Şubat 10, 2012, 06:02:00 ÖÖ *
Hoşgeldiniz, Ziyaretçi.Lütfen giriş yapın veya kayıt olun.

Kullanıcı adınızı, parolanızı ve aktif kalma süresini giriniz
Duyurular:
 

Sayfa: [1]   Aşağı git
  Yazdır  
Gönderen Konu: Muhsin Yazıcıoğlu için Yazılanlar  (Okunma Sayısı 591 defa)
0 Üye ve 1 Ziyaretçi konuyu incelemekte.
Vedat
*
Çevrimdışı Çevrimdışı

Mesaj Sayısı: 301


« : Mart 29, 2009, 01:05:45 ÖÖ »





Fidan Ana Sen Ağlama /Mehmet Nuri Yardım
 
- Güzel ana Fidan Yazıcıoğlu’na-

 

Yüreğin yangın yeri biliyorum. Koca dağ gibi bir evlâdını, “Yiğido”nu kaybettin, kolay değil elbet. Ama yine de gözyaşlarını dindir Fidan Ana, ağlama. Çünkü o güleç yüzlü ışık adam, artık milletinin sevgilisi… Ve bütün dualar, fatihalar, yasinler, âminler, rahmetler bundan böyle onadır… Dualar için açılsın ellerin, mağfiret talep etsin her daim, Yaradana sığınılsın, ama ağlama…

 

         Türkiye’de millet çok az siyasetçisine yürekten ağlamıştır. Biri şehit Başbakan Adnan Menderes’tir. Bir diğeri Cumhurbaşkanı Turgut Özal’dır… Öbürü de Muhsin Başkan oldu… Bu sevgi kalplerden kopan bir muhabbet yumağıdır. Samimiyetin tezahürüdür bu sellercesine akan gözyaşları… Tanıyan da ağladı, tanımayan da Muhsin evlâdını… Ama sen ağlama…

 

         Duruşun, tavrın, tevekkülün ve sabrın ile Müslüman Türk kadınlığının timsali oldun. Maneviyatın, teslimiyetin, hakikatin remzi sayıldın. Hepimizin öz be öz yakını, anası oldun. Katılaşmış kalpler bile seni görünce yumuşadı, lâl diller insafa geldi. Bırak o kahramanın, cengaverin dostları, kardaşları, sevenleri ağlasın. Ama sen ağlama…

 

Bazı ölümler rahmet olurmuş… Kahırdan sonra lütuf doğarmış… Kararan gecelerin sonu sabaha dönermiş… Yitirmekte olduğumuz güzellikleri bize hatırlattı ciğerparen oğlun… Millet olduğumuzu hissettik yeniden…. Hepimiz hüzünlere gark olalım, hepimiz ağlayalım gece boyu, ama lütfen sen ağlama…

 

Kahramanmaraş bir kahraman evladını aldı yanına. Göksun “gökekini biçer gibi” bir civanı tuttu… Döngel’e yaklaşıp da Allah’ımızın “bana dön” emrine kim uymaz ki… Bütün tezahürler güzeldir, bütün işaretler sevimli… O bir alperendi, bir vazife şehidi oldu. Çoluk çocuk, genç ihtiyar herkes ağlasın, ama lütfen sen ağlama…

 

Seni televizyonda ilk gördüğümde işte “anam”, işte “Anadolu”, işte milletim, işte benim insanım dedim. Muhsin Yazıcıoğlu gibi adamları, akıncı erleri senin gibi mübarek analar doğurabilirdi. Bir muhabbet kasırgası doğdu ülkemde. Bir merhamet rüzgârı esti durmamacasına… Bir kaderdi geldi geçti, ama hayırlı izler bıraktı. Sen tevekkül sahibisin, “O verdi, O aldı” der, bağrına taş basar, yine de şükredersin. Ağlama…

 

Bütün güzel hasletler sende vardı. Hepsini oğluna vermiştin. Kahramanlığı da sabrı da… Metaneti de tevekkülü de… Muhabbeti de merhameti de… Dirayeti de şefkati de… Aklı da şuuru da… Vicdanı da inancı da… Bir anne ne yapabilir başka? Örnek bir evlat yetiştirir, milletine hediye eder. Bırak Alperen gençleri ağlasın, millet ağlasın, ama sen ağlama…

 

Memleket yangın yeri iken cansiperane ortaya atılmıştı. Ama sulh ve sükun zamanında aklı ve vicdanı ile hareket eden yine O’ydu. Büyük bir birlik oluşturmak istedi. Müminin ferasetine sahipti, gün oldu doğru yolda olanlara yardımcı oldu, onlara destek verdi. Herkes zor zamanlarda kuytulara kaçışırken mertçe, erkekçe haklıların ve mazlumların safında yer aldı. Sevenlerine kültürü, kitabı, medeniyeti ve irfanı işaret etti. Okuyan nesiller yetiştirmek istedi. Hem hareket adamıydı hem de heyecan. Bir yanında akıl vardı, bir yanında iman… Muhsin Yazıcıoğlu genç yaşta bilgeliğe erişmiş bir ahlâk, fazilet ve şuur adamıydı. Bırak ta siyasiler ağlasın, kıymetini bilmeyenler ağlasın, sen ağlama…

Fidan Ana, Muhsin oğlunu da çok sevmiştik, seni de çok, pek çok seviyoruz. Eskiden çocuklarının anasıydın yalnızca. Şimdi bütün bir milletin. Türkiye’nin annesi oldun ebediyen. Lütfen o yüreğin gibi ak tülbendinle sil artık gözyaşlarını, dualarınla yıka memleket sathını, billur gözyaşlarını akıtma, ağlama…

 

