Şubat 08, 2012, 00:55:34 ÖÖ *
Hoşgeldiniz, Ziyaretçi.Lütfen giriş yapın veya kayıt olun.

Kullanıcı adınızı, parolanızı ve aktif kalma süresini giriniz
Duyurular:
 

Sayfa: [1]   Aşağı git
  Yazdır  
Gönderen Konu: SU KASİDESİ YAHUT ATEŞİN SUYA HASRETİ /Vedat Ali TOK  (Okunma Sayısı 200 defa)
0 Üye ve 1 Ziyaretçi konuyu incelemekte.
Feyza
*
Çevrimdışı Çevrimdışı

Mesaj Sayısı: 11



« : Nisan 09, 2008, 21:40:07 ÖS »

SU KASİDESİ YAHUT ATEŞİN SUYA HASRETİ                                                                                                               
Vedat Ali TOK                                                                                                                                                     

Gözyaşları gerçekte Ceyhun yahut Nil ile yarıştadır, lâkin yürekte öyle bir ateş var ki… Gönül, Peygamber aşkıyla yanmış, hem de ne yanış… Gönülde yanan ateşi, bırakın değme suları, o koskoca nehirleri, gözyaşına nispet bir damla mesabesindeki nehirleri!… Gözyaşları bile söndürmekten âciz kalır. Bu ne tezattır böyle hâlbuki o denli su, en fazla insan cirmi kadar olan ateşi söndürmeli değil mi? Yok, ama yok, ne gözde yaş, ne yürekte köz azalıyor. Galiba ikisi de birbirini tetikliyor. Yaşlı göz, közlü yürek... Herhalde gözyaşlarının gönlü kontrol altına alma gibi bir eğilimi olmalı. Çünkü içten içe akmakta. Fakat ateşe dökülen her su onu biraz daha alevlendirmekte. Diyelim ki ateş sönüverirse -Allah korusun- bir nâmı kalır mı âşıkın ve bir manası kalır mı aşkın? Öyleyse:
   Saçma ey göz eşkden gönlümdeki odlare su
Kim bu denlü dutuşan odlare kılmaz çâre su
Göz ağlamalı, lakin gönülde ateş de yanmalı. Göz ağlamalı, yürek yanmalı. Göz ağlamalı… Öyle ağlamalı ki gökyüzü –o su renkli, masmavi gökyüzü- rengini gözlerden akan yaştan almalı. Bulutlar gözlerden beslenmeli ki yeniden su olup yağdığında özge yürekleri de tutuşturmalı. Ağlamalı, öyle ağlamalı ki göz her neye baksa su olmalı, her şey su olmalı, her şey suya gark olmalı. Ağlamalı ki yüreklerdeki pas akıp gitmeli ve ateş, ateş hâlâ yanmalı.
   Âb-gündür günbed-i devvâr rengi bilmezem
Ya muhit olmuş gözümden günbed-i devvâre su
Gönül bir misafirhane… Ve hane misafirince şereflidir. Oraya giren göz tesir eder ancak. Aynı yere sürekli akan su nasıl ki duvarı dahi parça parça ederse; âşıkın gönlüne nazar eden âdeta bir keskin kılıç gibi manalı bakışlar da parça parça etmez mi gönlü…
Zevk-i tîgundan aceb yoh olsa gönlüm çâk çâk
Kim mürûr ilen bıragur rahneler dîvâre su 
Yaralılar suyu içerken ihtiyatla davranır, belki su yarayı azdırır. Ve parça parça olmuş gönül sahibi kendini yaralayan kılıcın adını dahi korka korka söyler; bu korkuda belki kılıcı ve kılıç sahibini incitme korkusu da vardır.
   Vehm ilen söyler dil-i mecrûh peykânun sözün
İhtiyât ilen içer her kimde olsa yâre su
Bu nasıl bir güzelliktir böyle… Peygamberlik bağının müstesna gülü… Gül kokulu sevgili… Eşsiz benzersiz... Gerçi türlü türlü gül vardır ve her biri de güzeldir güllerin, ama O… O, bir daha eşi benzeri gelmeyecek olan yegâne… Öyleyse bahçıvanın gül bahçesinde uğraşıp didinmesinin bir anlamı olamaz. Gülzarın hepsini suya versin bahçıvan. Nasılsa o gül gibi bir müstesnayı yetiştirmesi imkânsız.
   Suya virsün bâğbân gülzârı zahmet çekmesün
Bir gül açılmaz yüzün tek virse bin gülzâre su
Ey sevgili, herkes sana benzer bir şey yapmaya çalışır gibi geliyor bana. Bahçıvan gül bahçesinden çıkmaz, o gül senin bu gül benim uğraşır durur. Ya bu adama ne oluyor böyle, hokkaya batırılmış kamış gibi gözlerine kara su inmiş kâğıda bakar durur, acaba diyorum ömrü boyunca uğraşsa senin bir tüyüne benzer nokta çıkarabilir mi? Ne mümkün…
   Ohşadabilmez gubârını muharrir hattuna
Hâme tek bahmakdan inse gözlerine kare su
