Fehmi
TÜRKÇESİ.NET
Çevrimdışı
Mesaj Sayısı: 8
|
 |
« : Nisan 17, 2009, 18:21:30 ÖS » |
|
Bin Yıllık Terkibin Peşindeydi… Seni kuyuda unuttuk Yusuf, seni kuyuda… Sonra kuyuyu da unuttuk; kuyuya dair bütün bildiklerimizi de… MUHSİN BAŞKAN VE ARAMIZDAKİ GİZLİ DİL Lütfü ŞEHSUVAROĞLU
Geçen yıl basılan 2024 adlı romanımın 19. bölümü böyle başlıyordu. Muhlis, Muhsin Yazıcoğlu, Nezir ben Burhaneddin de Burhan Kavuncu… Roman 2024 yılına ait olayları anlatırken zaman zaman geçmişe dönüyor. İki romanımda da iki şiir kitabımda da Muhsin Başkan sıklıkla yer alıyor. 1980 ihtilali ardından birlikte yattığımız Mamak Cezaevi günlerinde yazdığım Kafes romanımı da ona ve çileli annelere ithaf etmiştim. Helikopter kazası sonrasında o üç gün süren kahredici bekleyiş sırasında da sevgili annesini televizyonlardan izledim. O güzel annenin 34 yıl önceki güzelliği, sevecenliği, bizleri kucaklayışı bir fotoğraf karesi gibi gözlerimin önündeyken yılların yüzüne kazandırdığı yeni çizgileri saymağa çalıştım. 1970’li yıllarda Sivas’ın Elmalı Köyündeki evini ziyaret edişimizi hatırladım. Uzun müddet oğlunu görememiş anne ile evladının o vakur ama sevecen kucaklaşması hâlâ gözlerimin önünde… O Sivas’tan okumaya geldiğinde yıl 1972 idi. Biz de Ankara’ya 1970 yılında taşınmıştık. Gençliğin örnek şahsiyeti oluvermişti bir iki yıl içinde… Daha yakın tanışmamız ve kopmayacak bir bağla bağlanmamız 1974 yılında oldu. Neler paylaşmadık, neler yaşamadık ki?... Onda dava ya da yol dediğimiz şey önemliydi elbette. Ama yoldaşlık daha önemliydi. Hakikî yoldaşlarınız olsun tek, yolu icad ederdiniz. Daha yirmili yaşlarda kitlelerin gönlünde taht kurmayı başarmıştı. O konuştuğu zaman sanki ta ciğerlerinin içinden konuşuyordu; yüreğinin derinliklerinden, damarlarındaki kanın her zerresini hissederek. Hani Akif der ya daha Safahat’ının başında: “…Ne hüviyette şu karşında duran eş’arım: Bir yığın söz ki, samimiyeti ancak hüneri; Ne tasannu bilirim, çünkü ne sanatkârım. Şiir için gözyaşı derler; onu bilmem, yalnız, Aczimin giryesidir bence bütün âsârım!” Hani eseri ile hayatı aynı olan büyük şahsiyetler vardır ya –Âkif gibi- Muhsin Yazıcıoğlu da yaşadığı şiir gibi hayatı ve ortaya koyduğu “Büyük Birlik” fikri ile öyledir. Varsın siyaset bilimciler(!) siyasette pek başarı göstermediğini söylesinler; bence seçmen ona olan borcunu ödememekle başarısızdır. Çektiği onca çileye, yattığı 7,5 yılı aşan mahpuslukla bile “hayata neş’e güneştir” düsturunu kaybetmemiştir. Kimseye kin gütmemiştir. Nurettin Topçu’nun “kin ile din bir arada bulunamaz” şiarını o şahsında yükseltmiştir. Hiçbir siyaset ve devlet adamında olmayan vasıflara sahiptir. Mesela ondan daha iyi ata binen kimse yoktur. Ondan daha davasında samimi kimse yoktur. Ondan en itibarlı olduğu günlerde bile kendisi ile alay etmesini ve yine en çekilmez şartlar altında yine sadece kendisine değil herkese ümit aşılamasını bilen bir başka siyasetçi yoktur. Bence onun zamanı gelmemişti ve