İşte toprak onu kucaklıyor, işte bayrak onu selâmlıyor, işte gençler ona bağlı, işte koca vatan hasretiyle yanıyor. İşte yediden yetmişe bütün bir millet onun için yanıyor. İşte diller onun için duada, işte minareler onun için kıyamda. İşte kubbeler sevgisiyle çınlıyor. Yer gök Muhsin Yazıoğlu’na ağlıyor. Hepimiz ağlayalım, herkes ağlasın. Ama sen ağlama, sen ağlama…

 

Üstün siyaset adamı Muhsin Yazıcıoğlu’nu herkes tanırdı. Bugün bir gazete, “Milliyetçiliği demokrasiyle taçlandırdı” diye başlık atmıştı. Çok doğru. Çünkü demokrasinin İslâm’ın özüne uygun olduğunun farkındaydı. İyi bir siyaset adamı olmakla beraber mükemmel bir şair olduğunu da öğrendik vefatından sonra. Her dilde, her sayfada, her dergide, her sitede, her ekranda, her yürekte onun “Üşüyorum” şiiri okunuyor. Bu şiir okunurken titriyoruz önce, üşüyoruz, onun güzel tebessüm eden simasını hatırlayınca da ısınıveriyoruz. Ben de yazımı, onun artık bir millî neşide gibi dilden dile dolaşan ve bir destan gibi gelecek nesillere kalan şiiriyle taçlandırmak istiyorum: “Üşüyorum”

 

Bir coşku var içimde bu gün kıpır kıpır
Uzak çok uzak bir yerleri özlüyorum
Gözlerim parke parke taş duvarlarda
Açılıyor hayal pencerelerim
Hafif bir rüzgar gibi süzülüyorum
Kekik kokulu koyaklardan aşarak
Güvercinler ülkesinde dolaşıyor
Bir çeşme başı arıyorum
Yarpuzlar arasında kendimi bırakıp
Mis gibi nane kokuları arasında
Ruhumu dinlemek istiyorum
Zikre dalmış her şey
Güne gülümserken papatyalar
Dualar gibi yükselir ümitlerim
Güneşle kol kola kırlarda koşarak
Siz peygamber çiçekleri toplarken
Ben çeşme başında uzanmak istiyorum
Huzur dolu içimde
Ben sonsuzluğu düşünüyorum
Ey sonsuzluğun sahibi, sana ulaşmak istiyorum
Durun kapanmayın pencerelerim
Güneşimi kapatmayın
Beton çok soğuk, üşüyorum..

 


Üşüyorum /İsmail Bilgin  
 

Üşüyorum

Bir şiirinizde; “beton soğuk üşüyorum” demiştiniz. Belli ki, soğuk daha o zaman yüreğinize işlemiş…

 Siyaset zor iştir. Siyasette her kabın şeklini alan su gibi değil, çınarlar gibi ayakta olmak gerekir. Zemheriye, fırtınaya karşı koymak lazımdır. Son anınızda yaptığınız gibi…

Size Sivas’ın yiğidi diyorlardı. Halbuki biz, sizi Türkiye’nin yiğidi biliyorduk. Bildiğimiz gibiydiniz.

Doğrunun, Hakk’ın, bayrağın, vatanın, milletin yanında oldunuz her dem. Haksızlığa karşı uğradınız ama haksızlık yapmadınız. İncindiniz ama incitmediniz. Adam gibi adamdınız.

Üşüyorum demiştiniz bir şiirinizde…

Sadece üşüyen sizler değilsiniz. Şimdi bizler de üşüyoruz. Ellerimiz soğuk. Gözpınarlarımız ha dondu ha donacak… Kahramanmaraş’ın dağları buz tuttu. Türkiye’nin yüreği de…

*

Bir şiirinizde beton soğuk üşüyorum demiştiniz. Belki şimdi siz üşümüyorsunuz ama bizler, hala ve hala üşüyoruz…

 
BİR ALPERENDİ YAZICIOĞLU/Muhsin İlyas Subaşı
 
Gül

Sevgiyle Bakıyor;
“Gül Gibi” Görüyorsan
Sen
Bahtiyarsın...

Muhsin Yazıcıoğlu

 

            Sevgili adaşım, hemşehrim, gönüldaşım Muhsin Yazıcıoğlu şehitlik mertebesine ulaştı. O, insanlığı Nizam-ı Alem’in sıcak iklimine çağırma yarışındaydı. Partici gibi çalışmadı hiçbir zaman. Bir Alperen profili yerleştirdi siyaset sahnesine. Gönülle aklın, imanla idealin bütünleştirildiği bir profildi bu. İpek gibi saf, güneş gibi aydınlık, iman gibi kucaklayıcı… Politikayla ilgilenmediğim için yanına sokulup; “hizmet için bana da bir kapı arala” demedim, diyemedim. Yaşça büyüğüydüm, ama ona gayretinden, samimiyetinden ve teslimiyetinden dolayı saygı duyuyor ve dua ediyordum. İdeallerini günün siyasi mecburiyetleri içerisinde eritmedi. Politikanın şaibe, itham ve hatta iftira çarkına duygularını, aklını ve imanını kaptırmadı. Onun için seviyordum onu.

