Şubat 08, 2012, 00:56:16 ÖÖ *
Hoşgeldiniz, Ziyaretçi.Lütfen giriş yapın veya kayıt olun.

Kullanıcı adınızı, parolanızı ve aktif kalma süresini giriniz
Duyurular:
 

Sayfa: [1]   Aşağı git
  Yazdır  
Gönderen Konu: SEVGİLİ UZAKLAŞTI/ Necati KANTER  (Okunma Sayısı 256 defa)
0 Üye ve 1 Ziyaretçi konuyu incelemekte.
Vedat
*
Çevrimdışı Çevrimdışı

Mesaj Sayısı: 301


« : Temmuz 28, 2007, 23:57:48 ÖS »

SEVGİLİ UZAKLAŞTI
(Kaside-i bürde)

Necati KANTER

Ağabeyi Büceyr’in, babalarının yıllar önce söylediği son sözlerini anımsatması heyecanlandırmış, sevindirmişti Kâ’b’ı.

 Ailelerini, sürülerini ve kıymetli eşyalarını Gatafan kabilesi eşrafından olan dayılarına emanet edip şafakla birlikte koyuldular yola... 

Çöller aştılar, vahalar dolaştılar... İsimlerini bilemedikleri kabileler arasından geçerken çocuklar hurma ikram etti. Kızlar el salladı.

Gün yükselmiş, bitkinlikten ve yorgunluktan atlarının üstünde duracak hâlleri kalmamıştı.

Huneyn Vadisini geçip Hudeybiye yakınlarında bir ağacın altında gölgelendiler... Kırbalarının dibinde kalan suyun son damlalarıyla çatlak dudaklarını ıslatırken uzaklarda bir deve böğürdü. Bir kuş sürüsü dalış yapıp yeniden havalanarak tepelerin gerisinde kayboldu. Ellerini kaşlarının üzerine koyup selama duran askerler gibi ufka baktılar uzun uzun. Sonra da gün batımından önce geceyi geçirebilecekleri bir köye varabilme ümidiyle mahmuzladılar atlarını. 

Alev alev yüzlerine vuran kum fırtınası bile engelleyemiyordu onları.

Koyun güden yaşlı bir bedeviye takıldı gözleri. Yaklaşıp selâm verdiler. Mekke’ye giden yolu sorduklarında bakışlarıyla insana huzur veren adam, eliyle uzakta görünen yüksek bir dağı işaret ederken, “ Daha uzun bir yolunuz var evlât!.. Buyurun biraz soluklanın” demesi, içlerini serinletmişti Kâ’b ve Büceyr kardeşlerin.

Şam’dan gelip Yemen’e giden kervanların geçtiği yolun hemen altında etrafı hurma ağaçlarıyla süslü üzüm bağlarının bulunduğu büyük bir asmanın altında oturdular, sonra da derin bir sohbetin içinde buldular kendilerini.

Konuksever adam sofrayı hazırlarken bir yandan da konuşuyordu:

“Şu içinde bulunduğumuz bölge Mekke ile Taif arasında Zülmecaz panayırının kurulduğu Cuşem kabilesinin mülküdür. Her yıl burada kabileler arası müsabakalar, alış verişler, çeşitli eğlenceler yapılır; şairler şiirlerini burada okurlar. Çöl Araplarını beyitleri ile büyüleyen şairlerin itibarı artar, burada başarılı olan şairler “Ukkaz”da büyük yarışmaya katılırlar. Bu yarışmada dereceye giren şiirler Kâbe duvarına asılır.

İkram edilen üzüm ve hurmaları yerken adamın anlattıklarını ilgiyle dinliyorlardı.

“Hiç unutmam,” dedi Cuşemli ihtiyar: “ On sekizinde bir delikanlıydım o zamanlar... Mahşerî bir kalabalık... Zamanın en ünlü şairleri orada!...” 

