Burhan Kaçar
TÜRKÇESİ.NET
Çevrimdışı
Mesaj Sayısı: 1
|
 |
« : Mayıs 05, 2008, 11:58:54 ÖÖ » |
|
TÜRK KELİMESİ HAKKINDA BAZI DÜŞÜNCELER* Yard. Doç. Dr. Burhan KAÇAR
Bu yazımızda önce Türk kelimesinin sözlük anlamı üzerinde durmamız uygun olur kanaatindeyiz. Sözlükte Türk; bir taifenin adıdır[1]
Türk; cem’i etrak, esasen Asya kıtasında şimâli garbi cihetinde münteşir bir boyun ümmeti ki oradan tevârih-i muhtelife de cihangirlikle ve kişveri-î kûşalıkla cenûb-i garbiye doğru yayılarak Avrupa’nın dahi şarki cenûbi cihetlerine sokulmuşlardır. Şuabatı muhtelifede münkim olup, kabul-i İslâm (Uygur) ve el yevm (günümüzde) Çağatay ve Osmanlı şubeleri lisan-ı edebiye nazil olmuşlardır.[2]
Türk; Türk[3] kelimesi ile ilgili herhangi bir açıklama yapmamış Arapça ve Farsça’daki çoğulunu vermiştir.
Türk, asıl olan kadim üç sülaleden biri olup şark Türkleri, Uygur, haliç, karlıh gibi dört beş ulustan yani milletten ve Garp Türkleri Oğuz, Kıpçak, Peçenek(ağaç eri), Koman, Kaysak, Kırgız, Kanglı gibi on kadar ulustan ibarettir. Tarih-i hicretten beş bin sene mukaddem Türkler Hind ve Turan ve İran ve Babil semtlerine müstevli olarak bir şubesi olan Hind-i Cenûbide münteşirdir ve bir şubesi kadim Tûrani ve Kildâni Tavaifı ve tarihi hicretten bin üç yüz sene mukaddem İran ve Babil ve Asur ve Şam diyarlarına Oğuzlar dahi yirmi sekiz sene ihtiham etmiştir. Tarihlerde Oğuz Han zamanı budur. Yunan onlara Üsküt ve üskülüt, ehl-i Fars ise San tesmiye derler.
Uygurlar hatt u kitabette ruzuh bulmakla onların lisanı Şarki Türkler beyninde ziyade münteşir her kavmin de bir vezirleri Uygur’dan müntehap olup Tatar ve Moğol’un Türkistan’a galebesinden sonra Çağatay Han’ın memalikinde muharrerat bütün Uygurca mütedavil idi. Onun için yedi yüz sal-i hicrîde Çağatay lisânı tabiri şüyu bulmaya başlamış ve bu şark Türkîsi Farisîye takliden hareket-i bârize ile ketb ve imlâ kılınmış idi. İslâm ile müşerref olan Moğol Tatar hep Uygurca mütekellim oldu. Oğuzlardan Bağdat’a askerlik için gelen oymakların ardı sıra Kaysak ve Salur ulusu dahi zuhur edip bunlar dört yüz üç tarihlerinde İslâma dahil olarak mümtazlarına Selçukî, umumuna Guz, gaz ve sehven Togoz gaz ve nihayet Türkmen denmiştir. Şahrânişîn olup şehristana dahil olamayanlara Türk ve Oğuz ism-i umumisi Kalmaklar ileride Türk tabiri kaba, rûstâî, raiyet ve Oğuz sade safdil manasına alınmıştır. “Türk ata binse kendini bey oldum sanır. Türk’e şehir içi zindan gelir” gibi emsal bundan münşi beşyüz tarihinde emr-i hükümeti Selçuklar istifa edip Oğuzlar yani Türkmen lisanı yazılmaya başlayınca işbu Garbî Türkî Arabîye takliden ketb-i imla kılındı. Yani harekâtı muksufesi izmâr olundu. Mesela ( ) kelimesi ( ) yazıldı. Halen şarki Türkî de mesela ( ) garibi Türkide ( ) yazılır. Türk aşayirinin eşrefi Oğuz ulusu ve Oğuz hasib ve nesib sayılan kısmı Kayı ilidir. Bu Kayı taifesi Türkistan’dan Horasan’a Van’dan Cengiz vaktinde İran’a daha ilerilere çekilip bir oymağı Urfa ve Erzincan taraflarını gezerek Sultan Alaaddin-i Selçukî’nin beratıyla Bilecik ve Ankara arasında olan ovada Söğüt ve Karacahisar civarında karar buldu. Dört onaltı halkı olup beyleri Osman gazi düşmenden Bilecik, Lefke, Domaniç, Yarhisar, Harmancık, Atranos, Yenişehir, Eskişehir, Kıla’ını ve civarlarını zabt ile altıyüz seksen tarihinde Sultanönü sancağının beyliği ile serhad-dâr nasb olmuş iken Devlet-i Selçukîye’nin yedi yüzde inkirazı ile istiklal buldu. Yirmi yedi sene müddetince ta şehre camii, mahkeme, medrese, mekâti bi adide bina ederek Anadolu Selçukîlerin memleket de olan ulema, üdebâ ve bahadırân-ı vegâ bütün başına toplanırdı. İşte onun halkına Osmanlı dediler. Osmanlı’nın terbiye ve terakki ile teşvik ettiği lisan Oğuz Türkistan’dan yani Türkmen lehçesinden ayrılıp artık Osmanî oldu. [4]
Asya’nın doğu ucundan, Avrupa’ya kadar uzanan çeşitli bölgelerde yaşayan ırkı ve kavmi bakımlarından az çok mütecanis topluluk. 2. Bu topluluktan olan kimse. 3. Türkiye Cumhuriyeti vatandaşı olan kimse. 4. İsim terkiplerinde, takımlarında, tamlamalarında Türkçe ve Türkçe’ye ait, Türklerle ve Türkiye ile ilgili. 5. cahil bilgisiz, kaba, görgüsüz, köylü 6. Güzel civan, yiğit, mert, kuvvetli 8. Müslüman, Osmanlı [5]
Türkiye Cumhuriyeti sınırları içinde yaşayan halk ve bu halktan olan kimse. 2. Asya ve Doğu Avrupa’da yaşayan, Türkçe’nin çeşitli lehçelerini konuşan soy ve bu soydan olan kimse. [6]
Türk, Türk[7]
Türk lügatte Tatar sınıfına derler. Bunlar (Tatarlar) zalim, bî-rahm hûni olduklarından şuarra-yı Acem bu memleket üzre Türk derler bunları mahbuba teşbih edip Türk derler. (Sûdi, Hafız<,Şarhi,53)[8]
Türk deyu Hıta ve Haten ve deşti Kıpçak halkına derler ki onların adetleri yağma ve gârettir. Bundan zahir oldu ki mahbublar şive vü nâz ile sabr u karar-ı uşşakı gâret ettikleri için Türk tesmiye olunmuş ola. [9]
Filozof Rıza Tevfik merhumun Türkler hakkındaki şu tarifi en mükemmel tariflerdendir.