            Onu sevdiğim bir önemli tarafı daha vardı: O da, benim gibi şairdi. Güzel şiirleri vardı. O çilesini, çektiklerini, ideallerini duygularının önüne alarak yazmıştı şiirlerini. İşte bir örneği:

            “Bir coşku var içimde bugün kıpır kıpır
            Uzak çok uzak bir yerleri özlüyorum
            Gözlerim parke parke taş duvarlarda
            Açılıyor hayal pencerelerim
            Hafif bir rüzgar gibi, süzülüyorum
            Kekik kokulu koyaklardan aşarak
            Güvercinler ülkesinde dolaşıyor
            Bir çeşme başı arıyorum
            Yarpuzlar arasında kendimi bırakıp
            Mis gibi nane kokuları arasında
            Ruhumu dinlemek istiyorum
            Zikre dalmış her şey
            Güne gülümserken papatyalar
            Dualar gibi yükselir ümitlerim
            Güneşle kol kola kırlarda koşarak
            Siz peygamber çiçekleri toplarken
            Ben çeşme başında uzanmak istiyorum
            Huzur dolu içimde
            Ben sonsuzluğu düşünüyorum
            Ey sonsuzluğun sahibi, sana ulaşmak istiyorum
            Durun kapanmayın pencerelerim
            Güneşimi kapatmayın
            Beton çok soğuk, üşüyorum…”

            Bir genç insan, ülkesine, bayrağına, insanına sevdalı. Bunun için çıkmış yola. Bunun için bir mücadele girmiş. Sepetinde güller var: Peygamber’in remzi güller. Onu atmak istiyor insanlara. Ama bir zalim el yapışıyor yakasına ve alıyor onu içeri. 7 yıla yakın bir süre hapiste tutuyor, hücre hapsinde tutuyor. Sonra; “suçsuzmuşsun, hadi git”, diye salıveriyor. Başkalarının hakkını onun hürriyetinde arayanlar, kendi hakkını nerede arayacağı fırsatını vermiyorlar ona. O da, bu haksızlıkların, bu acımasızlıkların, bu merhametsizliklerin başka Muhsinlerin başına gelmemesi için; “Sevgiyle Bakıyor; / “Gül Gibi” Görüyorsan / Sen / Bahtiyarsın...” diyerek  bu defa bayraklaştırdığı parti amblemine hilalin ortasına gül koyup çıkıyor yola…

            Siyasette dik duruşu vardı Muhsin Yazıcıoğlu’nun. Kırılmaya razı oldu ama eğilip bükülmedi. İdeallerini politikanın acımasız çarkına bırakmadı. Duygularını kirletmedi. Bunun için toplum ölüm anına kadar onu anlayamadı. Bugün onun ölümü arkasına ağlayanlar  daha önce onu anlayabilse de oylarıyla sahip çıksalardı, herhalde bir başka Türkiye modeli ile yüz yüze olacaktık!..

            Sevgili Adaşım, bundan yıllarca önce, daha genç bir delikanlı iken; “Ben sonsuzluğu düşünüyorum / Ey sonsuzluğun sahibi, sana ulaşmak istiyorum”, dedin. Bu Mamak’ın acıyla  lekelenen kirli duvarlarına, ışığa kapalı bir odanın kasvetine isyan değildi. Gerçek bir teslimiyetin duasıydı. Bugün sana bu dünyanın pencereleri tüm kapandı, bu kainatın güneşinden de uzaklaştın. Betonda değil karda üşüdün belki de, ama yeni dünyan sıcak ve aydınlık. Çünkü arkanda seni lanetleyen bir düşmanın bile yok… Türkiye’de böyle giden politikacı çok azdır. Bu imtiyazın ahiret mükafatın olacaktır. Ruhun şad, mekanın cennet olsun aziz adaşım…

 
Hey gidi Muhsin Başkan hey... /Ahmet Turan Alkan
 
Şakaklarında birkaç kır tel, alnında birkaç çile kırışığı.Bizim kuşağın en genci, en yakışıklı delikanlısı...
 
*

Bugün perşembe; 26 Mart Perşembe.

Muhsin Yazıcıoğlu'nun bindiği helikopterin enkazına, neredeyse 24 saatten beri ulaşılamadı; modern zamanların en şeddâdî iz ve sinyal takib etme teknikleri bir işe yaramadı. Yüzlerce insan, bilmem kaç helikopter ve uçak seferber... Haber yok! Kulağımızda İHA muhabiri İsmail Güneş'in gittikçe zayıflayan sesi yankılanıp duruyor,

- Kimseden ses gelmiyor, gelmiyor. Eyvah çok kötü!..

Saat 13 sularına geldi; hâlâ bir haber alamıyoruz.

Ve saatler geçtikçe bir mucize, şaşırtıcı bir "iyi haber" bekliyoruz ama...

*

18 yaşlarında kocaman çocuklarız. Senelerden 1972. Mevsim güz; içimizde Ankara rüzgârı. Taşralardan Ankara'lara okuyup "büyük adam" olmak için gelip resmî yurtların kasvetli odalarında yalnızlığın çukurlarına düşünce, "anne, anneciğim" diye başımıza yorganı çekip bir güzel ağlamışlığımızın günleri.

Muhsin Yazıcıoğlu'nu ilk defa Veteriner Fakültesi'nde görüyorum; adam 18 yaşında bile efsâne; öyle karizmatik. Yıldırım Beyazıt'taki yurt binasının bahçesinde bir duvar önünde sohbet ediliyor. O günlerde bir "başkan"lık vâkıası var; yurt başkanı, fakülte başkanı: Yazıcıoğlu ya yurdun ya Veteriner'in başkanı.

Bazı insanlar vardır; hep böyledir; vasıflarında lider olmak tabiatı ile doğar, öyle yaşarlar. Muhsin Yazıcıoğlu da öyle. Hep yaşından büyük, hep sorumlu, hep ağır...

Gençlik hâtıralarımı çağırıyorum; onu hep bulunduğu mekânda, insanların ilgi odağı ve çekim merkezi halinde hatırlıyorum. İnsanlara güven, ümit ve cesaret telkin ediyor. Orada Muhsin Yazıcıoğlu varsa nefislere itimad duygusu gelip yerleşiyor.