Gözlerini ılık yaşlar bastı, ağır ağır yerinden doğruldu, altında oturdukları asma yaprakları arasında görünen iri bir salkıma dikti bakışlarını…  “ Ne diyordum?..  Ha; evet şairler...”  dedi;  “ tüm Arap kabilelerinden çağrılı olan şairler!.. Özellikle de İmrül Kays, Lebid, Amr bin Külsum, Antere, Haris bin İlliza...”

Ufka baktı, sanki yitirilmiş düşlerini bulabilmenin suskunluğunu yaşıyordu adam. Kısa bir sessizliğin ardından “ Ve Züheyr bin Ebu Sulame!”

Göz göze geldi iki kardeş. Heyecanlandılar. Yine de Züheyr bin Ebu Sulame’nin oğulları olduklarını söylemediler adama. Babasını düşündü Kâ’b...

Uzak bir konuşma!... Bir ses anısı gibi...

Sıcak bir çöl akşamında dizlerinin dibine oturtup üst üste gördüğü rüyalarını anlattığı o günü yeniden yaşıyordu. İlerlemiş yaşı, yüz çizgilerinin aşırı donukluğu, şiddetli kalp ağrıları onun ölümcül bir hastalığın eşiğinde olduğunun kanıtı gibiydi. Yine de ciddî, sabırlı bir ifade vardı yüzünde. Konuştukça sesi gürleşiyor, bakışlarında garip bir parlaklık, yüzünde mutluluk ışıltıları hissediliyordu. Ne ki gecenin ilerleyen saatlerinde nefesi kesiliyor, zaman zaman susuyor, dudaklarında belli belirsiz bir kıpırdanma oluyor, hüzün çöküyordu yaşlı gözlerine. Derin sızılarla beslenmiş duyarlılığı şair ruhunu incitiyordu sanki.

Cuşemli ihtiyar yeniden Zuheyr diye sözlerine devam ederken Kâ’b uyandı.

“Kabadayılığın, kişilik ve asalet duygularının bir gurur rüzgârı ile estiği bu çöllerde kılıçtan daha keskin hicviyeleriyle dönemin edip ve şairlerini utançtan yaşayamaz hâle koyan putperest Arapların cehaletine karşı direnen Müzeyni oymağının Hanif dini ulularından ‘Yedi Askı’ şairi koca Züheyr!... Sanki dudaklarında şiirin aydınlığı canlanıyor... Okudukça her beyitini, içi yanardı dinleyenlerin! Mısraları o denli saf, söyleyişi o denli vakur, yüreği o kadar cesur.”

Yeniden daldı Kâ’b.

Babası Züheyr’in, gecenin o en sıcak ve en karanlık vaktinde Allah elçisinden söz ettiğini, sözlerinin sonunda kesin bir talimatla Allah resulüne biat etmemizi isterken bütün vücudu titriyor, vereceğimiz olumlu yanıtla gözünün açık gitmeyeceğini bakışlarıyla belli ediyordu... Onarılamayacak bir hayal kırıklığı ile yazdıklarından çok yazamadıklarının, yaşadıklarından çok yaşayamadıklarının gördüklerinden çok göremediklerinin derdine düşmüştü sanki koca şair.

Cuşemli ihtiyar, yanında duran testiden büyükçe bir kâseye zemzem tadındaki suyu doldururken Yemen Kralı Ebrehe’nin Kâbe’yi yıkmak için fillerle donatılmış muhteşem ordusunun nasıl bozguna uğratıldığını, Ebabil kuşlarının attıkları kızgın taşları ve  yıllar sonra bu mukaddes topraklarda İslâmın nasıl yayıldığını bütün ayrıntılarıyla anlatıyor, o günleri yaşıyormuş gibi heyecandan tir tir titriyordu.

Konuşmalarına bakılırsa bu ihtiyar adamın sıradan bir köylü olmadığı, eski bir pehlivan, hattâ usta bir şair olduğu anlaşılıyordu. Sözü dolandırıp yine şiire getirdi yaşlı adam.

“Ağıtı ile mersiyesi ile şiir; Arap şairlerinin dilinde bir silâh, bir ok, bir kılıç... Ukaz panayırında kılıç ile dil karşı karşıya gelir, sözün arkasında savaş başlardı... Ya da aşklar…”  dedi, kısa bir suskunluktan sonra devam etti konuşmasına.