“Türkler efendi ve cengâver yaşadıkları müddetçe dilâverâne ve merdâne bir güzelliğin o zamana göre mümkün numûnesini arz ediyorlardı ve milel-i mağlûbenin meftuniyetini mucib oluyorlardı. Farisi edebiyatlarında Türk kelimesi erkek güzeli muadilidir. ( Rıza Tevfik, Kaamus-ı Felsefe, 668)[10]
Taifeî etrak şecaat ve vecdet ve cüret hüsn-i şekl ile mensur amma gadr u kesavet-i kalp ve nahak-şinaslıkla meşhurdur. “ Tahkikk-i sivâür-rakîk” kitabında eydür ki Türk ehl ü Fârise istikamet-i emzicede müsavi, kuvvet-i ecsam ve cebir ve şiddet etmekle galiplerdir. Bedenleri hüsn ve beyaz ve nermliği cami’ ve çehreleri yumruluğa mail ve çeşmleri teng ve melih ve kametleri mıyanedir. Halklarında gadr ü bi-vefalık ve kasavet ve kıllet-i rahmet zahirdir. At eti yemekten ciğerleri galîz olmuştur. Hikmet ve riyazetten âciz ve letâyif ve sanayi de kasırlardır. Amma ceng ü harbde sabirlerdir. Etrak hususa Moğol çehreleri müdevver ve burunları yassı ve gözleri teng olur.[11]
Orta çağ acem şairleri “ Türk kelimesini umumiyetle merhametsiz, gaddar, güzel” manasına kullanırlar ve sevdiklerini bu sıfatla lakaplandırırlar. “Çiğil, Karluk, Yağma” gibi Türk şubelerine mensup Türk kölelerinin güzellikleri ve merhametsizlikleri hakkında Orta çağ İslâm tarihlerinde birçok kayıtlar vardır. O devirlerde yaşayan acem şairlerinin kullandıkları bu kelimelerin manalarını sonraki devirlerde yaşayan lügatçiler bilmediklerinden bunları Türkistan’da güzellikleriyle maruf bir kıta, bir memleket diye tarif ederler. Eski şairlerimiz “Türk, Türkâne”, kelimelerinin - Acemleri taklîden- bu anlamda kullandıkları vakidir. Fakat umumiyetle Türk kelimesi bilhassa XVI. asırdan başlayarak şairlerimiz arasında “ kaba, köylü, cahil, medeniyetsiz” manalarında kullanılır. [12]
Ma’ruf sınıf-ı insanidir. Nâzik mukabildir. Türk bin Yafes bin Nuh (A.S)’ın neslinden münsaiptir. Mecazen Türkistan ülkesine dahi denir ki bilad-ı Maveraün-nehr’dir. Türk taifesi gibi cefâkar ve garet-ger-i sabr ü karar oldukları ecilden kinaye tarikiyle civan-ı dilsitan ve hatır şi’kara itlak olunur.[13]
Tanımlardan anlaşıldığına göre Türk adı önceleri kahraman, yiğit, güzel anlamlarında kullanılmıştır.
Ancak Orta çağda aşağıdaki örneklerde görüleceği gibi Türklüklerini bilmeyen veya inkâr eden yahut Türk olmayan kimseler tarafından bir hakaret olarak kullanılmıştır. Damarlarında Türk kanı bulunan, midelerinde Türk’ün nimeti olan bu efendiler Türk’ün cevherini kendi örf-i cevherlerinden çok yüksek buldukları içindir ki onu hakir görmek ve göstermek istemişlerdir. Mesela:
“Türk ne bilir bayramı lıkır lıkır içer ayranı”
“Böğürtlen açılsa bağ oldum sanır”
“Türk şehre gelse bey oldum sanır.”
Lâ-edri
“Güfte-i malik ba Turkan-ı bi idrak nişi
Maksudu an hast zira ez dü düh u mast
Açıklaması: “Bizim sözümüz idraksiz Türklere değildir. Çünkü onların iki cihanda maksadı yoğurt ve ayrandır.”
Türk asırlar boyunca bizatihi Türk olan halklar arasında nasıl ve hangi anlamlarda kullanılmıştır. Bu yazımızda onu açıklamaya çalışacağız.
Türk adı ki M.Ö asırlarda bugünkü telaffuzu ile yani tek heceli olarak söylenmiş olması gerekirdi. Halbuki tek heceli Göktürk çağında ( M.S. 6-8. yy) geçmekte bulunduğu Orhun Kitabeleri göstermektedir. Bu kitabelerde ad “Türk” daha çok “Türük” şeklinde kaydedilmiştir. Nitekim adın Çince transkripsiyonu da iki hecelidir. Son araştırmalarda Türk kelimesinin 6-8. asırdan önce yalnız çift heceli söylendiği daha önceden “ Türük” şeklinde olabileceği kaydedilmiştir.[14]
“Gene söylenmeden kalmasın belli olsun ki; Oğuz Kağanın ak salallı, kır saçlı, uzun akılı( tecrubeli) bir yaşlı kişi vardı. Anlayışlı doğru bir erdi. Tüşimeldi (nazır, vekil, vezir, vb.) onun adı Uluğ Türük idi”[15]
Metin de bu fikri destekler mahiyettedir:
Türk adına gerek kaynaklarda, gerek araştırmalarda türlü anlamlar verilmiştir. Türk’e (türk): miğfer, Trk (Türk): terk edilmiş; Türk: olgunluk çağı takye, deniz kıyısında oturan adam, cezb etmek vb. gibi manalar. Geçen asırda A. Vambery(1879)’nin ilmi izaha doğru ilk adım kabul edilen fikrine göre “ Türk” kelimesi “türemek”ten çıkmıştır. J. Deny (1939)’de bu fikirdedir. Ziya Gökalp(1923) adı “türeli” kanun nizam sahibi olarak açıklamıştır. W. Barthold (1927)’da buna yakın bir ifade kullanılmıştır. G. Doerfer(1965)’e göre Orhun kitâbesindeki “Türk” tabiri daha ziyade devlete bağlı teb’a manasına gelmektedir. Fakat “Türk” adının cins ismi olarak “güç-kuvvet” sıfat hali ile “güçlü-kuvvetli” olduğu Türkçe bir belgeden anlaşılmıştır. Buradaki “Türk” kelimesi ile aynı olduğu A. V. Le Coq tarafından ileri sürülmüş daha sonra W. Thomson tarafından kabul edilmiş, Nemeth’in tetkikleri ile ispat edilmiştir. Türk kelimesi semantik olarak; meydana çıkmış, şekil almış, gelişmiş çok gelişmiş, kuvvetli manalarını kazanmış olmalıdır. Cins ismi olarak çok eskiden beri Türkçe’de mevcut olması gereken “Türk” kelimesinin “Altaylı” (Seyhun ötesi, Turanlı) kavimleri ifade etmek üzere 420 tarihli Pers metinlerinde yine cins ismi olarak 515 hadiseleri dolayısıyla “Türk-Hun” ( kudretli Hun) tabirinde zikredildiği belirtilmektedir. [16]
Ayrıca bilindiği üzre Tevrat’ta nakledilen eski ananelerde “Türk” soyu ( Ham ve Sam’dan değil Yafes’ten türemiş olarak gösterilmiştir. Turan tipine örnek olarak Orta Asya Maveraünnehir ve diğer yakın doğu Türkleri beyaz tenli, koyu parlak gözlü, değirmi yüzlü (ay yüzlü, badem gözlü) endamlı, sağlam yapılı, erkek ve kadınları ilk ve orta çağ kaynaklarında güzelliğe misal olarak gösterilmiş, hatta İran edebiyatında “Türk”sözü “güzel insan manasında alınmıştır.[17]
Fetih ve sızma yoluyla dünyanın üç büyük kıtasına yayılan Türklerin edebiyatları da üç kıtada yayılmıştır.