Ankara'da Hacettepe sırtlarında bir tarafta fakültelerin, öteki yanda kalabalık yolların bulunduğu meydan gibi bir yerdeyiz. Bin kişi var mıyız? Varız. Hacettepe Tıp Fakültesi'nin olduğunu tahmin ettiğim binaların tepesinden aşağıya doğru silah tarrakaları yankılanıyor. Sene 75, belki 76... Kalabalık dalgalanıyor. Mesele nedir? İşgal, boykot, güç gösterisi? Hatırlamak zor. Heyecan yüksek. Polis panzerleri kalabalığı çevreleyip dağılın ikazları yapıyor megafonla.

Orada yüksekçe bir yerde görüyorum onu,

-Dağılmayın, dik durun; ben söylemedikçe bir yere kımıldamayacaksınız, diyor ve ilâve ediyor:

-Yanınızdaki arkadaşınızı polise bırakmayacaksınız. Nasıl geldiysek öyle gideceğiz!

Yine silah sesleri...

- Şimdi İstiklâl Marşı'mızı okuyacağız; rahat, hazır oll!

*

Ülküdaşım, genel başkanım, hemşehrim, arkadaşım...

Günün birinde patronum da oluyor. Ankara'da yayınlanan Hasret ve Genç Arkadaş dergilerinin yayınlandığı Dörtyol semtindeki apartman dairesine uğruyor ara sıra. Dergi yapıyoruz, mizanpaj yapıyoruz, kapak yapıyoruz, sonu "kahrolsun"larla, "yaşasın"larla biten sert yazılar yazıyoruz, pikaj, montaj işleri, ışıklı masalar... Vaktiyle Nihat diye bir arkadaş vardı; o derginin dizgi işlerini görmekte. Kaç ay sürdü bilmiyorum, talebeyim henüz, biraz alacağım birikmiş. Alacağımı veriyor patronum; kaç lira hatırlamıyorum; o parayla Anafartalar'da bir kuyumcudan bir çift altın küpe alıyorum nişanlım için.

O küpeleri her görüşümde yıllardan beri o günleri, onu hatırlıyorum.

*

Saat onbeşe geliyor; bakanlar açıklama üstüne açıklama yapıyorlar. Helikopter sinyal vermiyormuş.

Kelimeler... Ne işe yararsınız siz? Kanat olabilir misiniz kanat? Kar araçlarına takılan demir palet olabilir misiniz icabında? Elinde minicik ilkyardım çantasıyla bir doktor, bir hemşire...

Veya bir Allah'ın kulu olsun da, sırtından pardesüsünü çıkarıp yirmi dört satten beri kar altında, tipi altında hayatla ölüm arasında gidip gelen kazazedelere ümit versin, su versin, söz olsun...

Ne işe yarıyor ki kelimeler?

*

Günün birinde Sivas'tan milletvekili seçiliyor; önceleri, sandık başına bile gitmeyeceğimi işiten eski ülküdaşlarım bana çok şirin bir şaka hazırlıyorlar. Yolda yürürken iki kişi koluma giriyor, bir arabaya bindiriyorlar. Şehir dışında bir yere gidiyoruz, iniyoruz; diyorlar ki, "sen oy vermeyeceğim demişsin; doğru mu?" "Doğru" diyorum, "kimseye oy vermeyeceğim bu seçimde". İçlerinden biri elini beline götürüyor, "Sen yine sözünde durmuş ol; sorarlarsa silah zoruyla oy verdim dersin!"

Gülüyoruz, gülüşüyoruz. İşin ucunda "Muhsin Başkan" var çünkü. O seçimlere koalisyon halinde giriyor sağdaki partiler.

O Meclis'e yakışıyor; Meclis de ona. Sonra partisinden ayrılıp kendi partisini kuruyor. Seçimler, seçimler, seçimler... Karşılaştıkça beni onurlandırmak için "üstad" diye hitab ediyor; ben ona "Başkan".

Karşılaştığımız ilk gün de "başkan"dı; şimdi ve hâlâ yine başkan.

İstatistiklere bakanlar, Muhsin Yazıcıoğlu'nun partisini tek kişiden ibaret bir küsurat partisi gibi görürler; sayılar böyledir; bu yüzden akıllı adamın biri, "saymalı değil, tartmalı" demiş vaktiyle.

Sayılacak değil, tartılacak adamdır o; tabii özgül ağırlık denilen şeyin terazisi varsa...

*

Nedendir bilmem yıllar geçtikçe ikiye bölünen o iki partinin irice olanına değil de ufak ama sevimli olanına ısındı kalbim. Rahmetli anacığımın vefatında bir evvelkiler kapımı çalmazken Muhsin Başkancılar, fakirhanemize gökten indirilmiş paraşütçü birlikleri gibi akın etmişlerdi de nasıl onurlanmıştım, nasıl içim kabarmıştı...

O gün dedim ki içimden, "ki bunlar kara gün dostlarıdır; salımıza girecek arkadaşlardır; hatırları büyüktür".

*

Saat 16'ya geliyor. Haber yok; bir nefes de mi yok?

Kelimeler, ne işe yararsınız siz; karlı dağların başında bir kibrit kadar olsun ışık olup ısıtmadıktan sonra...

*

Şakaklarında birkaç kır tel, alnında birkaç çile kırışığı. Bizim kuşağın en genci, en yakışıklı delikanlısı...

