İnsanlık bugüne gelinceye kadar pek çok bâdirelerden geçmiştir. Yaratılış hikmetine ve sırrına zıt olarak en ağır işkencelere, en katmerli zulümlere mâruz kalmıştır. Dokunulamaz ve devredilemez maddî ve mânevî varlığı incitilmiştir. Beşerî zaafları o’na ateş, barut ve gözyaşını miras olarak bırakmış, fezâ’yı kaplayan “çığlığı” ise A‘raf’ta hep yankılanıp durmuştur.
“İnsan Hakları” kavramı; fert, cemiyyet ve toplum hayatında baş gösteren insan hak ve hürriyetleri ile ilgili ihlâllerden ve ödenen ağır bedellerden sonra 1215 yılında İngiliz Magna Cartta Liberattum ile Batı’da ilk defa insanî mes’ele olarak ele alınmış, 1776 Virjinya Bildirisi ile hukukî metin halini almış daha sonra 1789 Fransız İnsan ve Yurttaş Hakları Bildirgesi ve nihayet 1948 tarihli Birleşmiş Milletler İnsan Hakları Beyânnâmesi ile yazılı hale getirilerek anayasalara dahil edilmiştir(1).
Ne yazık ki, insanlığın bunca yıllık elde ettiği haklara(!) ve yaşadığı acı tecrübelere rağmen, insan hak ve hürriyetleri alanında yazılanlar ve söylenenler tatbik sahasına konulamamış ve bu metinler inandırıcılıklarını önemli ölçüde yitirmişlerdir. Birinci ve İkinci Dünya Savaşları sırasında, “Soğuk Savaş Dönemi” ve sonrasında toplu katliamlar devam etmiş ve hâlen de etmektedir. Meselâ, içinde bulunduğumuz 2000’li yıllarda da; Çeçenistan, Saraybosna, Azerbaycan, Karabağ, Keşmir, Filistin, Afganistan, Irak, Sudan, Doğu Türkistan, Cezayir, Kosova, Tacikistan ve Lübnan… gibi Türk-İslâm Coğrafyaları’nda halen Müslüman kanı akmaya devam etmektedir.
Günümüzde âdil olan güçlü, güçlü olan âdil olmadığı için “hak” ve “ adalet” tecelli edememekte ve aslî sahibine verilememektedir. Nice zamandan beridir bu alanda yapılan tatbîkatlarda hep “hak” kuvvetlinin kudretiyle mütenasip hâle getirilmiştir. Başka bir ifâde ile, mazlûm, kudretlinin insafına terk edilmiş ve ancak onun izin verdiği ölçüde hakkını arayabilmiştir. Bu durum ise, insanlığın fikir plânında ulaşmış bulunduğu cihânşümûl seviyeye tamamen zıt bir hâldir.
Şâir ve yazar kardeşimiz Zeki Ordu, son olarak Lübnan’da yaşanan zulüm, vahşet, dehşet ve sonu gelmez gaddarlık münasebetiyle “Ağlayan Ortadoğu” başlıklı bir şiir yazmıştır. Zeki Ordu’nun hançeresinden kalemine damlayan bu şiir, âdeta kimsesizlerin sükût’a bürünmüş çığlığı gibidir. Şâirimiz bu şiirinde, “yeni dünya düzeni” adı verilen “düzensizliğin” maskelenemez çirkin yüzünü büyük bir maharetle gözler önüne sermektedir. Bu şiir; zalimin zulmüne ve ona rıza gösteren bilcümle suç ortakları ile; insânî melekeleri tamamen dondurulmuş bulunan günümüz insanlığının; insafsız, vicdansız ve idrâksiz kara-koyu taassubuna karşı asîl bir haykırışın ifâdesidir:
“Ne ses kaldı, ne sedâ, kimsesiz vatan ağlar;
Sahipsiz topraklarda, kefensiz yatan ağlar.
Çocuklar paramparça, her tarafta sis duman;
Babalar savaşırken analar her an ağlar.
Yapılan katliâma, kayıtsız kaldı dünya;
Sadece derunundan, sahib-i iman ağlar.
Ne cephe var ne mevzi, kurşun yağar her yandan;
Böyle bir hale ancak, vicdânı olan ağlar.
Timsahın gözyaşları, inandık sanmasınlar;
İnsâfı olan hariç, gerisi yalan ağlar
Eli kolu bağlanmış, çaresiz bunca insan;
Aşikâre zulm görür, aslında nihân ağlar.
Nice ocaklar söndü, baharı göremeden;
Harâp olan yerlere, mevsim-i hazân ağlar.