İşte Türk edebiyatında henüz yazı yokken ilk Türk şairleri tarafından sazla söylenilen sözlü edebiyat verimlerinin en zenginleri destan şiirleri idi. Destan şairi ya da Oğuz’un atası vazifesini gören Şaman ve Baksıların Türk kelimesinden bahsetmemeleri imkansızdır. Zira Türk edebiyatı tarihinin şaheserlerinden Orhun Abidelerinde her cephesinde sık sık Türk kelimesi zikredilmektedir. Mesela:
“Tanrı gibi gökte olmuş Türk Bilge Kağan
“ Türk Kağanı Ötüken Ormanında otursa ilde sıkıntı yoktur.” gibi...
İslâmiyet’ten sonra XI. asırda yazılan Türk eserlerinden Kutadgu Bilig’te Türk adı Göktürkler döneminde olduğu gibi millet adı olarak
Bu Türk beglerinde atı belgülüg
Tungal Alp er idi kutı belgülüg
Z.T.E 14
Mısralarıyla zikrediliyor.
İslâm dini Türklerin gönüllerine ulaşınca, onların Türklüklerini ve milliyetlerini bu yüce dinin ihtişamına, kültürüne feda etmeleri normaldi. Dini hislerin milli hislere karşı ön plana çıkması ile Türklüğü ihmal etmeleri pek kolay olmayacaktı. Nitekim İslâmî edebiyat Arap, Acem, Türk ( Gazneliler, Atabegler, Selçuklular, Osmanlılar) coğrafyasında tatbik sahasında konulacaktı. Burada kavmiyet değil İslâmiyet ön planda tutulacaktı. Yahya Bey’in şu şiirinde bu durumu açık bir şekilde ifade etmektedir.
Görenler benzedür ak sancağına Âl-i Osmânun
Resûlün ravzasında nûrdan serv-i hırâmânını
Y.B.D. – 70/6-5
Açıklaması:
Hz. Peygamber’in kabrindeki nurdan serviyi görenler Osmanoğlu’nun ak sancağına benzetirler.
Osmanlı şairleri ilk dönemlerde şiirde “ millet” kelimesini kullanırlar. Kavim ve halk kelimesini vezin gereği kullanırdı. Arap, Türk, Fars, Afrika, Hind, Çin insanlarının fiziki özellikleri zaman zaman da Türk’ün zaferleri sebebiyle “kafir, küffar” tabiri ile birlikte söz konusu edilecekti. Yine İbn-i Kemal’in
“Diyar-ı purtukal u-rim-u- Rus’un
Leh-u Bulgar-u çek hem Engurus’un
Frence şah-ı ispanya Alman
Umman cümle küffar u Hırıstan
Müheyya eylemişlerdi Karalı
Nukûd-ı ömrümün olsa revâcı
Sera-ser hükmederdi rûy-ı arza
İ.K- 93/ 1
Ümmet fikrinin ön planda tutulduğu bir müddet sonra yetmiş iki milletten oluşan bir toplum olacaktı. Osmanlı tabiri birleştirici unsur olacaktı.
Bütün bu milletler “ Osmanlı” tabiri ile, sahip olduğu topraklarda “Osmanlı Mülkefi” olarak anılacaktı.
Kabetullah’a varup bir kez tavaf eyledüğün
Bin Karaman, bin Acem, bin milket-i Osmanidir
A.ŞU-34/2-2
Türk dünyasındaki bu tutum bütün dünyanın fikri yapısını yenilediği XIX. Yüzyıla kadar sürecek, Arap, Türk, Fars, Afrika, Roma, Hind ve Çin vb. ülkeler birer toprak parçası olarak zikredilirken “milletler” söz konusu edilecekti. 1789’da Fransız İhtilali ile millet, milliyet, milliyetçilik fikirleri ön plana gelecek, Türk ve Türkçülük üzerine fikir üretilecekti.
Buna rağmen divan şiirimizde Türk kelimesinin millet anlamına kullanıldığını da söyleyelim. Fuzuli, Nev’î, İbn-i Kemal’den örnek verelim
a. Fuzûlî
Ey ukde-kusâ-yı Acem ü Türk ü Arab
Ressam-ı rüsûmu fazl u âsâr-ı edeb
Mazmûn-ı hadisin sebak-ı her millet
Dava-yı kabulün sened-i her mezheb
b. Nev’î
Hakan-ı Türk ü han-ı Huten hâkim-i Yemen
Râyân-ı Hind ü dâver Keşmir ü Kandehar
N.D.K. XIV/44-31
c. İbn-i Kemal
Türk ü Rum u Arab u Acem ü deylem
Türkmen u Tatar ağlar anı
Öldü Sultan Selim Hayf ü diriğ
Hem kalem ağlasın ana hem tığ
İ.K. 104-105/30-32
Açıklaması:
a. Ey Türk, Arap ve diğer milletlerin (Acemlerin) müşkül düğümlerini çözen, ey edep eserlerinin ve afazilet resimlerinin ressamı! Bütün milletlerin okuduğu ders senin icraatlarının özü; her gidişatın (veya mezhebin) delil niteliğindeki sözü (veya dayanağı) da ancak senin kabul ettiğin ülküdür.
b. Türk hakanı ve Çin Hakanı, Yemen Hakimi, Hindistan, Kandahar ve Keşmirin Hakimi
c. Türk, Rum, Acem, Deylem, Türkmen, Tatar ona ağlar, Sultan Selim öldü diye hayıflanır. Kalemler yazmasın tığlar eller dolaşmasın. Bu ölüme yas tutsun.