 
 
Alperenler Yasta... Meryem Aybike Sinan  
                        Alperenler Yasta

 

Kurudu gözde pınarlar/Canım içre canım gitti…

Devrildi iri çınarlar nice gül fidanım gitti

                                      Niyazi Yıldırım Gençosmanoğlu

 

Günler geçti Ağam…

Kaç uykusuz gece aktı zamanın yanağından. Kaç seher düştü gözkapaklarımdan… Kaç sabahı yitirdim gecenin ortasında… Yüreğim Kerbela misali kan içerken, gün niyetine, tan niyetine ben ağarırken, kaç umut huzmesi karanlığın terkisinde kayboldu… Bir ikindi serinliğinde düştüğün yoldan, bir yatsı zamanı gelir diyordum. Zamanı doğradım avuçlarımda, zamansızlığa ayarladım yüreğimi… Hava sisli, dağlar geçit vermiyor, ayaz üşütüyor Ağam, ayaz üşütüyor…

Kesen bir kış hançeri düştü bağrımın üzerine.

Bahar seninle gitti, gül seninle… Umutlarım seninle…

Yollara düştü gönüller, dağlara düştük bir akşam üstü…

Ağam, gözlerim sağnak sağnak yoluna düştü…

 

 

Zaman daraldı Ağam,

Yüreğimiz darda, aklımız zorda… Sabah niyetine biz ağardık her şafak vakti. Tespih ettik, saydık geçen zamanı… Duruşun bir ermiş yadigârıydı, gönlümüzün dağlarında… Sözlerin bin umut gibiydi ruhumuzun ağlarında… Sen gittin diyorlar ağam sen gittin diyorlar… Gözlerim kan çanağı şimdi, teselli kar etmiyor. Alpler, Erenler hakkına kime gücendin de gittin ansızın… Gittiğin yol mübarekti, yüceydi… Gül gibi anlamlı, inceydi… Peşindeydik, vallahi peşindeydik… Şimdi karlı dağlar başında ahu zar ediyoruz. Kalbimiz kırık, gönlümüz yasta…

Bir kış vurgunu yedik ansızın…

Bahar seninle gitti, gül seninle…

Yollara düştü gönüller, dağlara düştük bir akşam üstü…

Ağam, gözlerim sağnak sağnak yoluna düştü…

 

 

Umut tükendi Ağam,

Yürek tükendi… Sen gittin diyorlar ya aklım almıyor, inanmıyor aklım… Ağam yiğittir, ne karlı dağlar görmüştü, ne zindanlar tanımıştı diyorum. Düştüğü yerden bir daha kalkar diyorum ya… Umut bu ya, Allah’tan ümit kesmiyordum kavlimizce…

O karlı dağlar türküsüz olmaz Ağam, türküsüz olmaz. “Yiğit yarsız olur ülküsüz olmaz” diyordun hani… İlâyı Kelimetullah için, ol bayrak için, şol ezanlar için düşmüştük yola… Çocuk aklım senin peşine düşmüştü, senin sözlerine tutunmuştu işte. Şimdi bırakmış bizi gidiyorsun. Alınlar secdeyi kuşanırken, dualarımızın içindesin, kalbimizin içindesin unutmayası…

Bir kış vurgunu yedik ansızın…

Bahar seninle gitti, gül seninle…

Yollara düştü gönüller, dağlara düştük bir akşamüstü…

Ağam, gözlerim sağnak sağnak yoluna düştü…

 

 

Yetim kaldı körpe çağam, feryadımı nice boğam
Gün doğmak üzere Ağam, gün batarken inim gitti…

 

 

Alınlar secdeyi kuşandı Ağam,

Alınlar secdeyi kuşandı beş vakit…

Dualar senin niyetine O sevgilinin dergâhına koşuyor… Yürek susuyor, gönüller yasta… Bu yürek yaralı, bu yürek yetim şimdi. Bir kış vurgunu yedik, yaralandık, üşüyoruz… Gözlerimiz şimdi rahmette bulut gibidir. Salkım saçak bir hüzün düşüyor omuzlarımıza. Taş gibi ağır olan bir hüzün, bu ayrılık ölüm gibidir.  Kurşuni bir duman sarıyor gözlerimizi. Masmavi geniş gökyüzü, daralıyor ve kararıyor gözlerimizde. Ufkumuza uzak hatıralarımız yığılıyor.

Sanki sen gitmemişsin ağam, biz bu acıyı hiç yaşamamışız gibi... Saniye sürmüyor, o dağ gibi onulmaz acı, o sis, o karlı dağlar, o karanlık gün düşüyor kalbimin üzerine. O tarifsiz gerçeğin içine düşüyorum ölesi…

Alınlar secdeyi kuşanırken, dualarımızın içindesin, kalbimizin içindesin unutmayası…

Bir kış vurgunu yedik ansızın…

Bahar seninle gitti, gül seninle…

Yollara düştü gönüller, dağlara düştük bir akşamüstü…

Ağam, gözlerim sağnak sağnak yoluna düştü…

 

 

Bu bir nesildir sürekli, gözü pek çatal yürekli
Zor günlerimde gerekli, dağlar  gibi Ağam gitti…

 

 

Alperenler yasta Ağam,

Umut bitmiş, fitili tükenmiş kandilin. Işık sönmüş diyorlar, karanlık çökmüş Alperenler yurduna. Bir büyük Alperen göç eylemiş diyorlar. İnanmam buna, yürek buna nasıl dayanır, aklımız nasıl… Bütün cihan inansa, ben inanmam Ağam, ben inanmam… Şafak nöbet tutarken ruhumuzda bu karanlık nasıl çöker üstümüze, nasıl susar tan yüzlü Ağamın türküsü… Zaman çok geçmiş. Geç kalmışız sana varmaya. Dağlar geçit vermemiş, tipi yolları tutmuş, kader “tamam” demiş. Hakk’a yürümüşsün, en sevgiliye gitmişsin diyorlar. “Orada gözler aydın/ burada baş sağlığı/ İki ayrı dünyada iki ayrı tören var/Allah katından gelen bir yüce buyruk üzre/Aramızda ansızın çadırını deren var” Diyen şairin sesi düşüyor bağrımın üzerine.