Hûn-hârca cinâyete savaş diye ad kondu;
Bu vahşet karşısında, içleri yanan ağlar.
Kalpler kaskatı olmuş, duymuyorlar feryâdı;
Herkes kendi keyfinde, sahipsiz Lübnan ağlar.
Mazlumun gözyaşları, ah’ının fevkindedir;
Bir gün boğar zalimi, onlar da o an ağlar.
Yâr ağlar, yârân ağlar; cân ağlar, cânân ağlar,
Söz bürünmüş sükûta, sessizce lisân ağlar.”(2)
“Yunan aklı, Roma nîzâmı, Hıristiyanlık ahlâk ve hassasiyeti(=Greko-Lâtin Medeniyeti)(3)” üzerine kurulan Batı Medeniyeti’nin insan hak ve hürriyetleri mevzû’ndaki tavrı daima çifte standartlı, sahte ve ikiyüzlü olmuştur. Sadece “Endülüs Engizisyon vahşetleri” dahi, Batı Medeniyeti’nin insana bakış açısını göstermeye kâfidir. Batı’nın bu iki yüzlü ve maskeli sahtekâr tavrını en iyi teşhis, tespit ve teşhir eden ise; hiç şüphesiz ki, Millî Şâirimiz Mehmed Âkif Ersoy olmuştur:
“Tükürün Ehlî Salîb’in o hayasız yüzüne!
Tükürün onların asla güvenilmez sözüne!
Medeniyyet denilen maskara mahluku görün!
Tükürün maskeli vicdanına asrın tükürün!(4)
.......................................................................
Maske yırtılmasa hâlâ bize âfetti o yüz....
Medeniyyet denilen kahbe hakîkat yüzsüz!”(5)
İnsan nedir? Neye memurdur? Mahiyyeti ve yaratılmışlığının sırrı, maddede ve mânâda işgal ettiği yer neresidir? Kendisini akıl ve mantık dairesi içerisinde hesaba çekebilen her insan, bu gibi suallerin doğru cevaplarını bulabilir. Fakat son Din-î İslâm, son Kitab-ı Kur’ân ve son Peygamber-î Zişân Efendimiz Hazretleri (Sellallahü Aleyhi Vesellem), Ebedî Risâlet’ini bütün insanlığa en mükemmel bir şekilde “tebliğ” ettiklerinden dolayıdır ki; artık insan beyninde olması muhtemel en küçük bir “şüphe” de kalmamıştır. Bilinmektedir ki; kâinat, bir lâhza’da insanın (Âdem’oğlu’nun), yüzü-suyu hürmetine yaratılmıştır. İslâmî akîde’ye göre, yaratılmışların en üstünü ve şereflisi de yine insandır. Yüce Allah’ın bol rahmeti, bereketi, gazabından çok mağfireti, keremi hep insan içindir.(6) Sadece ve sadece “hakîkat”e ve o’nu “tebliğ”e memur olan insanı; “Biz gerçekten Âdem Oğulları’nı mükerrem ve şerefli kıldık(7)”(İsra Suresi,70) meâlindeki ayet ile iltifâta mazhar bulan Allahü Teâlâ (Celle-Celalühü), O’nu kâinatın merkezine yerleştirerek “Ekmel Varlık(

” sezgisiyle donatmıştır. Böylece Yüce Allah, kendi sırrını insana bahşetmiş, insanın sırrı ile de tekrar kendisinin bilinmesini istemiştir. Bunu: “Ben insanın en büyük sırrıyım ve insan benim en büyük sırrım(9)” Kutsî Hadisi’nden anlıyoruz(10). “Ahseni Takvim” üzre yaratılmış bulunan insanda esasen mevcut olan, fakat bir türlü idrak edemediği kendi (z’âtı’yla) varlık sebebiyle alâkalı hikmetli derin sırrın mükemmel tarifini, yine Âkif’in aşağıdaki mısrâlarında buluyoruz:
“Haberdâr olmamışsın kendi zâtından da hâlâ sen,
“Muhakkâr bir vücûdum” dersin ey insan, fakat bilsen.
Senin mâhiyyetin hattâ meleklerden de ulvîdir,
Avâlim sende pinhandır, cihânlar sende matvîdir.
.............................................................................
Musaggar cirmin amma gâye-i sun’i İlâhîsin;
Bu haysiyetle pâyânın bulunmaz bîtenâhîsin!