Tebliğimizin bundan sonraki kısımları, tasavvuf, divan hak ve yeni edebiyatımızdan vereceğimiz örneklerle Türk ve Türklükle ilgili duygu ve düşüncelerin açıklanmasından ibaret olacaktır.
Türk siyasi birliği Hunlar’la kurulmuş ve Türk kültürünün mayası M.Ö 220 ile M.S 216 arasındaki dört buçuk asırda oluşmuştur. Bu kültür devlet geleneği; sonraki asırlar içinde değişerek, yenilenerek unsurlar kaybedip unsurlar kazanarak fakat aslî karakterini ve özünü kaybetmeden bu güne ulaşmıştır.
Bu tarihi akış içinde en köklü, şümûlü köşeli değişme, milletimizin İslâm’la müşerref oluşudur. Göktürkler çağında başlayan İslâm’la temas 924 senesinde Karahanlı hükümdarı Satuk Buğra Han (901-955)’ın milletini müslüman olmaya davet eden kutlu fermanı ile noktalanmış; bu noktadan itibaren Türk milleti ve Türk kültürü maddi ve manevi bakımdan yeni bir istikamete tercih edilmiş, yeni bir âleme açılmıştır. Neticeleri bakımından hem Türk tarihinin, hem dünya tarihinin dönüm noktaları olan bu karardan, yani 100 yıllık “ Gök Tanrı” dininin yerine, Büyük Türk Hakanlığı’nın “ tek ve resmi” dini olarak, İslâm’ın ikâme edilmesinden sonra Türklük stratejisi olarak Yakın ve Orta Doğu’ya yönelirken Türk Kültürü de Kaşgar’da İslâmın imânı etrafında yani bir mayalanma döneminin , feyizli bir inkılap sürecine girmiştir. Türk milleti gönüllü kitleler halinde, yaratılış ve hasletlerine uygun gelen bu yeni ve kutlu dini benimser Kaşgar’da çalınan maya ile Türk-İslâm kültürü şekillenir. “Oğuz’un altın nesli” Abdülkerim Satuk Buğra Han’ın şahsında “ila-yı kelimetullah” kutsal görevi ile Allah tarafından seçilmiş ve Hz. Peygamber tarafından üç asır önce müjdelenmiş millet olduğuna samimiyetle inanmakta ve bu yeni misyonun çok yüksek gerilimi ile genç bir küheylan gibi siyâsi, askeri, medeni şahlanışa hazırlanmaktadır.[18]
26 Ağustos 1071 Cuma günü Bizans orduları Türk kılıcına râm olmuş ve Anadolu toprakları Türk’e vatan olmuştu.
Orta Asya’dan milyonlarca Türk gelip Anadolu’ya yerleşiyordu. Bütün Anadolu Selçuklu Sultanları, Hıristiyan tebaalarına karşı son derece adil, müsamahalı ve nezaketli idiler. Bununla beraber devletin iman ve ülküsü ile, Türk nüfusuna, Türk kanına dayanarak kurulup ayakta durduğunu da asla unutmuyorlardı. Türkistan’dan Anadolu’ya nüfus akışını takip edecek siyaset takip ediyorlardı. Gerçekten Türklüğün iki ucu arasında doğudan batıya doğru akan kitlevi “göç kanalı” kurulmuştu. Ordular açıyor kitleler geçiyordu. Fetihlerle Türk Hakanları iskân ve imar hareketini tamamlıyordu.
İşte o günlerden beri içinde yaşadığımız bu topraklar “Türk”’e ( Türkiye) diye geçmişti. Kökleri Atayurt’ta dalları Anayurtta Yahya Kemal’in
Geldikleri bir zaman Sarı Saltık’la Asya’dan
Bir bir Diyâr-ı Rûm dağıldık bir Sakaryadan
K.E/113-1
dediği gibi Malazgirt ovasına ayak bastığımız gün belli bir kimliğimiz vardı. Türk kimliği binlerce yılın ötesinde işte Anadolu Türklüğü tarihinin bu döneminde Ahmet Yesevi’ler, Hacı Bektaşî Veliler, Sultanü’l ulemalar, Yunus Emreler ve daha birçokları ruh ve maneviyat dünyasının padişahları ve kurtarıcıları olmuşlardır.
Gerçekten büyük şahsiyetler Anadolu Halkının ruhunu ve toprağını, öylesine üstün bir güçle mayalandırmışlardır ki Osmanlı Devleti işte bu mayalanılın tarih sahnesine çıkmış müşahhas bir görüntüsüdür.[19]
Asırlarca süren gayretle bu coğrafyanın dağını, taşını, toprağını, ağacını, suyunu, kurdunu, kuşunu, kanımız, irfanımız ve imanımızla yoğurduk. Kendimize boyadık ve manalandırdık. Tarih anlattık, efsane,destan,masal, türkü, ağıt söyledik, neticede Türk ettik. Bunlar Türk olur mu dememek gerekir; olur, olmuştur! Her biriniz köyünüz, kasabanız, şehrinizdeki mahallenin, semtlerin, sokakların, dağların, surların, arazi mıntıkalarının isimlerini ve bu isimlerin hikâyelerini, ağaçların, çiçeklerin, hayvanların efsanelerini, masallarını hatırlayın. Benim verdiğim örnekleri zenginleştirin. Kumruların ne diye dem çektiklerini, keklik ve leyleklerin bacakları ve gagalarındaki kırmızı rengi, çiçeklerin şahı gülün rengini, kokusunu, yoğu‘t çiçeğini, şu papatyanın ne çiçek olduğunu Türkiye’nin her yerinde görülen “Üç ağaç”, “beş ağaç”ları, “dört taş” “beştaşları”, “ağlayan kayaları” “harlayan mağaraları”, şifalı sularla, çamurları bir köylü çocuğuna bir sıradan bir vatandaşa sorunuz. Tarihi eserlerimizle, hala mumlar yakılıp çaputlar bağlanan türbeleri, yatırları gözünüz önüne getiriniz... Böylece bir toprak nasıl bir milliyetin rengine bürünür., nasıl bir iman ve şahsiyet kazanır anlarsınız. Ve kabul edersiniz ki “şanlı”, “kahraman”, “gâzi” insan sıfatları verebilen toprakların şahsiyeti vardır, manası vardır, dini ve milliyeti vardır.