“Bedir yenilgisinin ardından bu silâhlar müminlerin üzerine çevrildi. O kadar ileri gidildi ki, Kur’an’a nazire yazmak, güya onu gölgede bırakmak için çalışmalara başlandı. Ancak Kur’an’ın belâgati karşısında dize gelen ve İslâm’ı ilk kabul edenler de daha çok yine şairler arasında oldu.”

Yarasına dokunulmuş gibi irkildi. Dikleşti. Gözlerinde bir çelik pırıltısı yandı, söndü. Adama itiraz etmek istedi, sonra derin bir soluk aldı; incindiğini belli etmemek için özel bir çaba gösteriyordu Kâ’b. Şairlerin acziyetini kabüllenemiyordu. Yine de sabretti…  Bozuntuya vermedi… Bozmak istemedi havayı…

Bir tebessüm hâlesi titredi adamın dudakları arasında.

O an Kâ’b’ın atı kişneyerek şaha kalktı. Bu kişneyiş sanki oba için bir felâket çığlığıydı... Dağın eteğinde kızıl bir deve üzerinde el kol hareketleriyle bir şeyler anlatmaya çalışan bedeviye takıldı gözleri. Ardından çölün uçsuz bucaksız sessizliğinde dalga dalga yükselen bir ağıt duyuldu. Tepelerin araka yamaçlarında duyulan bu sesin bir figan ile içlenmiş hüznü, karşılıklı yankılarla uzanıyor, derinleşiyor, bazen de çok uzaklardan geçen bir kervanın derinden derine verdiği acı yanıtı duyuluyordu.

Mahmuzladılar atlarını. Tepeleri aştıklarında parlak güneşin altında pırıl pırıl yanan bedevi çadırlarıyla karşılaştılar. Oba tenha ve sessizdi. Deve yavruları ve kuzularla oynayan çocuklardan başka kimsecikler görünmüyordu ortalarda. Büyük bir çadırın aralığında parıltılı bir çift göz bakıyordu.

Kâ’b yanaştı!...

Kız içeri girdi.

Doru atının parlak yelesini okşarken, “çöl ozanlarının mısraları ile övecekleri güzel bir dilber.” dedi içinden. Başını gökyüzüne kaldırdı, gözlerini kapatıp bir an öylece durdu.

Üzerine bir ferace geçirdikten sonra çadırın en gölge yerinde bulunan testiyi uzatırken kızın hüznü iri gözlerine yansımış gibi mahzundu.

“Dünyanın en güçlü şairlerinin bile söyleyemeyecekleri şiirleri ancak ben bu dilber için söyleyebilirim!..” 

Yüzünde gezinip duran duygularını okumaya çalışırken rüzgârın yumuşak esintisini ve esmer kızın ılık nefesini yüreğinde duyumsayan Kâ’b, şimdi artık gidebilecek bir başka yön, bir başka yol, bir başka mekân olamayacağını nasıl anlatabilirdi ağabeyi Büceyir’e.

Farklı bedenlerde olmalarına karşın aynı ruha, aynı ışığa kavuşacaklarına inandığı kardeşi Kâ’b, Büceyr’in yanında yoktu artık.

Aylar geçiyor, ne bir ses, ne de bir haber alabiliyordu ondan.

O gece huzursuz bir uyku yüklenmişti Büceyir. Kötü rüyalar görmüş sabahı zor edebilmişti.

Bilâl’in duru sesiyle okuduğu ezanla birlikte sabah namazı için mescide giderken Abdullah bin Revaha ile karşılaştı... Abdullah’ın,  “Taif’te bir araya gelen Yahudi ve Putperest şairlerin Kur’an’a karşı amansız bir sanat taarruzuna geçtikleri haberi, ağızdan ağıza, kulaktan kulağa duyulduğunu; hele hele Kâ’b bin Züheyr’in de aralarında bulunduğunu” söylemesi kahretmeye yetmişti Büceyir’i. “İbni Zeberi ve Kâ’b, söyledikleri etkileyici şiirlerle toplumu sarsıyorlar, kalplere şüphe tohumları ekiyorlar...” Dedi. “Başta Allah elçisi olmak üzere tüm Müslümanlar kötüleniyor!.. Hem  de ne kötüleme!.. Her kelime kor! Her mısra bir ateş!..”

