerektiğini söyledi. Bu duruma Mehmet’den daha çok Safiye Hemşire üzülüp ağladı. Mehmet’se hâlâ doktordan cepheye gidebilmenin yollarını arıyordu.

— Doktor bey ölüm hiç umurumda değil. Siz bacağımı uyuşturun, sarıp sarmalayın beni cepheye gönderin. 

Alman doktor eliyle koluyla bir takım hareketler yaptı.

— Nayn Nayn diye bağırıp Almanca bir şeyler mırıldandı.

Safiye Hemşire araya girdi.

— Kesinlikle olmaz diyor Mehmet. Birde bizim milletimize hayran olduğunu söylüyor.

Aynı gün Mehmet’in bacağı bütün itirazlarına rağmen tekrar kesildi. İki gün ağrılar içinde yatan Mehmet Yemeden içmeden kesilmişti.  Memleketindeki içinde yarasaların yaşadığı, sarkıtların bulunduğu, yüzyılların izini taşıyan karanlık ürkütücü, eskimiş mağralarından,  denizin ve gökyüzü mavisinin dansettiği bir çoğrafyaya uzanan, kan ve barutun doldurduğu serüvenin sonuna doğru yaklaştığının farkındaydı. Dün gece gördüğü o tüyler ürperten, büyüleyici rüyanın hâlâ etkisindeydi. Bu iki günlük süre zarfında durumu duyan hemşerisi Hasan ve Hemşire Safiye Mehmet’in yanından hiç ayrılmamış sürekli onunla ilgilenmişti. Daldığını gören Hemşire ince tatlı sesiyle Mehmet’e takıldı.

— Daldın yine Mehmet, Ayşe’yi mi düşünüyorsun.

Mehmet hafifçe gülümsedi. Zoraki bir gülücüktü bu.

— Evet, Ayşe’yi düşünüyorum. Artık onunla bu dünyada birlikte olmamız mümkün değil. Sizlerde hakkınızı helal edin.

— Neden öyle söylüyorsun yarın savaş bitince tekrar bir düğün yaparsın.

Mehmet, sancıyan bacağına aldırış etmeden kesik kesik konuştu. Ağlıyordu. Hâlâ o rüyanın büyüsündeydi.

— Ama hiç üzülmüyorum. Biliyor musun Resulullah bana söz verdi. Ayşe ile düğünümü orda bizzat kendisi yapacak.

Gözleri bir noktaya doğru tekrar daldı. Onu son kez gülerken gördüler.
 
Logged
Sayfa: [1]   Yukarı git
  Yazdır  
 
Gitmek istediğiniz yer:  

MySQL Kullanıyor PHP Kullanıyor Powered by SMF 1.1.11 | SMF © 2006-2008, Simple Machines LLC XHTML 1.0 Uyumlu! CSS Uyumlu!