Böyle yoğurduğumuz toprakları önce kanımız sonra alın terimiz, göz nurumuz, göz cevherimiz, göz yaşımızla nakış nakış işlenmiş, her köşesini taşı yontmuş nice bin işçi ve mimarın elinden çıkma maddi eserlerimizi maneviyatımızla doldurmuşuzdur. Kubbeler, minberler, kümbetler, taşa geçmiş nakışlar, oya gibi işlenmiş mermerler Türk mührünü, Türk damgasını taşır.
Vatan toprağını elimizle olduğu kadar dilimizle de işledik. Hadriyonos- Edirne, Kostantinapolis- İstanbul, İkonyum-Konya, Simirba-İzmir oldu. Bunların yanına Avşar, Badrık, Bahşı, Barak, Bayat, Bayındır, Beydili, Dodurga, Döger, Emirdağ, Aladağ, Uludağ, Sultandağı kattık. Kimi yaylaya uzun, ovasına çukur dedik. Kimine kızıl dedik, kimine yeşil, bu topraklar Türkiye oldu.
Türkler Asya’dan gelmiş olsalar dahi artık Anadolu’da yaşadıkları Anadolu’nun havasını teneffüs ettikleri için Anadolu Türklerindir. Anadolu’ya gelişleri ve Türklüklerini daha yüksek bir mertebeye çıkarmak cihana hakim olmak duygusu, hayalleri ile yaşamışlardır. Devletin ilelebet yaşaması esastı. Osmanlı devleti Müslim- Gayrı müslim teb’adan oluşuyordu. Çünkü bu tabir İslâm ve Hıristiyan bütün kavimleri içine almak isteyen siyâsi bir tabirdir.
Tanzimat’tan evvel Osmanlı diye zeki, güzel, kahraman, cesur, sözünü çekmez, iyi ata binen kimselere denirdi ki Türk demekti Lami’i de Osmanlı güzel anlamında kullanılmış olup sevgiliden bir buse istiyor.
Buse verdiğime ey mirket-i Osman güzeli
İncinirsem geri al şah-ı Karaman gibi
M.307
Tanzimat’tan sonra zâlim, yalancı, kaypak, geveze gibi anlamlar almıştır. Çünkü hükümetinde adı Osmanlı olmuştur. Hükümete itimat etmeyen halk bu sözü kalleş mevkiinde kullanmaya başlamıştır. İzmir havalisinde bilhassa efeler arasında “Osmanlıya inan olmaz” sözü sayi idi ki “Hükümete itimat edilmez” demekti.
Tevfik Fikret ise Osmanlılığı geçmişin şanı, şerefi, şahlanışı olarak niteliyordu.
Osmanlılık o dünki sahamet o dün ki şan
Osmanlılık o dun ki hamiyet muhalefet
Takılıp Osmanlılık zinciri şimdi boynuma
Pirlikle irtibat ettim cünûn bağına
Bağlanıp tûl-i emel zinciri mutlab boynuma
Keşmekeşle çekdi encamında Tekfur dağına
Rasim
Mana: “Şimdi Osmanlılık zinciri boynuma takıldı. İhtiyar halimle şimdi divanelik bağlarıyla bağlandım. Hülya zinciri emelim boynuma bağlandı. Sonunda ite kaka Tekfur dağına çekti yani ihtiyar halimle bana Osmanlı diyorlar çıldırmamak mümkün değil. Ben İslâmlığın ve Türklüğün yükselmesini istiyordum. Emelime zincir vuruldu. Tekfur dağına sürüldüm.”
Tanzimat’ın bütün sayısız kavimlerinden mürekkep bu teb’ayı Osmanlı kavmi Osmanlı ilan etmesinin Türk olanların hoşuna gitmediği anlaşılıyor. Çünkü bu tabir İslâm Hıristiyan bütün kavimleri içine alan siyasi bir tabirdir. Tuhafı şu ki Hıristiyanlarda kendilerini Osmanlı saymazlar. Osmanlı sözü ile Türkleri kastederlerdi.
Yiğit manasına:
Kahraman-ı nigehi gibi celâl-î meşreb
Bir levendâne revişli keleş Osmanlı güzel
Neş’et
Sergüzeşt-, gamı pirâne dedim camane
Çünki Osmanlılığın sonu ozan derler
Gözün Tatar ve Türk olarak vasıflandırılması, bu milletlerin cengaverliği, savaşçılığı ile ilgilidir. Türk-i kemankeş terkibi, kaşın yay olarak tasavvuruna dayanır. Gözün ustalıkla kullandığı bir silahtır.
Nev’i
O Türk-i çeşm-i kemankeş o nâvek-i müjgân
O ebruvân-ı mukavves o gamze-i Tatar
N.D./G 132.3
Sevgili “Türk-i keman-ebru” şeklinde vasıflandırılmıştır. Şu örnekte olduğu gibi Türk ve Rus dilberleriyle tenasüp içinde zikredilir.
Hadeng-i gamzenün saylıdır ey Türk-i keman-ebrû
Eğer bir Rûsi dilberdür eğer hûb-ı Moğol-çini
H.D.G 409/38-4
Sükkeri divanının üç yerinde Rum (Türk) kelimesi geçmektedir. Şair bunlardan ikisinde Rum kelimesini Anadolu, birinde Türk anlamında kullanmıştır. Avın Türklerde önemli bir yeri vardır. Hakanlar her yıl sürek avı tertipler, beyitte böyle bir av dolayısıyla Türk’ten savaşçılığı, kuvveti anlamında bahseder.
Mâ dâm böyle mail-i sayd-ı şikar ola
Kuyında ol şehün dahı çok Türk-taze olur
S.D/6/42.2
Kemal-paşazade Yavuz Sultan Selim için yazdığı mersiyede Türk kelimesi millet adı olarak ele almış Türk, Rum, Arap, Acem vb. milletlerin ölümüne ağladığı zikredilmiştir.
Türk ü rum u Arap u Acem ü deylem
Türkman u Tatar ağlar anı
İ.K. 104/30
Yine Aydınlı Ömer Ruşeni bir na’tında Hz. Muhammed’in Kureyş kabilesinden olduğunun her millet tarafından bilindiğini ifade edilmesi sebebiyle Türk’ten millet olarak bahsetmiştir.
Türk ü Kürd ü Acem u Hind bilir bunu-sen
Haşimisin Arabisin medenisin kureyşi
İ.Ş.A /120-1
Yazımızın bundan sonraki kısmında Türk sözünün divan şiirinde millet anlamı dışında hangi anlamlarda ele alındığını izah etmek uygun olur kanaatindeyiz.
a. Güzelliği:
“ Yavuz göz görmesin seni eya Turk-i keman ebru.”
