Şubat 08, 2012, 01:15:15 ÖÖ *
Hoşgeldiniz, Ziyaretçi.Lütfen giriş yapın veya kayıt olun.

Kullanıcı adınızı, parolanızı ve aktif kalma süresini giriniz
Duyurular:
 

Sayfa: [1]   Aşağı git
  Yazdır  
Gönderen Konu: TANPINAR’IN GÖZÜYLE MEVLÂNA/Mustafa ÖZÇELİK  (Okunma Sayısı 153 defa)
0 Üye ve 1 Ziyaretçi konuyu incelemekte.
Vedat
*
Çevrimdışı Çevrimdışı

Mesaj Sayısı: 301


« : Aralık 26, 2007, 20:19:57 ÖS »



Her etek tennuredir                         

Her satır bir suredir

Her eda mana demek

Konya Mevlana demek

                             Arif Nihat ASYA

Şehir ve insan…

Çoğu zaman bir insan, bir şehir; bir şehir de bir insan demektir. Bu yüzden Mevlâna denilince akla Konya’nın; Konya denilince Mevlâna’nın gelmesi boşuna değildir. Zira Mevlâna rüzgârı Konya’da esmeye başlamış ve dünyaya oradan yayılmıştır. Dolayısıyla bugün Mevlâna’nın yeni bir dille söylediği aşk felsefesi “Konya’dan Dünya’ya” sunulmuş bir felsefedir.

Şehirle insan gerçeğinin böylesine iç içe olan münasebeti dolayısıyla Beşşehir’i (Ahmet Hamdi Tanpınar, Beş Şehir, Başbakanlık Kültür Müsteşarlığı Kültür Yayınları, İstanbul, 1972)

okumaya başladığımda eserin Konya bölümünde Mevlâna’dan sıkça bahsedileceği gibi bir önyargıya ister istemez kapıldım. Ama ilgili bölüme geldiğimde bu beklentimin tam olarak gerçekleşmediğini gördüm. Zira Tanpınar, üslubu ile olduğu kadar konuları ele alış biçimiyle de okuru şaşırtan bir yazardır. Burada da onun bu özelliği kendini hemen gösterdi. Ben daha ilk cümlesinden itibaren Mevlâna ile yeni bir hayat ve insan anlayışının hâkim olduğu bir şehir anlatımı beklerken, o tam tersini yapıyor ve Konya’nın Mevlâna öncesi dönemine ağırlık veriyor, sözü daha sonra Mevlâna’ya getiriyordu.

Bu tutum, şüphesiz kendi içerisinde haklılıklar taşımaktadır. Zira Konya, Mevlâna öncesi de her anlamda çok önemli bir şehirdir. Kültür ve siyaset tarihimizde çok önemli bir tecrübe olan Selçuklu tecrübesi burada gerçekleşmiş,  özelde Konya’nın genelde ise bütün Anadolu’nun kader şartları burada gerçekleşmiştir. Bu tecrübeyle Anadolu vatan yapılmaya çalışılmış, zaferler ve yenilgilerle dolu çok uzun bir sürecin mühim hadiseleri bu şehirde meydana gelmiştir. Mevlâna kimlikli bir şehir olması bunlardan sonra gerçekleşmiştir.

 

Konya: “bir bozkır çocuğu…”

Tanpınar, eserinin ilgili bölümünde Selçuklu dönemi olaylarından ve bunlara konu olan kişilerden ayrıntılı bir şekilde bahseder. Ona göre “bir bozkır çocuğu” olan Konya’nın “esrarlı bir güzellik”i vardır. Bu güzellik sayfalarını aralayabilmek için ise Konya’ya içerden bakmak ve “yerli hayatın içinden” gitmek gerekir. Bir payitahttır Konya… Dolayısıyla zengin bir tarihi ve ona ait hatırları bağrında taşır ve baştan sona Selçuklu’dur. Ama hâkim renk Selçuklu olmasına rağmen çok farklı dinlerin, kültürlerin de yaşama merkezi olduğu için aslında büyük ölçüde bir “mozaik”tir ve bu “bütün Asya, biraz da Akdeniz demektir.” Bu karmaşık yapı içten içe mücadelelerin de yapılmasına neden olur. Konya, bütün bu mücadele, karışıklık içinde asıl kimliğini sürekli olarak aramaktadır. Ve bu kimliği çok geçmeden Mevlâna ile bulacaktır.