Edîb-i kudretin beytü’l-kasîd-i şi’ri olmuşsun;
Hakîm-i fıtratın bir anlaşılmaz sırrı olmuşsun!”(11)
[Haberdar olmamışsın kendi zâtından da hâlâ sen,
“Aşağılık bir varlığım” dersin ey insan, fakat bilsen.
Senin mahiyetin hattâ meleklerden de yüksektir;
Âlemler sende saklıdır, cihânlar sende toplanmıştır.
..............................................................................
Cismin küçücüktür ama Allah’ın sanatının zirvesisin;
Bu itibarla sonu gelmez, bitmez tükenmez bir varlıksın!
Güzellikler yaratan Kudret’in şiirinin en güzel beyti olmuşsun;
Yarattığını en iyi bilen Allah’ın bir anlaşılmaz sırrı olmuşsun!]
Malikü’l Mülk, Ahkâmü’l Hâkimin olan Allahü Teâlâ; “Ben bir kenz-î mahfî (gizli hazine) idim. Görünmek için bu âlemleri yarattım(12).” “Göklerin, yerin ve içindekilerin mülkiyeti Allah’a aittir(13).” (Maide 5/17) “İnsanlar da Allah’a aittir ve O’na dönüp varacaklardır(14).” (Bakara 156) “Rahmetim her şeyi kaplamıştır(15).” (A’raf 156) Buyurmak suretiyle ve mülkün asıl sahibi olarak “yaratmanın yaratılan üzerinde bahşettiği hakkı başka hiçbir unsur ve ilişkinin bahşedemeyeceğini(16).” bildirmiştir.
Haksızlık, zorbalık ve zulüm mevzu’nda da “beşerî zaaf”ları olan insanı: “Hiç kimseye zulmetmeyiniz, size zulmedilmesine de asla müsaade etmeyiniz.(17).”(Bakara Suresi, 274) kat’î emri ile ikaz eden Kur’ân-ı Kerim; kulun, kula kulluk etmesini yasaklamıştır.
Allah’ın Resûlü, insanlığın hidayeti için bir “Rahmet ve Merhamet Peygamberi” olarak gönderilmiş ve “On sekiz bin Âlem’in Serveri, Otuz üç bin Ashâb’ın Rehberi” olarak selâmlanmıştır. Bu bakımdan “Resûlüllah’ın tebliğ ettiği ve te’sisine muvaffak olduğu İslâm Medeniyeti’ndeki hürriyet mefhumu ile Batı’daki ve günümüzdeki hürriyet mefhumu çok farklıdır. Günümüz hak ve hürriyet beyânnâmelerinde hürriyet, “başkasına zarar vermeyen her şeyi yapabilmektir.’ şeklinde tarif edilirken; İslâmiyet 14 asır evvel hürriyeti şu şekilde tarif ve kabul etmiştir. ‘Ne kendisine ve ne de başkasına zarar vermemek şartıyla meşru dairede istediğini yapmaktır’. Hazreti Muhammed devrinde hazırlanan “Medine Anayasası” diyebileceğimiz “sahife” adlı metin; ilk hak ve hürriyetler beyannâmesi olarak vasıflandırabileceğimiz “Veda Hutbesi” ve Kur’ân ile Hadîslerdeki insana ait hak ve hürriyetlerle alâkalı beyânlar, günümüzdeki anlamıyla bir çok hak ve hürriyetleri tayîn ve tespit etmiştir(18).”
Hazreti Peygamber Efendimiz’in Ebedî Risâlet’inden ilhâm alan ve kalbi daima “İ’lâ-yı Kelimetullah ”aşkı ile çarpan Türk Milleti; İslâm Dini’nin nûranî aydınlığında birbiri ardınca kurduğu cihân devletleriyle;“Cihân Hâkimiyyeti Mefkûresi”ni, üç kıt’a ve yedi iklim’de yaymış ve böylece Türk-İslâm Kültür ve Medeniyeti’nin göz kamaştırıcı bir parlaklığa erişmesine vesile olmuştur. Anadolu, Orta ve Batı Avrupa, Balkanlar, Ortadoğu, Afrika, Kafkaslar, Hint Alt Kıtası ve Arap Yarımadası’nda Türk İslâm Kültür ve Medeniyyeti’nin silinmez izleri bugün dahi mevcuttur. “Bu husûsta sadece bir fikir vermek üzere şu dört san'at şaheserini; İstanbul’da Süleymâniye Camî’ni, Konya'da Sultân Hânı'nı, Hindistan'da Taç-Mahal'i(19)”, Edirne'de Selimiye Camî'ni dünyada eşi ve benzeri olmayan eşsiz âbideler arasında misâlen zikredebiliriz.