Yıkılıyorum…

Sen gittin diyorlar, yoksun…

Ağlıyorum, ağlıyorum…



 Yazıcıoğlu Adlı Bir Yiğit /Musa Tektaş  
1987 yılında tanımıştım Muhsin Beyi… Bizim Ocak dergisine kapak olan kısa saçlarıyla olan portresi gözümün önünde şimdi. Sonra bir çok kez Sivas’ta ve Darende’de Somuncu Baba Külliyesini ziyareti esnasındaki görüşmelerimiz film şeridi gibi akıp gidiyor yavaş çekimle…

 

 

İki gündür Muhsin Yazıcıoğlu Bey’in şiirini hüzünlü dinliyor, gözyaşlarına boğuluyoruz. Bu şiirde geçen bazı kelimeler bende bazı çağrışımlar yaptı. Şair ruhlu liderin dilinden yıllar önce dökülen kelimeler ona Allah’ın ilhamıydı. Haktan aldığı gibi, içinden geldiği gibi söylemişti. Vakit gelip çatınca şimdi bu kelimelerin vefatıyla ilgili izdüşümleri olduğunu düşünüyorum.

Bir coşku var içimde bu gün kıpır kıpır
Uzak çok uzak bir yerleri özlüyorum

Diyor Muhsin Başkan…  Bir seçim atmosferinde, coşkulu bir ortamdan uğurlanırken, meleklerin karşılamasıyla özlediği Sevgiliye kavuştu o…

Hafif bir rüzgar gibi süzülüyorum
Kekik kokulu koyaklardan aşarak

Güvercinler ülkesinde dolaşıyor
Bir çeşme başı arıyorum

 

Cümlesini duydukça içim bir başka oluyor. İlk defa bir helikopterli miting için çıktığı semalarda, rüzgarla savruluyor vuslatın kucağına. Üstelik bir dağ yamacındaki bir zirvenin koyağına düşüyor. Ruhu hakka yükseliyor, bedeni kara toprağa iniyor. Zaten böyle bir liderin ölümü aşağılarda olamazdı ki…

Yarpuzlar arasında kendimi bırakıp
Mis gibi nane kokuları arasında
Ruhumu dinlemek istiyorum
Zikre dalmış her şey
Güne gülümserken papatyalar
Dualar gibi yükselir ümitlerim
Güneşle kol kola kırlarda koşarak
Siz peygamber çiçekleri toplarken
Ben çeşme başında uzanmak istiyorum



Yarpuz kelimesi çok önemli bir vurgu… Göksun, Afşin ve Elbistan yöresini eski ismi Yarpuzdur. Eski tarihi kayıtlarda buranın ashab-ı kehfin yaşadığı dönemdi başkent olduğunu kaydedilir. Yarpuz diyarında misk koukulu manevi âlemlere kanat açan “Koca Reis” bahar mevsiminde Rebiul evvel ayında Muhammedî bir açılımla ruhu yürürken Sevgiliye, ardından ümitli bekleyişler, dualar ve içten içe seslenişler bırakıyor.

Huzur dolu içimde
Ben sonsuzluğu düşünüyorum
Ey sonsuzluğun sahibi, sana ulaşmak istiyorum
Durun kapanmayın pencerelerim
Güneşimi kapatmayın
Beton çok soğuk, üşüyorum...

İnandığı hak yolda mücadelesini yıllarda devam ettirirken,  huzura kavuşuyor. Sonsuzluğun Sahibine erişiyor. Ve düşen helikoptarden muhabiri İsmail Güneş’in imdat çığlıkları yükseliyor. Güneş’in telefonunun kapanmasıyla, beş şehidin gözleri de kapanıyor  karla boranla tipiyle…

 

Ak alnına düşen birkaç ak saçıyla, çileli hayatının izi olan alındaki kırışıklarıyla ve o mütevazı ama vakur duruşuyla akıllarda kalacak bir inançlı lider Yazcıoğlu…

 

Genel Merkezi Darende’de Bulunan Es-Seyyid Osman Hulusi Efendi Vakfı’nın Mütevilli Heyet Başkanı Muhterem H. Hamidettin Ateş Efendi’nin şu taziye mesajıyla gönülden salamlayalım, Muhsin Beyi ve gönül dostlarını:

 

“İnanmış bir yürek ve sade bir gönül sahibi, 

aynı zamanda lider vasıflı bir karaktere haiz olan Muhsin Yazıcıoğlu’nun

elim bir kaza sonucu vefatını teessürle öğrendim.

İnandığı davayı bayrak bayrak anlatmak için,  gül gönüllü bir edayla,

 ömrünü inançla istikamet üzere geçiren merhuma

Cenab-ı Allah’tan rahmet niyaz eder, 

ailesine, sevenlerine, gönül dostlarına,

 aziz milletimize ve Türk-İslam âlemine başsağlığı delerim.

Vatan Sağolsun…”
 

Logged
Kürşat Tecel
TÜRKÇESİ.NET
*
Çevrimdışı Çevrimdışı

Mesaj Sayısı: 25


« Yanıtla #1 : Nisan 01, 2009, 01:30:33 ÖÖ »

 Bütün yazılanlara saygım var, hepsi yürekten akan sözler bunların ancak, İlk yazıda Bu Milletin yürekten ağladığı Liderler sayılmışken bilmem hangi sebepten dolayı Başbuğ Alparslan Türkeş'in yüce ismi ve hatırası zikredilmemiştir. Oysa benim idrak ettiğim kadarıyla bu millet Atatürkten sonra tam manası ile 2 kere ağlamıştır, Birisi 1997 de kaybettiğimiz Bağbuğumuz Alparslan Türkeş, diğeri de dün defnettiğimiz Ülkücü Gençlik Lideri Muhsin Yazıcıoğludur.Ayrıca menderesi pek bilmem ama Özala yürekten ağlayan çok fazla kimseyide görmedim..
Logged
mnihatmalkoc
*
Çevrimdışı Çevrimdışı

Mesaj Sayısı: 85


« Yanıtla #2 : Ağustos 22, 2010, 12:59:41 ÖS »

GÜLE GÜLE KOCA REİS!...