Anadolu’nun yurt edinilmesi ve Selçuklu’dan Osmanlı’ya giden süreci iyi kavramak için bu bölümün çok dikkatlice okunması gerekir. Ama bizim konumuz Tanpınar gözüyle Mevlâna olduğu için şehri bir yana bırakarak Mevlâna’ya dönelim. Nasılsa onu anlatmak aynı zamanda Konya’yı anlatmak olacaktır.

Tanpınar, önceki bölümlerdeki bir iki değinmenin dışında Mevlâna konusuna asıl olarak beşinci bölümde girer. İlk söz olarak da Mevlâna’nın babasıyla birlikte 1228 yılında Konya’ya gelişlerinden bahis açar. Ardından şehrin şiir ve mimari olarak yeni bir ruhla yeniden kuruluşunun hikâyesine geçer. Bu “vakitsiz bastıran kar fırtınaları arasında yeşeren baharlara benzeyen” bu rönesansın şiir cephesindeki mimarı Mevlâna,  İnce minare, Sırçalı Mescit, Karatay medresesi gibi maddi yapıların mimarları ise Selçuklu yöneticileridir.

 

Mevlâna’nın yaktığı ışık..

Mevlâna, şair ve sûfi olmadan önce bir bilgindir. Konya medreselerinde dersler vermiştir. Tanpınar, bu hadise üzerinde hiç durmadan sözü Şems’e getirerek Mevlâna’yı şair ve sûfi sıfatıyla ele almaya başlar. Bu tercihte Tanpınar’ın bir sanatkâr oluşunun büyük payı olsa gerektir. Onu Mevlâna’nın bilgin yönü değil şair ve sûfi yönü çekmektedir. Bu yüzden Mevlâna ile ilgili anlatımları hep bu çerçevede devam eder.

Mevlâna, “şiiri inkâr etmesine, küçük görmesine rağmen Şark’ın en büyük şairlerinden biridir. O, bizim Dante’mizdir.” Mevlâna’yı bu gözle değerlendiren, Tanpınar; aşk, cezbe, şiir ve semâ ile coşkun bir ırmağa dönüşen Mevlâna’nın Konya’yı değiştiren bir isim olduğunu belirtir. Şems, Mevlâna’yı; Mevlâna da Konya’yı değiştirmiştir Tasavvuf, bu coğrafya için yeni bir konu değildir. Öyle ki Haçlı ve Moğol saldırılarıyla harap olan bu coğrafyada tasavvuf bir kurtuluş anlayışı olarak epeydir bilinmekte ve bu yönüyle benimsenmektedir. Bu bölge üstelik tasavvufun Bâtınilik gibi farklı bir uygulamasını da görmüş, ruhlara kurtarıcı bir anlayış olacakken inançları sarsan, zihinleri karıştıran bir anlayışa dönüştüğüne tanık olmuştur. Öyleyse Mevlâna nasıl olmuştur ve neyi nasıl söylemiştir ki ortaya yeni bir anlayış koyarak böyle bir değişimin mimarı olabilmiştir?

Mevlâna’nın bir sûfi olarak misyonu belki de buradan, bu sorunun cevabından başlamaktadır. İnsanlar, tasavvufu, ilahi aşk meselesini bilmektedirler ama o zamana kadar hiç kimse bu konulardan Mevlâna gibi bahsetmemiştir. “Onun dünyası hareket halinde bir dünyadır. Burada her şey yaratıcı aydınlığın ve aşkın kendisi olan Allah’ın etrafında döner., ona doğru yükselir, onda kaybolur, ondan doğar ve ayrılır, tekrar onunla ve birbiriyle birleşir.” Böylece Mevlâna, sûfiliğe getirdiği çok derin bir aşk coşkusu ve hareket unsuruyla bu düşünceyi coşku ihlas, hareket, eylem biçimine dönüştürerek bu anlayışı önce ferdi sonra da toplumu değiştiren bir felsefe haline getirmiştir.

Üstelik Mevlâna’nın bu değişim çağrısı evrensel bir dille yapılmış, öfke, kin ve düşmanlıkla yıllardır birlik ve dirliği kaybolmuş bir coğrafya onun “Gel… Kim olursa olursan gel…” çağrılarıyla barışın, affın, müsamahanın coğrafyası olmuştur. Bunu gerçekleştiren Mevlâna’dır. Tanpınar’ın ifadesiyle  “…her türlü felaketin harap ettiği Anadolu üzerinde bu ses bir bahar rüzgârı gibi dalgalanır. Dışardan o kadar çok şeyin yaktığı insan onu dinledikçe yeniden doğar.” Böylece onun yaktığı “vahdet ve hasret ışığı” ile Anadolu aydınlanır.