Germiyanlı bir Türk olan şair Ahmedi “ Türk’ün hilal kaşlı oluşu” sebebiyle Türk’ün güzelliği ön planda tutulmuştur.
b.Dilber, Civan, dilsitan:
Verip endamına diba-yı Rum ile kıyafetçik
O Türk-i fitne karşı bir Acem raksında seyreyle
c. Kanlı zalim:
Gözü hicrine alındım figan ol Türk-i hûn rîzin
Saçı küfrüne tutuldum meded bir nâ-müselmânın
Açıklaması:
O kan dökücü Türk’ün gözünün hicranına aşık ve giriftar oldum. Meded bir Müslüman olmayan kafir saçının küfrüne karanlığa tutuldum kaldım.
Yine on dördüncü yüzyılda Bursalı Cinâni
Gönül ol Türk hışmından hazer kıl
Husûsa mest ü yalın hançeri var
Açıklaması
“A gönül sevgili edindiğin O Türk’ün hışmından kendini koru ki özellikle mest gezer ve yalın hançeri(eğri kaşı) yanından hiç eksik etmez.”
Sarhoş başı hoş demektir. İçkiden dolayı mesttir mest kendinden geçmiş demektir. Kendinden geçen insan ne yaptığını bilmez. Türk’ün öfkesinden kendini koru.
Köylü
Terk et Türkü kebe teşehhur ne denlü kim
Çifti komış Stanbula gelmiş Sabancadan
Sururi
Açıklaması:
“Ne kadar şehirli oldum dese sen yine Türk’ü terket, çünkü o Sabanca’ya kadar çifti ile gelmiş, orada sabanını bırakıp şehre girmiştir.
Açıklamadaki ince anlamı düşünecek olursak, Osmanlı Türk’e kaba, medeni olmayan kimliğini vermiştir.
“Böğürtlen açılsa bağ oldum sanır
Türk şehre girse beğ oldum sanır”
Bu iki beyit incelendiğinde Türk’ün kaba saba köylü olduğu ima edilmektedir.
Divan şiirinde sevgili ister platonik, ister hakiki, ister mecâzi yahut tasavvufi anlamda olsun, hem güzel, hem kan dökücü, eziyet edicidir. Aşığına zulmetmeyi sever. Örneklerden de anlaşıldığı gibi Türk-sevgili bağıntısı düşünüldüğünde kara kaşlı, kara gözlü, güzelliğinden mest olunan, müslüman değil, öfkeli, hançer elde hazır, bu yönüyle bakıldığında klasik şiirin merkezine oturmuş mazmundur.
Yüzyılın imbiğinden süzülüp gelen klasik kültür, halk şiiri ile Türk şiir geleneğinin ortak malzemelerini meydana getiriyordu. Ancak âşık şiirinde biraz daha mahalli renkler göze çarpıyordu. Aşıklık geleneği ise yüzyıllar boyu sosyal hadiselere felaketlere, istisna sayılabilecek durumlar hariç kapılarını açmıyordu. Klasik şiirde aynı mihverler üzerine oturuyordu.
Aşıklık geleneği 19. yüzyılda güçlü temsilcilerini yetiştiriyor divan şiiri ile benzer konuları terennüm ediyordu.
Ziya Gökalp’in “halka doğru” yöneldiği yıllarda aşıklarımız “kuy-ı dildar” “Mecnun” misali dolaşıyorlardı. Aşık tarzı şiir geleneğinin yapısı onların kalpleri vatan için çarpıyor olsa bile hislerini şiirlerine yansıtmalarına bir türlü müsaade etmiyordu. Ziya Gökalp Türkçü fikirlerini dile getirirken canandan merhamet diliyor sevgiliden güzelliğinden, felekten, bahttan, kederden vb. rakipten şikâyet ediyordu.
Tanzimat hareketiyle süratle batıya açılan Osmanlı aydını edebiyatta tamamıyla batıyı örnek alıyor, klasik Osmanlı kültürü küçümseniyor, yeni şekillere, yeni türlere, yeni konulara yöneliyorlardı. Vatan, millet, hürriyet vb. gibi. Bu yöneliş divan şiiri geleneğini zayıflatıyor, temsilcilerinin sayıları bir hayli azalıyordu. Dönemin aydınları büyük ekseriyetle batıdan esen bu yenileşme hareketine katılıyordu.
Halk şiirinde ise imparatorluğun yıkılış cumhuriyetin kuruluş yıllarında, milletin şiire en çok ihtiyaç duyduğu dönemlerde, hiçbir aşığın milleti coşturan, geniş kitleleri etkileyen şiir söylemediği görülecektir. Geçen yüzyıllarda öncü roller üstlenen aşıklar bu yüzyılın başlarında yüzyılın gerisinde kalmışlardı.
Daha sonraki yıllarda âşıklar bu gelenekçi yapının kalıbından kurtularak yeni duyuş ve temalara yönelmiştir. Aşıkların büyük bir kısmı asrının meselelerine yönelmişlerdir. Kendi ruh dünyalarındaki vatan şuurunu Türk milletinin bölünmezliği ve birliği, Türk olmanın gururunu işlemişlerdir. Tabi ki bu aşıkların başında Sivrialan köyünde dünyaya gelen, âşıklık geleneğinin asli özelliklerini çevreden, Türkçü düşüncesi ise Tecer’den alan Veysel sanatkâr ruh yapısıyla Türk olmanın gururunu yaşadı ve gönlündekini söze ve saza aktardı.
Türklüğüyle iftihar etme, Türk’ün temizliğinden söz etmektedir.
İftihar ettiğim büyük muradım
Türkoğluyum temiz Türk’tür ecdâdım
Şehit ismi yazılaydı soyadım
Kanım ile mezarım taşına
A.V/144-3
Veysel Türk adının atalardan miras kaldığını Türk olmanın güzel bir haslet olduğunu ifade eden Türklük sevdalısıdır.
Muhabbetin candan haşrolan hastır
Avutur Veysel’i bir sen son Piyestir
Türk adı babamdan bize mirastır
Daha bundan başka adı neyleyim
A.V 143-4
O Türk bayrağı altından toplanmayanları, ikilik çıkaranları Türk saymayacak kadar coşkun duygular içindedir.
Birleşiriz bir bayrağın altında
Biz Türklerin ikilik aslında
Yanar tutuşuruz vatan aşkında
Hepimiz bu yurdun evlatlarıyız
A.V/147-2
Türküler Türk’ün gönül dünyası ruh yapısıdır.
Su başında sokaklarda
Türk’ün sesi kulaklarda
Beşiklerde bebeklerde
Türk’üz Türk’ü çağırırız
A.V/ 141-5
Aşık Veysel Türklüğü İslâmla bütünleştiren, yücelten bir gönüldür.
