Vedat
Çevrimdışı
Mesaj Sayısı: 301
|
 |
« : Mart 03, 2009, 22:41:01 ÖS » |
|
Sevgili Kögan’a,
Artık senin için durduğu zaman, Ölüm menim içün dolaşır. Gün olur akşam, vakit geçer, sen menden uzaklaşırsan, Men sene günbegün yakınlaşıram…
Bahtiyar Vahapzade’nin Annem adlı şiirini dinlerken geldi acı haber. Yıllar önce “hasta olduğu” haberini veren ses, yıllar sonra aynı acımasız ses tonuyla “vefat” haberini vermişti; “Gökhan Saraç vefat etti.” Yurt dışında olduğumu söyleyebildim sadece yutkunarak ve susarak. Bugün yaklaşık bir ay geçti aradan ve ben başka hiçbir söz söyleyemedim, arkadaşlığa, dostluğa, vefaya, sevgiye, özleme dair. Bir ay. Karanlık bir dünya say hayatı ve bu dünyada hatıralarla yaşamaya mahkum olmuş çaresiz bir insan. Belki insanlar… Türkiye özlenmez mi hiç, gelmek istemez mi insan? Dönmek istemedim. Dönmemek, gidenleri getirebilseydi eğer, fersahın bir uzaklık birimi olduğuna aldırmadan dönmezdim ömrümce. Ama kader. Kaderden kaçılmazmış.
Kuantum fiziği, “her şey düşünceden ibarettir, düşün olsun“ der. “istemek lazım, canı gönülden istemelisin” diye felsefesini açıklar. İslami boyutta Allah’ı kastederek; “vermek istemeseydi, istemeyi vermezdi” demeye devam eder ve; “bir şeyi çok isterseniz, elde edebilirsiniz” mealinde açıklamalar yapar. Sevgili Kögan’a (hep böyle çağırırdım Gökhan’ı) hasta olduğu haberini aldıktan sonra, o kadar çok dua ettim ki iyileşmesi için; dualar etkisini göstermeden gitmek istemedim yanına. Telefonda konuşmalarımızda hep bahaneler ürettim gitmemek için. Hâlbuki öz özüne gider mi hiç? Gitmesem de, çok istediğim halde gidemesem de, ayrı kaldığımız zamanımızı dualarla doldurup, Yüce Allah’ımızdan iyileşmesini isteyerek geçirdik. Ve eminim ki, benim gibi binlerce insan, aynı duygu ve düşüncelerle ellerini Allah’a(c.c.) açtı. Ama olmadı… Allah (c.c.), Gökhan Saraç’ı, bizim sevdiğimizden daha fazla sevdi ve yanına aldı. Çünkü yerler, gökler, ben, eşim ve yüzlerce dostları şahittir ki; Gökhan Saraç da Allah’ı (c.c.) çok seviyordu.
1991 yılında Espiye İmam Hatip Lisesine tayinim çıktığında, ömrümün en dolu ve en huzurlu bir yılını orada geçireceğimi bilemezdim. Beden Eğitimi Öğretmeni olduğumdan, İlçe Milli Eğitim Müdürlüğü, o yıllarda Gençlik Merkezi Müdürü olan Mehmet Kahraman’a yönlendirmişti beni. Allah selamet versin ve Allah razı olsun ki; Mehmet abinin ilk tanıştırdığı kişi, Gökhan Saraç olmuştu. Tanışmak ne kelime… Sanki ruhlarımız, Allah’ın “ben sizin Rabbiniz değil miyim” diye sorduğu günden beri tanıyorlarmış gibiydi birbirlerini. Kısacık bir yıla sığmayacak derinlikte bir dostluk oluştu aramızda. Vedat Ali Tok Edebiyat öğretmeni, Gökhan Saraç Coğrafya Öğretmeni ve ben Beden Eğitimi Öğretmeni. Üç yürek, üç arkadaş. Dertte, cefada, sefada, iyilikte, güzellikte, davada, ideolojide, kısacası her yerde ve her durumda üç yürek, üç arkadaş. Uzun uzun telefon konuşmaları yapardı sevgili Gökhan. Bıkmazdı anlatmaktan. “bu çocukların bir modele ihtiyacı var. Biz üçümüz de model olmalıyız bu gençliğe” derdi hep. Vedat veya ben gençliğe model olabildik mi bilmiyorum ama; Kögan, hepimize model oldu gerçekten. Birkaç ay, bekar kaldım Espiye’de. Gençlik Merkezinde kaldık beraber. Lise’de belletici öğretmenlik yaptık bir müddet. Çok güzel zamanlardı. Çocukları sabah namazına kaldırırken, durur Kögan’ı seyrederdim. O kadar şefkatliydi ki. Bu sevgiyi hissederdi çocuklar, sevinçle uyanırlardı. Gözleri parıldardı sabahın mahmurluğuna aldırmadan. Bir de hiç unutmam; Ihlamur kokusu yayılırdı pansiyona tatlı tatlı. Kögan’ın köyden getirdiği ıhlamurlar, sürekli yanan sobanın üzerinde fokurdar, içimizi ve yüreğimizi ısıtırdı. Evleneceğime çok seviniyordu. Eşim kardeşi gibi gördü ikisini de, onlarda eşimi bacıları gibi. Hemen hemen her akşam bizde toplanır, uzun sohbetler ederdik. Çok şeyler paylaştık, çok acılar, çok hüzünler, çok sevinçler. Gün geldi, Rukiye kardeşimizle evlendiklerinde, annesinden, babasından daha çok sevindik. Mutluluğu hak eden bir arkadaşımızdı. Dünyalar iyisi bir eş bulmuştu kendisine. Bu dünyada yarım kalan mutlulukları, inşallah öbür dünyada sonsuz olacak. Rukiye kardeşimden Allah razı olsun. Bir kez olsun “ah” etmedi. Bunun mükâfatının nasıl olacağını, inanan herkes gibi kendisi de çok iyi biliyor. Allah razı olsun.
