Şubat 09, 2012, 11:01:40 ÖÖ *
Hoşgeldiniz, Ziyaretçi.Lütfen giriş yapın veya kayıt olun.

Kullanıcı adınızı, parolanızı ve aktif kalma süresini giriniz
Duyurular:
 

Sayfa: [1]   Aşağı git
  Yazdır  
Gönderen Konu: Iraz/ Kalender Yıldız  (Okunma Sayısı 242 defa)
0 Üye ve 1 Ziyaretçi konuyu incelemekte.
Vedat
*
Çevrimdışı Çevrimdışı

Mesaj Sayısı: 301


« : Aralık 30, 2007, 15:28:45 ÖS »


       Çakır gözlüydü. Deniz çakırı bu gözler, hep durgundu. Bu durgunluk, zaten soylu ve erdemli olan duruşuna daha bir yakışıyor, onu daha da cazibeli kılıyordu.
Köyün en güzel kızıydı. Bunu herkes söylerdi. Kendisi de bunu bilirdi zaten. Yazmasının alın kısmındaki açıklıktan elif gibi düz olduğu tel tel duruşundan belli olan sarı saçları görünürdü. Adı Iraz’dı.
            Bir yaban iğdesinin dalı gibi ince ve uzundu. Yanakları çenesine doğru bir üçgen gibi daralıyordu. Tenine oranla hafif koyu olan tırnakları uzayıp da orta kısımları parmak uçlarını geçince, görenlerde; kenarları özellikle derin kesilmiş ya da törpülenmiş hissi uyandırırdı çünkü tırnaklarının orta kısmı kenarlarına oranla belirgin şeklide uzundu. Bu yapı, zaten uzun ve ince olan parmaklarını daha bir uzun ve ince gösterirdi.
Sesinde kimsede olmayan ve kimsenin, belki de bu yüzden, sırrını çözemediği bir hüznü saklardı. Neşeli zamanlarında bile sesindeki bu garip hüzün bir yere ayrılmaz, ona; sözlerinin ve gülüşlerinin beyhude olduğunu fısıldardı. Adı Iraz’dı.
             Mevsim bahardı. Aylardan mayıs. Köyde yılın en güzel ayı mayıstı. Bahar deyince köylü mayıs derdi. Kasımda başlayan kış martın sonlarına kadar sürerdi. Nisanda yağmur yağar, kar erirdi, ama çamurdan hiçbir yere çıkılmazdı.
Haziran ortalarında orak başlar, temmuz sonlarına ve ağustos başlarına kadar da harman işleri sürerdi derken ağustosun sonu gelirdi. Eylülle birlikte kış hazırlıkları başlardı. Kasım demek kış demekti Çınarcık köylüleri için…
       Kızlar kıra çıkmışlardı. Iraz, kınalı ellerini, kar suyuyla daha da bir soğumuş olan gözeye daldırdı. Kumlara dokundu. Sağ eliyle bir avuç kum aldı. Kumu avucunda sıktı. Avucunu açınca kumlar dağılıverdi. Avucunu yeniden kapattı, kumları tekrar sıktı, avucunu açınca kumlar yine dağılıverdi. Bir çocuk gibi defalarca tekrar etti bunu. Gözleri gözeye kayınca suyun durulduğunu fark etti. Avucundaki kumu gözeye döktü. Su yeniden bulandı. Bu sefer suyu izlemeye koyuldu. Topraktan, kumları kaldıra kaldıra kaynayan su ağır ağır duruluyordu. Az sonra bulanıklıktan eser kalmamıştı. Susamış değildi ama bu sudan içmeden olmazdı. Bir avuç su aldı. Suyu, bir çocuk gibi dudaklarıyla süze süze içti. Suyun az ötesinde birlikte kıra çıktığı kızların gülüşleriyle kendine geldi.
             Iraz’ın on yedinci baharıydı. Aylardan mayıs. Mayıs Çınarcık’ta hayat demekti. On bir ayda bir ay yaşanırdı yıl. Bütün ömür de yaşanan bu bir aydan ibaretti aslında. Iraz bu mayıstan sonra on sekizinci haziranını görecekti. Hangi gün olduğunu bilmiyordu ama kesin olan, on sekizinci haziranı olacağıydı. Şanslıydı aslında, buralarda çoğu kimse, doğumunu bir mevsim olarak bilirdi ancak. Oysa onunki hazirandı işte…
              Haziran hareket demekti. Haziran demek çocukların büyümesi demekti. Çocuklar ya haziranda işe el katar ya da yaşlarına göre bir veya birkaç yaz daha çocuk olarak kalırlardı. Haziranda tarlaya götürülmeyen çocuk bilirdi ki bu yıl harman sonuna kadar tarla yüzü görmeyecektir. Bunu çocuklar dahi bilirdi de Iraz’ın haziranda doğduğunu bir tek Iraz bilirdi. Ya da Iraz, öyle sanırdı… Haziran bir başka güzel olacaktı bu yaz. Her korkudan azadeydi. Bu mayıs, sesindeki hüzne inat, içi kıpır kıpırdı. Mayıs yarıyı geçmişti, bu gün on yedinci akşamıydı.
