Şubat 08, 2012, 01:47:54 ÖÖ *
Hoşgeldiniz, Ziyaretçi.Lütfen giriş yapın veya kayıt olun.

Kullanıcı adınızı, parolanızı ve aktif kalma süresini giriniz
Duyurular:
 

Sayfa: [1]   Aşağı git
  Yazdır  
Gönderen Konu: FUZÛLÎ ÇEVRESİNDE …/ Prof. Dr. Nâzım H. POLAT  (Okunma Sayısı 240 defa)
0 Üye ve 1 Ziyaretçi konuyu incelemekte.
Vedat
*
Çevrimdışı Çevrimdışı

Mesaj Sayısı: 301


« : Kasım 04, 2007, 17:43:54 ÖS »

Sanat hayatında geçici zevkler vardır; magazin konuları gibi, güncel olayların aleviyle parlar, bir müddet zihinleri meşgul etme başarısından sonra, unutulup giderler. İnsanoğlunun kalıcı duygularına ince, rafine biçimde nüfuz eden sanat anlayışları ise, zaman zaman, kendilerini sevebilecek ölçüde yüksek sanatkâr ruhları pek az bulabilirler; ama sönmezler. Üzeri küllenen bu ateşin korunu iç dünyasında taşıyanlara mutlaka tesadüf edilir. Yahya Kemâl bunun için, bir rubaisinde
   