Adalet timsâli olarak ise; kendi Mahkemesi’nin Kadı’sının: “Suçlu Ayağa Kalk!” âvâzına muhâtap olan Türk Sultânı’ndan başka bir Hükümdâr’ı tarihler kaydetmemektedir. Yine târihi kayıtlarda; “Üç Kıt’a ve Yedi İklim”deki unutulmaz adı, “Sultanlar Sultânı-Hükümdârlar Hükümdârı (Muhteşem Süleyman)” diye anılan; “Dîn’in ve Devlet’in Direği Doğu’nun ve Batı’nın Âdil Sultân’ı” unvanlarına mazhar olmuş Türk Sultânları’ndan başka bir millete mensup hükümdâr göstermek keza mümkün değildir
Diğer taraftan; muhteşem bir mâzî’yi, yine muhteşem bir irfân ile [kültür,(hars)] yoğurup taçlandırarak âtî’ye bağlayan yegâne millet Türk Milleti’dir. Beşeriyete yön verdiği kabul edilen ve kültürler arasında âdeta köprü vazifesi görmek, muvâzene (denge) kurmak gibi son derece hayâtî ve târihî rolleri her devirde oynamış olan târihin en eski kadîm milleti yine Türk Milleti’dir. Bütün bunlar da bize; Türk-İslâm Kültür ve Medeniyeti'nin her bakımdan cihânşümûl bir mâhiyyet arz eden çok ileri ve yüksek bir seviyeye ulaştığını göstermektedir.
Türk hâkimiyeti altında bulunan topraklarda daima "dirlik içinde birlik", sulh ve sükûn hiç eksik olmamıştır. Anadolu topraklarına ebedî “Türk Mührü”nü vuran ve Bizans’ın mağrur İmparatoru’nu dize getirdikten sonra, o’na: “Artık hürsünüz İmparator, Ülkeniz’in başına dönebilirsiniz!”diyen Selçuklu Sultânı Alp Arslan ile; yaklaşık olarak dört asır (382 sene) sonra fethe dair ilmî ve fikrî dirayeti neticesinde dünya harp tarihine akıl almaz “taktik ve strateji dehâsı” olarak geçen ve dahî; kendi mukadder âkibetini derin bir sükût içerisinde bekleyen Bizans’ın Doğu Roma Merkezi İstanbul’a haşmetle girişinden paniğe kapılan halka: “Benim şâhâne-i gazâbımdan korkmayınız(20)!” fermânı ile; cihânın bütün insanlık ailesine en üst perdeden “insan hakları” dersi veren Fâtih Sultân Mehmed Han Hazretleri’nin; asla basit ve kuru birer cihângirlik dâvâsı peşinde koşmadıkları mevzû'nda hemen bütün tarihçiler hemfikirdir. Millî, dinî, ahlâkî, insanî ve İslâmî bakımlardan Cihân’a hükmetmek ve bu hükümrânlığı hakkaniyyet ve adâletle taçlandırarak kalıcı hale getirebilmek için Sultân Alp Arslan ve Fâtih çapında birer Sultân-ı Cihân olmak ve onların ulvî dâvâları’nın derin tecessüs sırrına mâlik olmak lâzımdır. İşte bu imân ve inançladır ki; “Cihân Hâkîmiyeti”ne giden yolun ilk müthiş ve muazzam Kanûnnâmesi’ni fermânlaştıran Fâtih Sultan Mehmed Hân Hazretleri; devletinin sarsılmaz temellerine “İ’lây’ı Kelimetullah” düstûrunu hâkîm kılmıştır. Hazreti Peygamber Efendimiz’in tebşîrâtına da mahzar olmuş bulunan bu Cennetmekân dâhî Sultân: “...Her kimesneye evlâdımdan saltanat müyesser ola karındaşların nizâm-ı âlem içün katletmek münâsibdir. Ekser ulemâ dahi tecviz etmiştir. Anınla âmil olalar(21)!” Buyruğu ile o andan itibaren “Gökkubbe”nin emniyetini, sulh ve sükûn’unu asırlarca teminât altına alacak olan “Cihân Hâkimiyyeti Mefkûresi”ni de kuvveden fiile geçirmiş ve böylece İstanbul Fâtihi olarak târihteki emsalsiz, ebedî ve şerefli yerini almıştır.