Yıkıldı Büceyr… En büyük insan buyruğunu vermişti!

“Eliyle ve diliyle İslâm’a saldıran her kim olursa olsun onun kanı...” diye başlayan bu buyruğun sonunu bile dinlemeden telâşla huzurdan kaçarcasına ayrıldı Büceyir.

O günün akşamı, Tay kabilesinin topraklarını geçip kuşluk vakti Cuşem’in dağlarında avlanan Kâ’b’ı buldu.

Elindekini uzattı!.. Aldı, okudu… Düşündü... Evirdi, çevirdi, kısık gözlerle bulutları süzdü... İnanamadı... Bir kere daha okudu...

Kanı kurumuş, kül rengine dönmüştü yüzü. Gözlerine doluşan tuzlu terleri kolunun yeni ile sildi ve kuruyan boğazını yutkuna yutkuna yumuşatırken sayıklar gibi mırıldandı. “Kâ’b bin Züheyr görüldüğü yerde ...”

Okuyamadı gerisini. Dondu! Gözleri yarı kapalı, uyur gibi... Öylesine derindi dalgınlığı.

Uzun,  çok uzun bir zaman önce…  “Yüzüme bak!.. Yüzüme bak ve düşün!.. Yalnız düşün!...” diyen babasının gizemli, tılsımlı sesi çınladı kulaklarında.

Bir şeyler koptu sanki içinden. Utanıyordu. Umutlu olmaktan bile! Garip, tuhaf bir dönem başlamıştı onun için.

Alıp başını bilmediği yollara mı düşmeliydi?..  En azından bu fırtına geçinceye kadar gizlenmeli miydi? Durdu, Büceyir’e baktı. Ufka, sonra elindeki fermana!... Dizleri tutmuyordu artık. Birkaç adım attı, sendeledi.

“Korkma, sakin ol!” dedi, ağabeyi.

Başını önüne eğmekle yetindi Kâ’b.

Aşağılanmanın, hor görülmenin ve suçlanmanın giderek derinleşeceğinden duyulan utançtı bu. Yalnızca bedeni değil, ruhu da buz kesmişti Kâ’b’ın.

Bir anlık da olsa acı çekmekten duyduğu korkuları aşıp, bu korkular yüzünden ne denli acılar çekiyor olduğunu, bundan kurtulmanın bir yolu olması gerektiğini bilse de, yine de bu cesareti bulamıyordu kendinde.

Ayetler okudu Büceyr.

Kâ’b şaşkına döndü. İnanılmaz bir incelme, sıkıntı ile ferahlığın fırtınaları koptu yüreğinde.

“Ben şiiri iyi bilirim...”dedi...

“Şiirin inceliklerini benden daha iyi bilen yoktur…”dedi. “Senin Bu okudukların insanların söyleyemeyeceği, heyecan verici ve ulvî sözler!..”dedi…

Başını önüne eğdi,

“Şiirlerimle Tanrı elçisini çok incittim... Müşrik şairlerle bir araya gelip hicviyelerimizle küstahça saldırılarda bulunduk!..”

Birkaç adım attı, sonra Büceyir’e döndü:

 “Dünyanın en büyük şairlerinin bile bu ayetler karşısında söyledikleri, söyleyecekleri; yazdıkları ve yazacakları, ancak kupkuru kelimeler,  ölü, donuk cümlelerden başka bir şey olamaz.” dedi.

Bulutsuz gökyüzüne, kum tepeciklerine, daha ötelere... Kayalıklara baktı bir süre... Elindeki yayı parçaladı… Sadağındaki okları savurdu.

“Yüzüm kara, utanıyorum, korkuyorum,” diyemedi.

Büceyir’in bakışlarına yanıt vermeden atına bindi, ardına bile bakmadan topukladı.