Bir yıl sonra, askere gitme kararı aldık Vedat ile. Askere gitme kararı, Espiye’den ve dostlardan ve sevdiklerimizden ve arkadaşlarımızdan ve sevgili Kögan’dan ayrılma kararıymış, bilmedik. Askerlik sonrası, Fırat Üniversitesine geçtim. Uzun ayrılığın başlangıcının, mutsuz bir sonla biteceğini düşünemezdi kimse. Zaman hızla ve acımasızca geçerken, Sevgili Gökhan Saraç’ın, oğlu oldu. Muhammet Enes. Muhammet, doğumunda değil, hastalığında ve ölümünde çağırdı bizi Trabzon’a. İki gidiş, iki acı gidiş, iki yürek dağlayan gidiş. Çok hastaydı Muhammet. Yemek yiyemiyordu. İçim ağlaya ağlaya, haykıra haykıra son günlerinde sevip oynadığım Muhammet, hala gözümün önündedir. Üzülmeyeyim diye, kendisini zorlayarak yemek yemesi ve etrafı göremeyen o güzelim gözleri ile hayata tutunmaya çalışmasını hiç unutamadım. Ve bir gün bir haber; “Muhammet vefat etti” dediler. Ne kolay söylediler… Gittik… Söylendiği kadar kolay değildi elbette ölüm. Ama Gökhan’ın bir teslimiyeti vardı ki; aman Allah… bir an çatılmaz mı kaşı insanın, bir an akmaz mı yaşı insanın? Öylesine teslimiyet. Tek kaldığımız bir arada, “Gardaş, içine atma, çığlığını serbest bırak. Bırak dünya sallansın” dedim. Hiç unutmam, şöyle dedi: “kendimi bir an serbest bıraksam, annem, babam, Rukiye ve diğerleri yıkılır, dayanamazlar. Birilerinin dik durması lazım.” Sevgili Kögan; Dik ve Onurlu duruşlar, her zaman olumlu sonuçlar vermiyor maalesef. Onurlu duruş, dik duruş, kocaaa bir dağı yıktı. “Gökhan hasta” dediklerinde de, “Gökhan vefat etti” dediklerinde de, Muhammet’e gittiğim gibi, hatta daha fazla gitmek istedim. Ama gitmedim, gidemedim. Bu kaçınılmaz sonu kabullenemedim. Hala gitmediğim, başsağlığı dilemediğim, eşi, çocuğu, annesi babası kardeşleri ve dostları beni anlamayacaklardır, ama gidemedim. Sessizce içime attım hüzünlerimi. Tıpkı; Kögan’ın dik duruşu gibi. Yanlış, ama yapamadım, kabullenemedim bir türlü. İnsanız işte… aczimizin nasıl tezahür edeceğini bilemiyoruz.
”Bahtiyar Vahapzade “bir anda yok oldun sen hayal gibi.” demişti annesi için. Gökhan da; bir anda yok oldu. Çok çekmesi, hastalıkla mücadele etmesi, dakikalara, saatlere, günlere aylara yenilmesi… an gibi. Ölüm bir anda sardı dünyasını ve dünyamızı. Ama hayalleri ve hatıraları, bugünkünden daha taze kalacak hafızalarımızda. Kızım İrem Aybala, oğlum Muhammet Alpgiray, eşim Yasemin ve ben, asla unutmayacağız sevgili Kögan’ımızı. Bu yazıyı yazdıktan sonra gidip, bir ay sonra da olsa, eşim ve çocuklarıma, hala söyleyemediğim ve bir türlü de kabullenemediğim, telefondaki sesin bana söylediği rahatlıkta; “Gökhan Saraç vefat etti” diyeceğim. Ama şunu biliyorum ki; ses tonum, yüz yılda biriktirilemeyecek bir çığlıkta olacak. Ve bu çığlık, yüzyıllarca kesilmeyecek.
“Kişi, sevdiği ile beraberdir” hadis-i şerifine göre, herkes bu dünyada kimi severse, ahirette onunla beraber olacaktır. Umuyorum ki; bu dünyada uzunca süre beraber olamadık, öbür dünyada sonsuza kadar beraber olabiliriz. Hüküm Allah’ındır.
Bilal ÇOBAN
1 Şubat 2009 – ELAZIĞ
|