Ben yine senin sevdandayım gül yüzlü sevgili. Seni düşünmekten dolayı kirpiklerim ıslansa bunda şaşılacak ne var. Nasıl ki bağban bir gül elde etmek için dikene su verir durur, ola ki benim de kirpiklerim ıslana ıslana gözümde gül duruşun nakşolur ve her neye baksam seni görür, huzur bulurum.
   Ârızun yâdıyla nemnâk olsa müjgânum n’ola
Zâyi olmaz gül temennâsıyla virmek hâre su
Nice demdir, günüm de gecem gibi, gece zaten karanlık. Yokluğunun hastasıyım, gamlıyım, kederliyim. Hiç olmazsa böyle günde bu hastaya acı, bakışını esirgeme. Bilirsin karanlık gecelerde bir hastaya su vermek ne kadar sevaptır. Zayıf düşmüştür tenim. Hani zayıf bir kılıcı güçlendirmek için harlı ateşte yakıp yakıp sonra su verirler ya güçlensin diye... Senden gelecek o su ile güçleneceğim. Sevgili, mahşer gününde kararmış yüzümüz ancak senden gelecek şefaatle aydınlanabilir, yoksa karanlıktayız, zayıfız, güçsüzüz, mücrimiz. 
   Gam günü etme dil-i bîmârdan tîgin diriğ   
Hayrdır vermek karanu gecede bîmâre su
Ey gönül, sen de güzeller güzelinin nazarını iste, hicranında coşkunluğumu teskin et. Susuzum; ondan gelecek okla bu susuz sahralarda benim için su ara.
   İste peykânun gönül hecrinde şevkim sâkin et
Susuzam bir kez bu sahrâda menüm’çün ara su
Meste mey, ayıklara su hoş gelir elbet… Sevgili, ben senin dudağının tutkunuyum, zahitler kevser talep etmekte devam etsinler.
   Men lebün müştâkıyam zühhâd kevser tâlibi
Nitekim meste mey içmek hoş gelir huşyâre su
Şu akan suya bak. Kıskanıyorum onu. Hiç durmadan mahallendeki bahçeye doğru akar gider. Herhalde su, senin bahçendeki servi boylu güzele âşık… Âşıkın, sevdasına doğru hep yürümesi ne güzel…
   Ravza-i kûyuna her dem durmayup eyler güzâr
Âşık olmuş gâliba ol serv-i hoş-reftâre su
Evet, kıskanıyorum suyu… Toprak olsam diyorum. Toprak olup suyun yolunu kessem, o mahalden tutup engellesem. Su rakibimdir; mademki rakibim;  suyu oraya bırakamam.
   Su yolun toprağ olup ol kûydan dutsam gerek
Çün rakîbümdür dahi ol kûya koyman vare su
Dostlar, belki çirkin gelebilir size, ama neyleyim; aşk bu. Gönül ferman dinlemez derler. Gönlüm ister ki öldüğüm zaman toprak olan vücudumdan bir testi yapasınız, o testi ile sevgilime su verseniz; hiç olmazsa bu şekilde eli tenime dokunsa, ben dudağına dokunsam… Böyle olsa vuslatımız hiç değilse.
   Dest-bûsı ârzûsuyla ger ölürsem dostlar
Kûze eylen toprağum sunun anunla yâre su
Biraz önce dedim ya su serviye meftun olmuştu, onun için serviye doğru akar durur. Fakat servinin âşıkı bir değil ki. Kumru da âşıktır serviye. Diyorum ki servi, kumrunun yalvarmalarına karşı dik başlılık ediyor; hiç olmazsa su, servinin eteğini tutsun, ayağına düşsün, yalvarsın da serviyi âşıklarına karşı bu inadından döndürsün. Ama bu mümkün mü? Kande görülmüştür rakiplerin birbirine muaveneti?                         
            Serv serkeşlik kılur kumri niyâzında meger
     Dâmenin duta ayağına düşe yalvare su
Hep böyle olmuştur... Gül, bülbülün kanına alışmıştır bir kere. Hani gül önceleri sadece beyaz renkteyken daha sonra bülbülün kanını içtiği için kızarmıştır. Yine bir hile ile aynı şeyi tekrarlamak ister. Su belki buna da ilaç olabilir. Diyorum ki su, gülün damarına girse onu bu katledici mizacından kurtarsa. Böylece bülbül de kurtulurdu. Ama başka bir ihtimal de var. Su, ya gülün mizacına girerse… O da gül mizaçlı olursa…
   İçmek ister bülbülün kanın meger bir reng ile
Gül budağının mizâcına gire kurtare su
Su ki temizdir. Seçilmiş peygamber Hz. Muhammed'in yolunu tutmakla, dünya halkına temiz yaratılışını göstermiş. Hz. Muhammed nasıl ki geldiği zaman dünyadaki her türlü pisliği, kini, nefreti, katli… temizledi. Bunların yerini güzelliklerle doldurdu. Su da onun gibidir, her türlü kötülüğün temizleyicisi, ilacıdır su.
            Tiynet-i pâkini rûşen kılmış ehl-i âleme
İktidâ kılmış tarîk-i Ahmed-i Muhtâr’e su