 

Mevlâna ve Yunus…

Tanpınar, daha sonra sözü Mevlâna-Yunus Emre münasebetine getirir..Bu, elbette boşuna değildir. Zira Konya merkezinde neşvünema bulan bu ses, bu haritanın dışına çıkmalıdır ki bütün Anadolu’ya hatta bütün dünyaya yayılsın. Çünkü Mevlâna gezgin bir şair değildir. Bu nasip Yunus Emre’nin olur. Bir Mevlâna muhibbi hatta müridi olarak Yunus Emre, onun sevgi ve hoşgörü temalı anlayışını benimser ve diyar diyar gezdiği her coğrafyaya ulaştırır. Bu iki büyük aşk adamı arasında elbette dil, söyleyiş farklılıkları vardır ama ikisinin de terennüm ettiği lisan aşkın lisanıdır. Mevlâna nasıl Selçuklu kışında açan bir kardelen ise, Yunus ta Osmanlı ilkbaharında açan bir sarı çiğdemdir. İkisi de çiçektir. Sadece açtıkları topraklar, adları ve renkleri farklıdır.

Yunus, bu felsefeyi şiirleriyle gönülden gönüle ulaştıra dursun Mevlâna anlayışı Konya’da kurumlaşmaya başlar. Şiir, peşinden musikiyi getirir. Mevlâna şiiri, nasıl ardından şairler kafilesi oluşturmuşsa Mevlevi musikisi de aynı şekilde bir zincirin halkaları gibi çok sayıda bestekârın yetişmesine sebep olur. Buna semâyı da eklediğimizde Mevlâna felsefesi sözün ve müziğin kanatlarında yeni coğrafyalara açılmanın imkânlarına kavuşur.

 

Bir medeniyetin inşası…

Tanpınar, bu noktadan sonra sözü Mevleviliğin bir tarikat olarak kurumlaşmasına getirir. Bu oluşumda kurucu isim sultan Veled’dir. Daha sonra kurulan yeni Mevlevihanelerle Mevlevilik bütün bir Osmanlı coğrafyasını kapsayacak, bu anlayışın kurumları, anlayışı, erkanı oluşacaktır. Bu şu demektir: İncelmiş zevkleri, irfanla zenginleşmiş kültürü, harikulade terbiye ve nezaketi ile yeni bir medeniyetin inşasıdır söz konusu olan. Bu inşanın teorisi Konya’da oluşturulmuş, uygulaması ise biraz

 Bursa ve Edirne ama daha çok İstanbul’la gerçekleşmiştir. Kurulan medeniyetin adı Osmanlıdır ve başkent İstanbul’dur. Nasıl Konya Mevlâna demekse İstanbul ‘da Mevleviliğin hamurunu kardığı, şekillendirdiği, ruh üflediği bir şehir olarak Osmanlı demektir.

Bu medeniyetin temelinde aşk, adalet, tevazu ve onur vardır. Bütün bu zenginlikler ise Mevlevilik yorumuyla zenginliği ortaya çıkarılan İslami değerlerdir. O bakımdan Mevlâna’yı herhangi bir sûfiden, Mevleviliği de herhangi bir tarikattan çok farklı bir yerde değerlendirmek gerekmektedir. Tanpınar, Beşşehir’deki anlatımıyla bize işte böyle bir Mevlâna portresi sunmaktadır. Bu porteye iyi bakıldığında sadece Konya’yı değil, her biri baka bir maneviyat büyüğünün himmetiyle gerçekten “şehre” dönen Bursa’yı, İstanbul’u, Edirne’yi, Kütahya’yı, Erzurum’u tanımak ve anlamak daha da kolaylaşacaktır. Her birinde bir maneviyat büyüğü inancı hayata ve insana aksettirmiş, bu ruh daha sonra şehre sirayet etmiş, somutlaşarak esere dönüşmüştür.

Logged
Sayfa: [1]   Yukarı git
  Yazdır  
 
Gitmek istediğiniz yer:  

MySQL Kullanıyor PHP Kullanıyor Powered by SMF 1.1.11 | SMF © 2006-2008, Simple Machines LLC XHTML 1.0 Uyumlu! CSS Uyumlu!