Sönmez seher-i haşre kadar şi’r-i kadîm
Bir meş’aledir devredilir elden ele
diyerek klasik edebiyatımızın her asırda yeniden keşfedileceğini söylemişti.  Gerçekten de “Divan şiiri” dediğimiz eski şiirimiz, zaman zaman unutulmuş görünse de, himmet sahibi, hizmet erbâbı birileri çıkıp, üzerindeki perdeyi aralayıveriyor. Oradan ulaşan parıltılar, birdenbire gözlerimizi kamaştırıyor. Bir yandan daha önce bunları bilmeyişimize hayıflanıyor diğer yandan böylesi incelikleri ve güzellikleri yaşatan bir edebiyata sahip oluşumuzdan gurur duyuyoruz.
Cehalet ve zevksizlikle övünürcesine, kendi seviyesindekilere müjde (!) verircesine “artık gençlerimizi ‘fâilâtün’lerden kurtarıyoruz” diye nutuk atan bir Millî Eğitim Bakanının bile görüldüğü memleketimizde, edebî geleneği öğrenebilmek ve hakkıyla öğretebilmek, doğuştan bahşedilmiş bazı özellik ve yeteneklerle olsa gerek. Sanattan habersizlerin eğittiği bir ortamda birgün bir İskender Pala, birgün bir Nâzan Bekiroğlu çıkıyor, yazdığı hikâye, roman veya başka bir tür kalem tecrübesiyle, kendilerine yeterince öğretilmemiş olan Divan Edebiyatı’na âdetâ yeni bir nefesle hayatiyet kazandırıyor.
Son günlerde bunlara bir halka daha eklendi. Birkaç yıldan beri bazı dergilerde imzasına rastladığımız, Türk Şiirinde Hazreti Muhammed , Şiir Terimleri Nazım Tür ve Şekilleri gibi kitaplarla tanıdığımız şair ve yazar  Vedat Ali Tok, şimdi de Pervanenin Rüyası /Fuzûlî Romanı (Laçin Yay., Kayseri 2007, 190 s.)’nı yazdı.
Pervanenin Rüyası, ikinci adından da anlaşılacağı üzere, Fuzûlî çevresinde yazılmış bir roman denemesidir. 
-Roman mı?   Yoksa... ?
-Romandan ne anladığımıza bağlı.
-Ama bana kalırsa, roman demek için, bu türün sınırları içinde sayılan eserlerle ortak taraflarının azlığını görmezden gelmemiz gerekiyor.
Yazar, tarih, tezkire gibi mevcut kaynaklardan hareketle Fuzûlî’nin hayatını ve şair kişiliğini, sanat anlayışını anlatmaya koyuluyor. Ama bunu yaparken bir edebiyat tarihçisi gibi davranmak yerine, bir hikâyeci/romancı gibi davranıyor. Diğer yandan bu eser, sadece Fuzûlî’yi değil, aslında 16. yüzyıl Osmanlı sâhası Türk edebiyatının topluca manzarasını vermeye çalışıyor.
Eserde romanlaştırma eylemi, yazarın kendisini, olayları yaşayan kahramanlardan biri saymasıyla başlıyor. Bu kahraman-anlatıcı, İstanbul’dayken Fuzûlî’nin adını duymuş ve Kanunî Sultan Süleyman’ın Bağdat seferi sırasında da onu, sesini zor duyabilecek kadar uzaktan görebilmiştir. Sultanla İstanbul’a dönen şair, Kanunî’nin oğlu Şehzade Mustafa’nın taht kavgaları uğruna, onca iftiraya, hile ve desiseye uğrayıp boğdurulmasından sonra, sultandan soğumuştur. Yanlış hesapları oradan döndürmek azmiyle, bir ırak diyara gitmek ister. İstanbul’un Bizans’ı hatırlatan ayak oyunlarını artık görmemek/duymamak için Irak’a, Bağdad’a gider. Burada Fuzûlî’yi bulan kahraman-anlatıcının bundan sonra naklettikleri, Fuzûlî ile şiir üzerine uzun bir mülâkattır (s. 62-102). Kahraman-anlatıcı yeniden İstanbul’a döndüğünde, devrin şairleri, tezkireci ve tarihçileriyle yaptığı görüşmeler, bize, 16. yüzyıl Osmanlı toplumunun sanat birikimini yansıtmaktadır. Eserdeki vak’a, Fuzûlî’nin ölümüyle sona ererken, bu haberin İstanbul’daki sanat çevrelerinde meydana getirdiği üzüntü de ifade edilmiştir.
Bilimsel iddia ve gayretle yazılmış bir eseri, o bilim dalıyla ilgilenen akademisyenler dışında birilerine okutabilmek pek zor. Fakat aynı bilgileri geniş kitlelerin hoşlanacağı bir kılıkta sununca, bilgilendirme kolaylaşıyor. Meselâ Kanunî Sultan Süleyman’ın oğlu Şehzade Mustafa’nın trajik hayatı, birçok tezkire ve tarih eserine yansımıştır. Fakat çok yaygın bilgi hâline gelemeyişi, edebî kılıkta değil kupkuru tarihî olay biçiminde değerlendirilmesindendir. Vedat Ali Tok, bu fâciayı teferruatıyla hikâyeleştirdikten sonra, romanın kahraman-anlatıcısı olarak şöyle diyor:
 “Şehzade Mustafa’nın katli hepimizi çok üzdü. Bundan sonra çok mühim işler olmadığı müddetçe saraya gitmemeye karar verdim. Kırıldım, kızdım sultana. Bu tavır, ona yakışır bir tavır değildi. Evlât katline müsâmaha göstermek câiz değildi, şair ruhlu Muhibbî’ye... Onu öyle tanımamıştım ben. Sultana tavır koymak kolay iş değildir. Nitekim Taşlıcalı Yahya Bey de Rüstem [Paşa] için hakarette bulunsa bile, Sultan Süleyman için daha hafif bir serzenişte bulunuyor; hatta onun bu davranışını kınarken bile, Hz. Ömer gibi bir adalete sahip sultanın böyle bir katle rıza göstermemesi gerektiğine işaret ediyordu. Rivayete göre Halife Hz. Ömer de oğlunu, işlediği bir suçtan dolayı dayak cezasına mahkûm etmiş, fakat oğlu, cezası tamamlanmadan vefat etmişti.”(s. 62).
“Şehzade Mustafa’nın boğdurulmasından bir iki yıl kadar sonra saraydan, İstanbul’dan uzaklaşmak istediğimi Sultan’a bildirmiştim. (...) Sultan’a Şehzade hadisesinden çok müteessir olduğumu söylemiştim. O hadiseden sonra ne yalan söyleyeyim, Sultan’dan soğudum.