Hz. Muhammed ki insanların önderi… Seçme inci denizidir… Mucizeleri şerlilerin ateşlerine su serpmiştir. Mecûsîlerin bin yıldır yanan ateşleri, onun gelişiyle söndü. Putlar devrildi bir bir. Tâk-i Kisrâ yerle bir oldu. Save Gölünün suları çekildi ders olsun diye… Daha neler neler oldu…
            Seyyid-i nev’-i beşer deryâ-yı dürr-i ıstıfâ
            Kim sepüpdür mu’cizâtı âteş-i eşrâre su
Hz. İsa’nın zuhurundan sonra altı asra yakın bir zaman geçmiş, peygamberlik gül bahçesi solmaya yüz tutmuş. İşte o an sen geldin sevgili, sert taşlı, sert mizaçlı Mekke’den fışkıran bir su gibi ve parlattın peygamberlik bahçesini, can verdin yeniden gülzara.
   Kılmağ içün tâze gülzâr-ı nübüvvet revnakın
Mu’cizinden eylemiş izhâr seng-i hâre su
Küfrün ateşi yanıyor, kara dumanları tütüyorken Âmine’nin mekânından ansızın bir berk urup çıkıyor. Doğuşuyla beraber başlayan mucizeler silsilesi, hiçbir peygambere verilmeyen özelliklerle Efendimiz hem âhir zaman peygamberi, hem de Allah’ın habibi sıfatına mazhar olduğunu bütün dünyaya gösteriyordu. Allahü Te’âlâ peygamberlere insanlardan farklı olarak mucize gösterme özelliği vermiştir. Her peygamberin bir mucizesi vardır. Efendimizin mûcizelerinden bazıları su ile ilgilidir. Onun mucizeleri dünyada uçsuz bucaksız bir deniz gibidir ki o mucizeler denizinden, ateşe tapan kâfirlerin mâbedlerine su ulaşmış ve onları söndürmüştür.
   Mu’cizi bir bahr-i bî-pâyân imiş âlemde kim
Yetmiş andan min min âteş-hâne-i küffâre su
Tebuk savaşında Efendimize yardım edenler susuz kalınca, Efendimiz, Allah’ın izniyle parmağından su akıtıp bütün askerlerin susuzluğunu gidermiştir. Bu mucizeyi kim duysa hayretle parmağını ısırmıştır.
   Hayret ilen parmağın dişler kim itse istimâ’
Parmağından virdiği şiddet güni Ensâr’e su
O, öyle mübarek bir Peygamber ki dostu yılan zehri içse, içtiği âb-ı hayat; düşmanı su içse, içtiği yılan zehrine döner.
   Dostu ger zehr-i mâr içse olur âb-ı hayât
Hasmı su içse döner elbette zehr-i mâre su
Efendimiz, abdest almak için el uzatıp gül gibi olan yanaklarına su vurunca sıçrayan her bir su damlasından binlerce rahmet denizi dalgalanmıştır. Nasıl ki elini vurduğu her şey bereketlenip çoğalmaktaysa, Müslümanlar da o rahmet denizi gibi çoğalmaya başlamış zamanla…
   Eylemiş her katreden min bahr-i rahmet mevc-hîz
El sunup urgaç vuzû’ içün gül-i ruhsâre su
Sevgili, su, senin ezelî âşığındır. Su ki Mecnûn, su ki aşkınla meftûn. Âşıkta karar, âşıkta akıl ve âşıkta sabr u sebat olur mu? Su, senin ayağının toprağına erişmek için, ömrü boyunca başını taştan taşa vurarak, âvâre bir şekilde, gezer durur.
   Hâk-i pâyine yetem der ömrlerdir muttasıl
Başını taşdan taşa urup gezer âvâre su
Su ki,  Peygamber dergâhının toprağına zerre zerre nur salmak ister; o dergâhın bir parçası olmak için cehd eder ve parça parça olsa da o dergâhtan dönmez. Nasıl ki pervane ateşten kaçmaz… Nasıl ki ateşle bir olmak ve ateşte yok olmak saadetin en güzeliyse pervane için, suyun, Efendimizin ayağı toprağında fena bulmak için gösterdiği mücadele de en büyük saadeti olmalı.