…Muhsin Yazıcıoğlu’nun Aziz Ruhuna…

Heybetli bir dağdın sen hey gidi koca reis!...
Hicranın gölgesidir yürekteki acı his

Muhsin Yazıcıoğlu gül hasretiyle yandı
Elinde kırmızı gül sonsuzluğa uzandı

Kaderin tecellisi, beyhudedir her sitem
Dağların eteğinde kol geziyordu matem

Tenin toprak olsa da ölümsüz bir bestesin
Milletin vicdanında yankılanıyor sesin

Duyuldu acı haber, yandı yürekler yandı
Hüzün bulutlarıyla yaşlar göze dayandı

Dondurdu ilikleri, işledi ruha ayaz
Kırmızı boyun büker, karalar bağlar beyaz

Bu zamansız ölümle dert birdi, bini aştı
Zemheri soğuğunda yüreklere kor düştü

Ömür denen ağacın dalına baykuş kondu
Gecenin ayazında dondu umutlar dondu

Karanlıklar bastırdı battı ufukta güneş
Hissiyat buz tutarken suları yaktı ateş

Uzun yola çıkarken kalbi düşürdü derde
Ülkünün gonca gülü nerde o günler nerde?...

Mamak zindanlarında söyleştin duvarlarla
Taşı yastık eyledin, üstün örtüldü karla

İsmiyle müsemmaydı Sivas’ın gülü Muhsin
Zalime demir yumruk, mazlumun dili Muhsin

Gönlümde kanayan gül, ağlarım kaderine
Kor halkalar ekledin gönlümün kederine

Bu dünya gurbetinde bir ölür bin doğarız
Hakikat güneşiyle karanlığı boğarız

Ömrünün baharında sonsuzluğa ağla git!...
Yüce Türk milletinin yüreğini dağla git!...

Ebediyet yolcusu kabrine güller dolsun
Hakk’ın sevgili kulu mekânın cennet olsun…       

M.NİHAT MALKOÇ
Logged
mnihatmalkoc
*
Çevrimdışı Çevrimdışı

Mesaj Sayısı: 85


« Yanıtla #3 : Ağustos 22, 2010, 13:00:14 ÖS »

SİTEMİM VAR KEŞ DAĞI’NA

   Merhum Muhsin Yazıcıoğlu’na Rahmet ve Minnetle…

Gittin sen…
İlk kez ayıp ettin sen…
Sonsuzluğa kement attın kuytularda
Tutunmak istedin maviliklere can havliyle
Hicranın kor ateşi düştü yüreklere
Karları yorgan ettin kendine dağların eteğinde
Sözler düğümlendi boğazımızda,
Zehirli kıymık misali sözler…
Yüreğimize saplandı paslı hançer
Zemheri ayazları dondurdu iliklerimizi

Âh Maraş’tan bir haber geldi!…
Ayağa kalktı Türkiye; tek ses, tek yürek oldu birden
Çıkıp geleceksin diye hep bir ümit vardı içimizde
Kapımızı ve gönlümüzü açık bıraktık onun için
Dostuna kavuşmuştun oysa sen,
Gülümsüyordun fanilere ötelerden

Dağlar şimdi kekik değil, kan kokuyor Koca Reis!...
Bu yüzden küskünüm, sitemim var Keş Dağı’na…
Gonca güller soldu, ayaz düşünce bağlara
Kırgınım seni bizden koparan kar tanelerine
Rüzgârlar alıp götürdü gül kokunu ötelere
Sildim ilkbaharı mevsimlerden, sildim…
Siyaha boyadım takvimde Mart’ın yirmi beşini

Kurudu meyveye duran ağaçlarımız gidişinle
Kırıldı kösün tokmağı, sustu mehteran…
Kurudu çeşmeler, kesildi duru pınarlarımız
Ummanlarda rotasını kaybetti limanını özleyen gemilerimiz
Bizler rıhtımda öylece donakaldık

Nasıl sağalsın yürekte açtığın bu derin yara?
Güneş hicap duyuyor sensizliğe doğmaya!...
Gecelere küskün ayın on dördü
Gülü kucaklayan hilal ağlamaklı…
Yer gök acıyla yüklü kül rengi seherlerde
 Bulutların iki gözü iki çeşme…

Türkiye bağrına bastı Koca Reis’ini…
‘Er kişi niyetine’ sedasıyla inledi Kocatepe
Tekbirler yankılandı mermerlerin nabzında
Güller selama durdu Taceddin Dergâhı’nda
Sonsuz uykusuna daldı Akif’in nağmeleri arasında

Şimdi seni çok özlüyoruz Koca Reis!...
Senin ‘Sonsuzluğun Sahibi’ni özlediğin gibi…   

M.NİHAT MALKOÇ
Logged
mnihatmalkoc
*
Çevrimdışı Çevrimdışı

Mesaj Sayısı: 85


« Yanıtla #4 : Ağustos 22, 2010, 13:00:43 ÖS »