Aslım Türk’tür elhamdülillah Müslüman
Şükür amentüye etmişiz iman
Kalbime yaraşmaz şirk ile gümân
Kalbimiz nur ile dolu sayılır
Türk kelimesinin halk şiirinde hangi anlamlarda kullanıldığını sunacağımız örnekleri ele alalım:
a. Kuvvet
Yazan Kara Döndü durak annesi
Türk’e yetmez hiçbir gücün bünyesi
Yakışmış bağrına asker künyesi
Büyük Türk’ün dünyasına merhaba
1/25-5
Cemal der Türklerin pençesi polat
Vurdu düşmanları eyledi berbat
Yaşasın ordumuz ebedü’l eved
Bundan sonra bize devran göründü
C.İ.E/86-3
b. Türk adının gururu
Türk adını taşıyoruz
Türkçe’yle anlaşıyoruz
Bir vatanda yaşıyoruz
Toprağımız soyumuz bir
D.DG-25/14-3
c. Türk adının önemi
Ben Türk’ün diyen o Türk ki tüm dünyaya bedeldir.
Küfür ehli kemalsizdir ona hizmet vebaldir
Ö.D-7/1-4
Türküm Türklüğünü bilen
Tarihimin varıyım ben
Vatanım petek kovanı
Şerbet veren arıyım ben
Y.H.O A-107/1
d. Türk’ün güzelliği
Bak cemal bülbüle benzer
Sakalı sümbüle benzer
Türk kızları güle benzer
Fakat nazlı Türkmen kızı
e. Türk birliği (Kızılelma)
Türk birliği Kızılelma
Bölenin kökü kurusun
Vur yiğidim gafil olma
Yılanın kökü kurusun
K.Y/16-1
Kırım Kerkük Kıbrıs Türk Anadolu
Sel olup akmalı Turan’a doğru
Yağmur yağmur yağsın Gençosmanoğlu
Soylu destanların özü yürüsün
Tanrı Türk’ü korusun
H.Yazısı/129/23-1
f. Türk’ün hedef gösterilmesi
Batılılar her an kalleş duruyor
Doğulu batılı Türk’e vuruyor
On yaşında çocuk tecavüze uğruyor
Bu senin oyunun biliyorum gavur
İ/30-1
g. Bayrak sevgisi
Türk milleti aşık renge hilale
Nazlı salınışın benzer geline
Esir eder miyiz düşman eline
Canım kurban olsun sana bayrağım
h. Türk’ün bağımsızlığı
Ben hürüm hür yaşarım
Nice engeller aşarım
Türk’e zincir vuracak
Kafalara şaşarım
Y.H.Ş.A-54/1-7
Türk’e değil esaret ve zulüm
Buna asla razı olmaz gönlüm
Hedefimiz ya istiklal ya ölüm
Diyerek göğsünü gerdi bilesin
h. Kurtuluş Savaşı
Kurtuluş savaşı Türk nizânesinin
Tarih bile biçmedi pahasın
Esir aldığımız Trikopisin
Boğazını sıka sıka kovduk
S.A.H-51/30-3
Türk kadını kucağında bebekle
Erzak çekti unutulmaz emekle
Karabarut ile dolma tüfekle
Topa karşı dura dura kurtardık
Ö.D.Ç-49/15-6
i. Türk Gençliği
Yurdumuz emanet Türk gençliğine
Önce bu vatanı bilmeli bu gençlik
Çağdaş insanlığın rehberliğinde
Kardeşi insanı bilmeli gençlik
j. Türk Gençliğinin çalışkanlığı
Oku Türk çocuğu yetiş dünyada
Dürüst çalış güzel oyna gülesin
Vatan için millet için yurt için
Hayırlı ol takdirini alasın
Y.H.O.A-365/4
k. Milli birlik
Anadolu’nun jeopolitik bir yerde olması sebebiyle Kürt-Türk, Alevi-Sünni vb. ayırımlar dış güçler tarafından yapılmaktadır. Bu sebeple halk ozanlarının birlik ve beraberlikle ilgili bir çok şiir yazmıştır. Biz buraya Aşık Halil Karabulut’un bir şiirini örnek vermekle yetineceğiz.
Türk milleti hep bir kardeş
Ecdadımız soyumuz bir
Niçin ayrı çekelim baş
Zihnimiz boyumuz bir
l. Cumhuriyet
Türk’ün öz yavrusu Türk’ün milleti
Ulusça bir bütün şanlı devleti
Bu güzel vatanı Cumhuriyeti
Candan üstün bil ki layık olasın
TANZİMAT VE DAHA SONRAKİ YILLAR VE TÜRK KAVRAMI
Bir devleti imparatorluk haline getiren çalışmalar, Osmanoğulları ile gelmiş ve Osmanlılık 600 yıl bir devletin Anadolu’da mührü olmuştur. Fakat ideal haline gelişi Tanzimat ile başlamıştır.
Osmanlılığın bir ideal haline gelmesinin sebepleri vardır. Ticaret yollarının değişmesi, dünya iktisadının yön değiştirmesi, Osmanlı devleti içinde bulunan azınlıkların ayaklanması vb...
Osmanlılık idealinin Birinci Cihan harbine –hatta-” “Yeni Osmanlılar” diye zaman zaman tazelenerek devam ettiği bilinmektedir.
Ancak 1912 Balkan harbi Osmanlılık idealine kesin darbeyi vurmuştur. Son iki yüz yıl Türklük aleyhine Anadolu’daki azınlıklar Yabancılarla el ele vererek Türk devletini yıkmak için çalıştılar. Balkan harbi bizim kendimize gelmemize bir vesile oldu. Ziya Gökalp’in o sıralarda çıkan
Gavgada şehadetle bütün kam alırız biz
Osmanlılarız can veririz nam alırız biz
B.T.Ş.H.-70/12-1
Bir şiirinde;
Durma düşman durma kibrini artır!
Türklüğün başına hakaret yağdır!
Uyuyan bu kavme bu zillet azdır
Vur eski kölesi, utandır onu!
Bırakma uyusun uyandır onu!
B.T.T.TŞ.A/698/1
İfade ettiği duygular bu silkinmenin izleridir.
Bu silinmiş Türkçülük idealinin yeniden bir kuvvet haline gelişinin bir göstergesidir. Diğer ülkelerdeki Türkler bizimle ruhlarını birleştirmek istiyorlardı.
Halbuki balkan harbindeki yenilgi ile müslüman ve Türk olmayan unsurlar Türk düşmanlığı ile harekete geçtikleri görüldü. I. Cihan Harbinde Türk düşmanlığının en son noktasına vardığını görüyoruz. Türk olmayan vatandaşlardan hıyanet gören Türk bu dönemde yalnız kaldıklarını anladılar. Diğer taraftan Türk illerinde soydaşlarımızın başına gelen felaketler yüreğimizdeki yası artırıyordu. Şu şiir bu yesi açık olarak ifade eder. “ Çırpınırdı Karadeniz/ Bakıp türk’ün bayrağına”
Türk milliyetçiliğinin yakın hedefi Türkiye’yi ileri milletler seviyesine çıkarmak, Ziya Gökalp’in bu hedefi;
Bir ülke ki çarşısında dönen bütün sermâye
Sanatına yol gösteren ilim ve fen Türklerindir.