   Zerre zerre hâk-i dergâhına ister sala nur
Dönmez ol dergâhdan ger olsa pâre pâre su
Günahkârlar O’nu övmeyi, vird edinmeyi dertlerine derman bilirler; bu durum, sarhoşluğu gidermek için su içenlerin hâli gibidir. Ebu Musa el-Eş'ari’den (radıyallahu anh); Resülullah aleyhissalâtu vesselâm buyurdular ki: “Ben, ümmetimin yarısının cennete girmesi ile şefâat (sahibi olmam) arasında muhayyer bırakıldım. Ben şefâati tercih ettim. Çünkü şefâat, daha şumullü ve ümmetimin (toptan kurtuluşuna) daha yeterlidir. Şefâati siz, müttakilere mahsus mu biliyorsunuz? Hayır! O muttakiler değil günahkârlar, hatalılar ve pis işlere karışan (müslüman)lar içindir.” Sevgili, ayyaşlar, içkiden sonraki baş ağrısını gidermek için nasıl su içerlerse, hata ehli kimseler de senin na’tını tespih çeker gibi anmayı derman bilir.
   Zikr-i na’tin virdini dermân bilür ehl-i hatâ
Eyle kim def’-i humâr içün içer meyhâre su
Ey Allah’ın Habîbi, insanların en hayırlısı! Ben seni özlüyorum; öyle özlüyorum ki susamışların yanıp da su dilemeleri gibi…
   Yâ Habiballah yâ Hayre’l-beşer müştâkunam
Eyle kim leb-teşneler yanup diler hemvâre su
Sen, öyle bir keramet denizisin ki miraç gecesinde feyzinin, bereketinin çiğ taneleri yıldızlara ve gezegenlere bile su götürmüştür.
   Sensen ol bahr-i kerâmet kim şeb-i mi’raç’ta
Şebnem-i feyzün yetürmüş sâbit ü seyyâre su
Kâinatta her ne varsa, gerek canlı, gerek eşya, herkes, her şey sana müştak, senin emrine âmâde. Senin kabrini yenileyen mimara su lâzım olsa, güneş çeşmesinden her an bereket zülâli iner.
   Çeşme-i hurşîdden her dem zülâl-i feyz iner
Hâcet olsa merkadün tecdîd iden mi’mâre su
Ey sevgili, cehennem ateşinin korkusu zaten yanık gönlüme gam ateşi salmıştır. Ancak senin ihsan bulutunun o ateşe su serpeceğinden ümitliyim.
   Bîm-i düzah nâr-i gam salmış dil-i sûzânuma
Var ümidüm ebr-i ihsânun sepe ol nâre su
Değil mi ki şair senin medhini yapmakla şeref bulur ve şiiri müşerref olur. Suyun Nisan bulutundan inip sultanlara lâyık inciye dönmesi gibi, şimdi bu garip Fuzûlî'nin sözleri de senin na’tinin bereketinden birer inci olmuştur.
   Yümn-i na’tünden güher olmuş Fuzûlî sözleri
Ebr-i nisandan dönen tek lü’lü-i şehvâre su
Mahşer günü gaflet uykusundan uyandığımda ve hasret gözyaşlarından uykusuz gözlerim su döktüğünde…
   Hâb-ı gafletden olan bîdâr olanda Rûz-ı haşr
Eşk-i hasretden tökende dîde-i bîdâre su
Sevgili, bu, senin yüzüne hasret kalmışı umarım vuslat çeşmenden mahrum etmezsin…
Umduğum oldur ki Rûz-ı haşr mahrum olmayam
Çeşme-i vaslun vire men teşne-i dîdâre su
Logged
Sayfa: [1]   Yukarı git
  Yazdır  
 
Gitmek istediğiniz yer:  

MySQL Kullanıyor PHP Kullanıyor Powered by SMF 1.1.11 | SMF © 2006-2008, Simple Machines LLC XHTML 1.0 Uyumlu! CSS Uyumlu!