Makam, mevki elde etmek için olmadık dümenler çeviren taklacı vezirlerden nefret ettim. Padişahın gözdesi olmak yahut cîfe-i dünya için yüzlerce perende atan paşalardan tiksindim. Geçimini padişah ya da diğer küçüklü büyüklü devlet erkânına, kendilerinde olmayan hâlleri varmış gibi gösterip onların da bu meziyetlerin kendilerinde olduğunu zannederek önlerine attıkları üç beş keseye bağlayan kasideci şairlere kâh güldüm, kâh acıdım.” (s.128).
Kahraman-anlatıcı sözün bu noktasında, yeri geldiğine inanarak Lâtîfî Tezkiresi’nde kayıtlı bir bilgiyi aktarıyor. Akademik çalışmalardan ziyade, popüler hâle getirilmiş bilginin daha geniş kitlelere hitap etme gücünü örneklendirdiği için, bu metin parçasını önce aslî şekliyle bilimsel bir eserden alıp sonra Vedat Ali Tok’un cümlelerine bakalım.
Metnin aslı:
“Vâlihî-i Belgradî
Bu fende mukallid ü müteşâir ve râcil ü kasırdur. Belde-i mezbûrede Mehmed-i Gav-çeşm dimekle ma’ruf ve bir birâderi dahi Ahmed-i Üştür-leb lakabıyla ma’lûm ve mevsûfdur.
(...)
“...ol diyârda a’yân-ı kibârdan biri fevt oldukta ahâveyn-i mezkûrdan birine didiler ki fülân kimesne ekâbirden hayli buzurkvâr u âlî mikdâr kimesne idi. Birkaç beyit mersiyye ne hoş dimedünüz. Gayette mahal ü münâsib  ve lâzım u lâbûd idi didükde şöyle cevap virdi ki ol didigünüz  kimesne bir haftadur fevt olalı biz bu mersiyyeyi kime diyelüm ve ol hayâtdan el yudı gitdi. Biz mersiye ile kimi ögelüm didi.” (Latîfî, Tezkiretü’ş- Şuarâ ve Tabsıratü’n-Nuzamâ, haz. Rıdvan Canım, AKM Yay., Ankara-2000, s.557-558).
Vedat Ali Tok ise bu metni şöyle güncelleştiriyor:
“Yeri gelmişken tezkireci Latifî’den işittiğim bir hadiseyi nakledeyim. Latifî’nin Öküz Gözlü diye bahsettiği Vâlihî, bir de bunun Deve Dudaklı lakaplı biraderi varmış. Bunlarda cehalet son noktaya varmış. Belgrat ayanlarından bir şahıs öldüğü vakit, bunlardan birine demişler ki ‘filân kişi ekâbirdendir. Birkaç beyit mersiye deseydiniz iyi olurdu. Niye söylemediniz?’ Şöyle cevap almışlar: O kimse hayattan el yudu. Mersiye ile biz kimi övelim!” (s.129)
Bu güncelleştirme çabalarında ısrarcı olduğu takdirde Tok’un ilerde çok güzel tarihî romanlar yazabileceğini söyleyebiliriz. Ama yine de bir eleştirmen huyu ve gayretiyle, eserde tenkit edilecek taraflar aradığımda hemen karşıma çıkıveren bazı noktalara temas etmezsem, benden bekleneni yapmamış olurum.
1. Muhtemelen eserin yazılışı uzun bir zamana yayıldığı için bazı tekrarlar fark edilememiş. Hatta aynı konuyu anlatan peşpeşe iki paragraf, aynı denebilecek cümle ile başlıyor: “Şehzade Mustafa’nın katli hepimizi çok üzdü.” (s.62, ilk paragraf). “Günümüz şuarası bu hadiseye çok üzüldü” (s.62, 2. paragraf).
2. Bazen verilen örnek, duruma uygun düşmeyerek za’f-ı telif oluşturmuş. Kahraman-anlatıcının hocası Haydar Beg’den dinlediğini söyleyerek naklettiği arpa-tavuk meseli Vâlihî kardeşlerin durumuna uygun düşmemiştir (s.128-129).
3. Dil, çoğu yerde özensizdir. Meselâ “Deve Dudaklı lakaplı” ifadesi yerine “Deve-dudak lakaplı” denmesi daha güzel bir Türkçe söyleyiştir.
4. Tahkiyenin yani hikâyeleştirmenin en önemli özelliği, zamanın daraltılacağı yerleri ve ölçüsünü iyi seçmektir. Meselâ kahraman-anlatıcının birdenbire Bağdat’a varması yerine, taşradaki kültür ve sanat ortamını verecek biçimde konaklayarak seyahat etmesi daha iyi olurdu.
5. Roman veya anlatma esasına bağlı eserler, tasvire yeterince yer ayırmadıkları zaman, yavan ve renksiz kalıyorlar. Bu açıdan bakınca Pervanenin Rüyası’na renkli diyemeyiz.
6. Bir romancıya “eserde şu niçin var, bu neden yok?” diye sorulamaz. Ama ben Fuzulî Romanı’nın yazıcısı olsam, Doğu Türklüğünün edebî manzarasını da kısmen aksettirip bir çeşni katmak için, Türkistan hacılarını –gelirken veya dönerken- İstanbul’da konuk ederdim. Onların getirdiği kitaplar, onlara yaptırdığım sohbetlerle Doğu Türklüğüne de ufacık bir pencere açardım.
Saydığım bu dikkatsizlikleri veya tercih noksanlarını hep aynı kısımlardan (yukarıdaki iktibastan) çıkarmaya çalıştım ki örneklendirmek için söz uzamasın. Okuyucuların, daha başka taraflarda bunlara ilâve edilecek noktalar bulmakta sıkıntı çekmeyeceğini sanıyorum. Fakat her şeye rağmen, Vedat Ali Tok’un gayreti, alkışlanmalıdır. Çünkü Pervanenin Rüyası, renkli bir rüya olmasa da, Fuzûlî Romanı, fuzulî bir meşgalenin sonucu değildir. Bir üniversite öğrencisi, bir aydın (hatta sözü edilen bakan), bu eseri okuduğunda, Divan Edebiyatı’mıza dair çok şey öğrenecek ve onu, sevilmesi gereken tarafıyla sevecektir.
(Akpınar Dergisi)
Logged
Sayfa: [1]   Yukarı git
  Yazdır  
 
Gitmek istediğiniz yer:  

MySQL Kullanıyor PHP Kullanıyor Powered by SMF 1.1.11 | SMF © 2006-2008, Simple Machines LLC XHTML 1.0 Uyumlu! CSS Uyumlu!