          Ay, Güneşin her sabah doğduğu ufuktan, uykusunu açmaya çalışıyormuş gibi gerine gerine, yavaş yavaş doğuyordu. Her yandan yerbeylerinin sesi geliyor, böceklerin sesine çayır kokusu karışıyordu. İnsanı üşütmeyen bir serinlik vardı havada. Iraz’ın gözleri gökte asılı duran yıldızlardaydı. Uzaktılar çok uzak… Neden böyleydi? Hüznü ve neşesi bir birine neden bu kadar yakındı ve yıldızlar niçin bu kadar uzaktı. Niçin? Az önce içinde duyduğu kıpır kıpır neşe, yerini şimdi melale bırakıyordu ki birden ağzının kenarından çenesine doğru bir tebessüm yayıldı. Yeniden neşeli ve duru bir hal aldı yüzü. Hatta yüzüne çok misafir etmediği bir hinlik sol yanağına hafif bir kavisle gelip konuverdi. Tabii ya on yedi mayıs on yedi yaş, bulmuştu işte. Tam bir ay sonra bu geceyi doğum günü kabul edecekti. On sekiz haziran on sekizinci yaşının ilk günü olacaktı... Yüzü dupduruydu. Gülüşü, gelincik yaprağı kadar narin ve kırılgan. Adı Iraz’dı…
         Çakır ve durgun gözlerin sahibini, ne zaman görse bir garip olurdu. Bazen korkardı. Bazen severdi. Kimi zaman kendine kızar, tenhalarda sessizce ağlardı… Son çocuk haziranını, beş yıl önce yaşamıştı. Kestane kızılına çalan, dalgalı uzun saçları, vardı. Kızıla çalan bu saçlarının altında ince fakat kaşlarının ucuna doğru uzayan genişçe bir alnı vardı. Ela gözleri, uzun kaşlarının altında bir başka efsunkâr duruyordu. Omuzları kartal kanatları kadar geniş ve dikti.
        Üç yıldır, mayıstan başlayarak, dolunayı gördüğü her akşam, Irazların bahçesinde alırdı soluğu. Bahçenin sofa olarak kullanılan kısmı alçak bir duvarla asıl bahçeden ayrılmıştı. Akşamları, bu mevsimde, bahçeye girip çıkan olmazdı. Üç yılın sonunda bunu iyice öğrenmişti. Oturduğu yer bile belliydi artık. Hep aynı ağacın altına ve aynı yere otururdu, Iraz gibi… Yine bahçedeydi işte. Nefes nefese kalmıştı. Dolunayı görünce nerede olursa olsun ne yaparsa yapsın kendini buraya gelmekten alıkoyamazdı. Tam üç yıldır kimseye tek kelime söylemeden, Iraz’ın sofaya çıktığı hemen her akşam, mutlaka bu bahçeye gelirdi. Yer gök habersizdi bundan, Iraz habersizdi…
          Bu yıl geçen yıllara göre daha bir farklıydı,  içi içini yiyordu.  Güzün askere gidecekti. Bir yolunu bulup gitmeden önce Iraz’a açılmalıydı. “Ben” demeliydi: “Ben sana vurgunum.” Gayrı bundan başka söze hacet yoktu. İş, bu üç kelimeyi söylemekti… İşte bahçede oturuyordu. Aralarında yüz metre ya vardı ya yoktu. Bu kadar yakınken şimdi, ekimden sonra kim bilir ne uzak olacaktı. Biliyordu bu güz, Iraz’ın talipleri artacaktı. Geçen bahardan beri gelip gidenler vardı.  Iraz, köyün dilindeydi...
         Gönlüne kıymık batalı üç yıl olmuştu, koskoca üç yıl. Bunca zaman ne dağa ne taşa bir çift söz olsun söylememişti. Şimdi güzün giderse geldiğinde Iraz’ı, Iraz’ını mayısta bir daha burada gökyüzüne bakarken bulamayacağını adı gibi biliyordu… Unutmak, vazgeçmek o ne kelime! Kaç kez kendine yasak koymuş ama her seferinde daha bir deli gelmişti bu bahçeye. Bu böyle olmayacaktı açılmalıydı. “Ben sana vurgunum.” “Ben sana vurgunum Iraz.” demeli, bir yazma bir mendil ya da bir tutam saç almalıydı. Daha altı ay vardı ne yapıp etmeli bu yaz, Iraz’a açılmalıydı… Ama kolay mıydı açılmak, kolay mıydı “vurgunum” demek. Üç yıldır kendisine bile açılamamışken şimdi; Iraz’ın yoluna çıkıp da: “Ben sana vurgunum” deyivermek…
         Güz gelmişti… Askere gidiyordu. Çınarcık’ta davullar çalınıyor, kınalar yakılıyordu, hâlâ ne dağ ne de taş, duydu: “Iraz ben sana vurgunum” sözünü. Hiç kimsenin sevmediği ve sevemeyeceği kadar sevmişti Iraz’ı. Adı…

Logged
Sayfa: [1]   Yukarı git
  Yazdır  
 
Gitmek istediğiniz yer:  

MySQL Kullanıyor PHP Kullanıyor Powered by SMF 1.1.11 | SMF © 2006-2008, Simple Machines LLC XHTML 1.0 Uyumlu! CSS Uyumlu!