SONSUZLUĞUN SAHİBİNE GİDEN YOLCU
                  M.NİHAT MALKOÇ

Muhsin Reis, gülün ve hilalin aşığıydı. Sevgiyle bakıp gül gibi gören insandı o… O, kurduğu partinin ambleminde de hilalin kalbine gülü yerleştirmişti. O, Necip Fazıl’ın Sakarya Türküsü’nde ruh portresini çizdiği masum Anadolu’nun saf çocuğuydu. Birileri düz yolda giderken o hep yokuşlarda susadı. Keza oluklar çiftti, birinden nur, birinden kir akıyordu. Onun ruh çeşmesinden sonsuzluğa nur akıyordu. Kurşundan daha ağır bir davanın yükünü taşıyordu yüreğinde. Horlanmış, öksüz bırakılmış bir büyük davayı sırtlamaya ant içmişti bu güzel insan… Bu fani âlemde bir büyük imtihanda olduğunun bilincindeydi her zaman…
Son Peygamberdi Muhsin Reis’in en büyük kılavuzu. Yüce Kur’an’dı ona ışık veren ve dosdoğru yolu gösteren… Gücünü ve ışığını Hakk’tan ve hakikatten alıyordu. Hak bildiği yolda emin adımlarla ilerliyordu. İlahî hakikatin zirvesine giden kervanın kalabalıklaşması içindi bütün gayretleri. Bu kutlu yolculukta yalnız değildi şüphesiz. Alperenleri vardı yanında ve yakınında. Sayıları az olsa da imanları kaviydi. Bu yola adamıştılar her şeylerini.
Kader Muhsin Başkanın ruh hamurunu akrebin kıskacında yoğurmuştu. Böyle gelen bu dünyanın böyle gitmemesi içindi bütün mücadelesi. Böyle gitmemeliydi bu dünya… Müslümanlara reva görülen hayat bu olmamalıydı. Hakikat davası yerlerde sürünmemeliydi.
Sonsuzluğun sahibinin rızasını kazanmaktı Muhsin Ağabey’in tek düşüncesi. Bin bir başlı kartalı taşıyan bir kanaryaydı o… İslam davasının hamalı görüyordu kendini, bundan da hiç şikâyetçi değildi. Sonunda elde edeceği bir rütbe ve mal da yoktu. Fakat Allah’ın rızasını kazanmak her şeyin fevkindeydi ona göre… Yollara düştü bunun için… Kervanı yolda düzeltti. Sonunda da anneden, vatandan ve arkadaştan ayrılarak sonsuzluğun sahibinin rahmet iklimine sığındı. Neticede dünyada eşi ve benzeri olmayan sırça köşklere göçtü inşallah…
Öz yurdunda garipti, öz vatanında paryaydı Muhsin Reis… Bunun değişmesi için, vatanın gerçek sahiplerinin, vatan sevgisiyle yürekleri atanların insanca yaşaması için mesaisine ara vermedi hiçbir zaman… Kimseyi horlamadı, küçük görmedi. Başörtülüyle başörtüsüz kızlarımızın aynı üniversite çatısı altında öğrenim görmesi en büyük hayaliydi onun. Ne yazık ki bu hayalin gerçekleşmesini dünya gözüyle göremeden ebedî âleme göçtü.
Dünyanın ve ruhların kirlendiği bu zamanda bir ‘elveda’ bile diyemeden hoş bir seda bırakarak büyük kapıdan çıktı Muhsin Reis… Şimdi ötelerde, çok sevdiği biricik gülü olan Resulullah’ının mübarek sancağı altında soluklanmaktadır inşallah… Canından çok sevdiği ve davasını sırtladığı Peygamberinin şefaatini, Allah’ın rahmetini ve mağfiretini ummaktadır.
“Muhsin” kelimesi “ihsan eden, güzel davranan” anlamına gelen ilahî bir isimdir. “Yaptığı hayırlı işi en güzel yapan” demektir. Allah’ın 99 isminden biridir.  Bu adı taşımak elde kor alev taşımak kadar zordur.  O, zor olanı yaptı; ismiyle müsemma bir hayat yaşadı.
   Bir dürüstlük abidesiydi Sivas’ın harbi çocuğu Muhsin Yazıcıoğlu… Eğilip bükülmeden dik duran, onurundan taviz vermeyen bir şahsiyet timsaliydi o… Korkusuzdu, gözü pekti. Tertemiz bir yürek taşıyordu göğüs kafesinde. Siyasetçiydi,  temiz kalabilmeyi ilke edinen bir siyasetçiydi. Hilalin gölgesinde siyaset yapıyordu. Gül duruşundan asla taviz vermiyordu. Türkiye’nin yoluna baş koymuştu o… Türkiye sevdalısıydı Muhsin Reis… Topraktı, ekmekti, suydu, namustu, havaydı, inandığı en büyük davaydı Türkiye onun gözünde ve gönlünde. Son nefesine kadar da bu davadan vazgeçmedi bu gül yürekli alperen…
   Şimdi yoksun sen… Sen üşürken bizim yüreğimiz yandı kor alevlerle… Giderken helallik aldın ilahî davayı beraber sırtladığın alperenlerden. Sanki bir daha geri dönemeyeceğini biliyordun. Dağlar seni bağrına bastı. Bembeyaz karlar yorganın oldu.
   “Uzak, çok uzak bir yerleri özlüyorum” demiştin yirmi beş yıl evvel. “Ey sonsuzluğun sahibi, sana ulaşmak istiyorum” diyordun Mamak’taki soğuk hücrende. Demek ki çilen bitmemişti. Kutlu davan için mücadele etmen gerekiyordu. Şimdi ötelerdesin; demek ki nöbetini tamamladın. Artık şehitlerin safında nimet bekleyenlerdensin. Allah rahmet eylesin.
Logged
Sayfa: [1]   Yukarı git
  Yazdır  
 
Gitmek istediğiniz yer:  

MySQL Kullanıyor PHP Kullanıyor Powered by SMF 1.1.11 | SMF © 2006-2008, Simple Machines LLC XHTML 1.0 Uyumlu! CSS Uyumlu!