Mısralarıyla dile getiriyordu.
Türk kelimesinin tahlilinden hareketle Türk’ün özellikleri kuvvetli, cesur, yiğit, güzel birliğin sembolü, bağımsızlık aşığı olarak nitelendirilmiştir. XIX. Yüzyıl sonlarında başlayan milliyetçilik hareketleriyle gelişen Türkçülük hareketleri Türklerin idealleri olan Türk insanını refah içinde yaşayan bir toplum bir bilgi ve sanat adamı örnek insanlar haline getirme anlayışıyla nesiller yetiştirmişlerdir.
KAYNAKLAR
Alpaslan AYRAL, Kul Coşkun Sivaslı Halk Şairleri Dizisi 2, Sivas
Burhan KAÇAR, Aşık İmamoğlu, Tokat Belediyesi Yayınları, Nu:4, Tokat 1997
Burhan KAÇAR, Aşık Püryani, Tokat Belediyesi Yayınları, N:4 Tokat 2000
Cengiz GÜRLER, Gurbet Çiçeği, Sivas 1996
Doğan KAYA, Minhaci, Sivas 1994
Doğan KAYA, Aşık Sızılı Aşık Hasan, Sivas 1997
Doğan KAYA, Aşık Zakîri, Sivas, 1996
Doğan KAYA, Acıyurtlu Halk Şairleri, Sivas, 1999
Doğan KAYA, Aşık İsmeti, Sivas 1994
Dilaver DÜZGÜN, Aşık Reyhani, Erzurum 1997
Eflatun Cem GÜNEY, Folklor ve Halk Edebiyatı, M.E.B.Y, İstanbul 1971
Mevlüt ÖZHAN ve Arkadaşları, Yaşayan Halk Ozanları, K.B, Halk Edebiyatı Dizisi 41, Ankara 1992
Fevzi HALICI, Aşık Şem’i, 1000 T.E No: 98
Fehmi GÜR, Ansiklopedik Halk Şairi
Fuat KÖPRÜLÜ, Saz Şairleri I-V, Milli Kültür Yayınları, Ankara 1962
Hayrettin İVGİN, Aşık Ergani, K.BY, Ankara, 1994
Hikmet DİZDAROĞLU, Halk Şiirinde Türkler, T.D.K.Y, s. 83, Ankara 1969
Hüseyin ÇIRAKMAN, Dünün ve Bugünün Halk Ozanları, Ankara Büyükşehir Belediyesi Yayınları
İskender PALA, Necati, Divan Edebiyatı Dizisi 3, Timaş Yayınları, İstanbul 1991
İskender PALA, Nedim, Divan Edebiyatı Dizisi Nu: 6, İstanbul 2001
İskender PALA, Âh Mine’l Aşk, Ötüken Yayınları, İstanbul 1999
İskender PALA, Şeyh Gâlip, Divan Edebiyatı Dizisi Nu: 9, İstanbul 2001
İmren SEVİNDİK, Yayla Yolunda( Aşık Eseri), Sivas 1998
Halil KARABULUT, Damlada Derya Gizlidir, K.B.Y Halk Edebiyatı Dizisi Nu:4
Kutlu ÖZEN, Kadir PÜRLÜ, Aşık Feryadi, Sivas 1996
Mehmet ANULUR, Kul Mehmet, Sivas
Mehmet YARDIMCI, Zileli Zefil Necmi, Ankara 1998
Mehmet YARDIMCI,Hayrettin İVGİN, Zileli Aşık Ceyhuni ,Ürün Yayınları
Mehmet YARDIMCI, Zileli Halk Ozanları, Ankara 1983
Mehmet YARDIMCI, Zileli Fedâî, Ankara 1980
Müjgan CUMBUR, Karacaoğlan, K.B.Y 697, Ankara 1973
Namık AÇIKGÖZ, Nef’î, Divan Edebiyatı Dizisi, Nu:8, Timaş Yayınları
Saim SAKAOĞLU, Bayburtlu Zihni, K.BY. 911, Ankara 1988
Saim SAKAOĞLU, Dadaloğlu, K.BY. 697, Ankara 1986
-
Yusuf Kenan GÖZLÜ, Can Bey, İstanbul 1997
--------------------------------------------------------------------------------
* G.O.P Üniversitesi Sosyal Bilimler Enstitüsü Seminer Programları Tebliği
[1] Ahterî Kebir, s-78
[2] Şemsettin Sami, Kaamusi Türk-i, s.393(--- ist. 1989)
[3] Devellioğlu Ferit, Osmanlıca Türkçe Ansiklopedik Lügat, s.341
[4] Ahmet Vefik Paşa, Lehçe-i Osmani, Hazırlayan Prof. Dr. Recep TOPARLI, T.D.K s. 390-91, Ankara 2000
[5] D. Mehmet Doğan, Büyük Türkçe Sözlük, s. 1329, Vadi yayınları Ankara 2001
[6] Prof. Dr. Hasan Eren v.d, Türkçe sözlük, T.D.K y.
[7] Emir Necipoviç Necip, Yeni Uygur Türkçe’si Sözlüğü, T.D.K Y., s. 431Ankara 1995
[8] Ahmet Talat Onay, Mazmunlar, s. 419 T.D.K Y, Ankara 1992
[9] A. Talat Onay, A.g.e, s. 419
[10] A. Talat Onay, Mazmunlar, s. 420, A.g.e
[11] Fuat Köprülü, Ahlak-ı Alaiye, a.m. s.87
[12] Orhan F. Köprülü, Köprülüden Seçmeler, s. 84-85 İstanbul 1990
[13] Mütercim Asım, Burhan-ı Katı, Hazırlayan Prof. Dr. Mürsel Öztürk Dr. Derya Örs, Ankara 2000, s. 786
[14] İbrahim Kafesoğlu, Türk Milli Kültürü, s. 25-26,T.K.A.E Ankara 1997
[15] Nihat Sami Banarlı, Resimli Türk Edebiyatı, S .1. C.1 s.20
[16] İbrahim Kafesoğlu, Türk Milli Kültürü, s. 26
[17] İbrahim Kafesoğlu, A.g.e, s.27
[18] Ayvaz Gökdemir, Türk Kimliği, s. 24-25
[19] Cahit Tanyel, Kurtuluş ve Fetih Destanı, s.8
|