bugünün seçmenine de layık değildi o… Allah O’nu aramızdan alıverip yanındaki şehitlerle kucaklaştırdı. Bugün “Müslüman” sıfatına layık kaç kişi var? O tam da buydu! Etiketi bizden olanlar, bizim gibi olanlar şöyle yazabilirler güya onu överken: “O bizdendi” arkasından hemen ekleme zarureti duyar: “bizim gibiydi…” Ne demek “bizim gibiydi”? Sanki kendileri hakikî Müslüman olabilmişler de, ağzıyla kuş tutsa Muhsin Yazıcıoğlu sonunda sadece “…gibiydi” tanımlamasına lâyık görülüyor… Oysa Muhsin Yazıcıoğlu, bin yıllık terkibin peşindeydi. O kin ile dini asla bir araya getirmeyen Peygamber çizgisindeydi. O siyasetten nemalananların kırk yıl uğraşsalar çözümleyemeyecekleri ayrıcalıkların, tavırların, duruşların sahibiydi. Mesela o hiçbir zaman liderine ihanet etmedi. Kim olursa olsun tahahhütlerinden, ilkelerinden, inançlarından sapma eğilimi göstermişse tavrını koydu. Zamanı kollamadı. Siyasette yükselmenin zamanını ayarlamadı. Güçlünün karşısında hesaplamalara tevessül etmedi. Çekince ortaya koymadı. Siyasetini gözleyen uluslar arası güç odaklarının görüşme taleplerine, çağrılarına yahut yönlendirmelerine kulak asmadı. Fakat benim şahsen onunla dostluğumun başkalarının zannettiği gibi siyasetle hiçbir ilgisi yok… Onunla sonuna kadar beraber olacağımı, yanında bir kişi bile kalmasa onu “Başkanım” bellediğimi en iyi o bilirdi… Bu yüzden bizim aramızda başka bir dil vardı. Birbirimizle çoğu zaman göz lisanıyla, göz grameriyle konuşurduk. Bir bakışı yahut bir bakışım yeterdi, meramımızı birbirimize aktarmaya… Birbirimizden gizlediğimiz hiçbir şey yoktu. Onun 22 yaşında benim yirmi civarında olduğum ve sanki ülkenin âkıbetini omuzladığımız, mesuliyetini duyduğumuz yıllarda dergiler çıkarıyor, cemiyetçilik yapıyor, üç temel siyaset tarzından birini taşırken aynı zamanda bütününü de yönetmeye kalkıyorduk. Sadece ben değil bütün bir kuşak onda kendini ifade ediyor; ona karşıtlığı veya taraftarlığı ile sanki hayat buluyordu. Türk düşünce tarihinde, Türk literatüründe unutulmağa yüz tutan ve fakat Türk kimliği ile birebir örtüşen bazı kavramlar onda yeniden canlanıyordu. Vefâkârlık, fedâkârlık, sadakat, mesuliyet, hürmet, cesaret, metanet, vakar ve samimiyet… Onun Ülkü Ocakları Başkanlığı döneminde ortaya çıkardığı genç kadroyu isim isim sayacak olsam şaşırıp kalırsınız. Anadolu gençleri onunla kendine güven duydu ve sayesinde iddialı yerleri hak eder oldular. İçlerinde bakan, milletvekili, vali, kaymakam, belediye başkanı, gazeteci, akademisyen, şair, yazar, bestekâr, diplomatlar var. Birçok üniversitede profesör, birçok gazetede köşe yazarı… Bir öğrenci lideri iken de, bir siyasi parti başkanıyken de memleketin ne kadar garibanı varsa işini çözmek için kendisine o kadar gerekli olan zamanını harcamıştır. Ömrünü pek de tanıyıp etmese bile kendisine başvuran herkese adamıştır. Bundan ben pek de rahatsız olur, zamanını böyle harcamasına kızardım ama asla kendisine zaman ayırmasını temin edemezdim. Huylu huyundan vazgeçer mi, geçmedi… 55 yıllık ömrünün 40 yılını “adanmışlıkla” yaşadı. 