Ne huzur buldu günlerce ne de rahat gezebildi bu çöllerde. Ölüm bulutları çökmüştü başına.

Güzelliğiyle onu sarhoş eden çöl dilberi de  umurunda değildi.

Artık bundan sonra, başka bir gerçek, başka bir ışık aramayacağına dair içinde beliren kuvvetli inancın hayret ve dehşeti içindeydi.

***

Sabahın ilk ışıkları Kâbe’nin siyah örtüsü üzerinde süzülürken yanında bulunan şiir müsveddelerini fırlattı... Tekmeledi, ezdi... Ateşe attı, göklere savruldu dumanı...

“Yazmalıyım.” Dedi…

 “Ruhumdaki bu alevi söndürmek, bu yangına serin sular serpmek için yazmalıyım.”

Çadırına döndü, onu anlatan yeni bir kasideye başladı. Ceylan derisi üzerine yazdığı kasidenin son mısraını okurken gün batmak üzereydi.

O gece Mekke’nin dağları hurma kokuyordu.     

Yola koyuldu Kâ’b... Ağır adımlarla Safa Tepesine doğru inip kentin dar sokaklarından birine daldı. Evlerin önünden geçerken Kur’an sesleri duyuluyor, uzak bir yankı gibi kulaklarından yüreğine süzülüyor, yürüdükçe seslerin rengi ve anlamı büyülüyordu onu.

“Bu sesi duyup da onu aramamak, yanmamak, kül olmamak, dolup da taşmamak ne mümkün.” dedi kendi kendine.

Gökyüzünün siyah değil, mavi yıldızlarla süslü berrak bir lâciverte boyandığını ilk kez ayrımsadı. Bir müddet sonra kentin dışına çıktı… Sabaha kadar dolaştı Arafat’ın eteklerinde. Geri döndüğünde sokaklarda insanlar yeni yeni dışarı çıkıyor, telâşla işlerine gidiyorlardı.

Mescidin kapısına kadar yaklaştı. Kısa bir tereddütten sonra usulca süzüldü içeri. Ashabın meraklı bakışları arasında kendinden emin bir şekilde huzura vardı…

Saygıyla çömeldi dizlerinin dibine. Düşte bile görmemişti heyecanın böylesini. Göğsü üzerine düşen başını ağır ağır kaldırdı,

“Ya Resulullah!”dedi, sustu!..

Zaman durmuştu sessizlikte. Dili tutuldu, unuttu söyleyeceklerini. Uzak bir anıya takılmış gibi donuktu bakışları.

Babasını ve babasının muştulayıcı rüyasını anımsadı, onun solgun çehresinde gördüğü sevginin ve derinliğinin gizini anlama sevdasına kapıldı...

Bir masala, bir efsaneye benzeyen gerçek ötesi bir gerçeğin mutluluğunu yaşıyor, o güne kadar görülmeyen bir ışık dolaşıyordu Kâ’b’ın alnında...

Sonsuza dek yitirdiğini sandığı sözcükleri yavaş yavaş anımsamaya başladı. Ve “Sevgili uzaklaştı.” mısraı ile başlayan kasidesini okurken nefesler tutulmuş, onu dinliyorlardı.

Berrak, dingin ve huzur vericiydi Kâ’b’ın sesi.

Yüzündeki siyah peçeyi indirip, şiirin sonunda kimliğini ele verince kılıçlar çekildi!.. Verilen buyruğun yerine getirilmesi için Resulullah’ın gözlerinin içine bakıyordu ashab-ı kiram.

Bir tebessüm halesi belirdi en büyük insanın yüzünde. Güller açıldı gül yanaklarında. Kılıçlar indi.

Hırkasını çıkardı ve şair Kâ’b’ın omuzları üzerine koydu.

 

 
Logged
Sayfa: [1]   Yukarı git
  Yazdır  
 
Gitmek istediğiniz yer:  

MySQL Kullanıyor PHP Kullanıyor Powered by SMF 1.1.11 | SMF © 2006-2008, Simple Machines LLC XHTML 1.0 Uyumlu! CSS Uyumlu!