7,5 yıl tutuklu kaldı, kimseye küsmedi. İçerde yatarken bile liderdi o. Gençlik yıllarında Türkiye’yi kasıp kavuran çatışmadan kaçmadı; sorumluluk aldı ve dağıttı. Çatıştığı hiç kimseye, kendisine saldıran ve/veya ihanet eden kimseye kin gütmedi, intikam saatini beklemedi. 12 Eylül’e kadar aynı evi paylaştık. Ailem Ankara’da oturmasına rağmen beş arkadaş, Keçiören ve Bahçelievler’deki bekâr evinde hep birlikteydik. Gündüz Ocak’ta gece evde hep beraberdik. Evde güreş tutar, Tombala, Amiral Battı, Sessiz Sinema bile oynardık. Nöbetleşe yemek yapardık. Ben yemek yapmayı bilmediğim için kahvaltı hazırlardım. İçimizde en iyi yemeği Hasan Çağlayan yapardı. Başkan da isterse özenle yemek hazırlar, sofra kurardı. Bir gün ben de yemek yapmaya kalkıştım. Patates püresi yaptım güya… Fakat yağını ayarlayamadığım için yenecek gibi değildi. Tadını beğenmediği halde nasıl zorla yediğini unutamam. Evde şakalaşmamıza karşılık Ocak’ta ortaya koyduğumuz disiplin ve çalışma dışarıdan bakanları imrendirmiştir. Onu o kadar simgeleştirdik ki, geçen zamanla gerçekten bir efsane oldu. Bunu bütün vasfıyla, düşünce gücü, altıncı hissi ve eylem kabiliyeti ile o bizzat yarattı şüphesiz fakat kuşağımız onunla aynı zamanda kendini ifade ediyordu. Bir de Cemal Amca’mız vardı. Herkes babası zannederdi ama değildi. Bizim sanki arkamızda onun manevi koruyuculuğu vardı. Aksakalımızdı, Fatih Sultan’ın Akşemseddin’i varsa Muhsin Başkan’ın Cemal Amcası vardı. 12 Eylül’de o da gitti. Kazayı duyduğumda kriz merkezine gittim. Üç gün boyunca haber almaya çalıştık. Maalesef devlet bulamadı, onu çok seven köylüler buldu. Son konuşmaları şirazesinden çıkan seçim tartışmalarını tenkitle geçti. “Siz alkışlıyorsunuz, onlar da gladyatörler gibi çatışıyorlar” dedi. Mitinglerin iptali ile giderken bile hayırlara vesile oldu. Darbelere karşı gerçek bir karşı duruş sergiledi. Bunu demokrasi ve inançları uğruna yaptı. Çoğu kimsenin korktuğu zamanlarda ilk o sesini yükseltti. Hayatının her döneminde kahramandı. Darbelere sözde karşı olmanın moda olduğu zamanlarda da fırsatçılıklara ve devlet millet çatışması isteyenlere prim vermedi. Siyaset onun başka âleme göçüyle çok şey kaybetti. Ama ben ebediyen terk etmeyeceğime and içtiğim arkadaşımı kaybettim. Şehitlere selam söyle dostum. Uğurlar olsun. Senden sonraki hayatımız Kanlıkuyu’nun soğuğundan daha soğuk geçecek. “Bizi de çekip çıkaracak bir Bedevi var mı Yusuf Kardeşlerimizin atıp unuttuğu kuyudan…”
*Eylül Seneleri, Lütfü Şehsuvaroğlu’nun 1985 yılında yayınlanan şiir kitabının adı. **2024, Lütfü Şehsuvaroğlu’nun 2006 yılında Elips Yayınları’ndan çıkan romanı ***Cemal Amca, Yazıcıoğlu’nun hemşerisi sadece… 70’li yıllarda onu başkanın yanında görenler babası zannederdi. Cemal Amca bir dönemin simgesi oldu. 1980 yılında Hakkın rahmetine kavuştu. Âdeta koruyuculuk zırhı kalkan Başkan da mapusa düştü.
|