Her ân gönlü Allah ve Resûl aşkı ve muhabbeti ile çarpan Fâtih’in; askerî, siyasî ve fikrî dehâsının çapını ve ulvî dâvâsı’nın dünyevîlik ve uhrevîlik arz eden mâhiyyetini aşağıdaki kendi Şiiri’nden öğreniyoruz:
“İmtisâl-î câhidü fillâh olubdur niyyetüm,
Din-i İslâm’ın mücerred gayretidür gayretüm,
Fazl-ı Hakku himmet-i cünd-i Ricâlullah ile,
Ehl-i küfri ser-te-ser- kahr eylemekdür niyyetüm,
Enbiyâ vü evliyâya istinadum var benüm,
Lütf-i Hakdan’dur hemân ümmid-i fethü nusretüm,
Nefs-ü mal ile n’ola kılsam cihânda içtihâd,
Hamdü li’llah var gazâya sad-hezârân rağbetüm,
Ey Muhammed mu’cizât-ı Ahmed-i Muhtâr ile,
Umarım gâlib ola a’dây-ı dine devletüm!”(22)
[Niyetim, Allah yolunda cihad etmektir. Bütün gayretim sadece İslâm’(ın muzafferiyeti )içindir.]
[Niyetim, Allah’ın inayeti, mânevîyat erlerinin (evliyânın) himmeti ile dinsizleri baştanbaşa kahr eylemektir.]
[Ben, Peygamberlere ve evliyâya dayanırım. Fetih ve başarı ümidim, sadece Allah’ın) lûtfuna bağlıdır.]
[Dünyada nefsim için çalışsam ve mal çokluğu ile kuvvet(güç) kazansam ne önemi var. Allah’a hamd olsun, benim rağbetim gazâyadır.]
[Ey Muhammed, umarım ki senin mucizelerinle, devletim din düşmanlarına galip gelecektir.]
Şevketlü ve devletlü Sultan, bu kadar güzel, zarif ve okadar da heybetli, okuyanda ise her kelâmında ve satırında derinden derine fenâfillah râyihasının tarifsiz hazzını duyduran; cemiyyet nizâmının ancak böyle bir Fâtih ile te’sisinin mümkün olabileceğini va’zeden; târihin eskimez ve silinmez kanûnnâmesi hükümündeki bu şiir; O’nun hükümranlığına yakışır tarzda ve O’nun tarafından târihi kayıt altına alınmış olması da ayrıca dikkate değer muaazam hadiselerdendir.
Görüldüğü üzre, yüce hakikatlere kanatlı İstanbul Fâtihi büyük Türk Hakanı Fâtih Sultan Mehmed Han Hazretleri her daim sırat-ı mustâkim üzre olmuş ve öyle yürümüştür. O’nun Rızâenlillah (Allah’ın rızasın) dan başka bir dâvâsı hiçbir zaman olmamıştır. O’nun yolu; “Türk Kızıl Elma” idealinin Cihân Hâkimiyyeti’ne açılan ve asla geri dönülemez, Allah Resûlü’nün, Sevgililer Sevgilisi Yüce Peygamberimiz Hazreti Muhammed (Sellallahü Aleyhi Vesellem) Efendimiz’in mücdelediği “Saadet-i Ebedîyye yolu”dur.
Hak ve hakikatten uzaklaşmış bulunan günümüz insanlığının maddî ve mânevî buhranı ise artarak devam etmektedir. “İnsan haksızlıklara karşı isyan eden ulvî ülküsünden, Eşrefî Mahlûkat olan şerefli sıfatından arınmış, ahsen-i takvîm makamından ayrılarak kaybolmuş, âdeta iğdişleştirilmiş ve sadece Yaratıcı’ya kul olması gerekirken, başkalarına kul olmuştur(23).” Sözümüzün burasında da yine yalnız “Hakk’ın rızâsı’nın emrine” baş koyan Fâtih’i dinleyelim:
“Yok durur zulme rızâmuz adle biz mâillerüz,
Gözlerüz Hâkk’un rızâsın emrine kaillerüz.”
[Biz adalete meylederiz, zulme rızamız yoktur.
Allah’ın emirlerini tebliğ eder, rızasını gözetiriz.]
Netice itibari ile, insan hak ve hürriyetleri ile ilgili imzalanmış bulunan çeşitli milletler arası beyânnâmelere, (sözleşmelere, bildirgelere, kriterlere) rağmen; insanlığın topyekün içine düşmüş bulunduğu âcziyyet fevkalâde düşündürücüdür. Ve fezâ’yı kaplayan, A’raf’ta yankılanan o “çığlık”; kendisini duyacak, gözyaşını silecek, rûhâniyyetini saracak; şefkat, merhamet ve rahmet iklimine hep hasrettir…
“Dünya neye sahipse, O’nun vergisidir hep;
Medyûn O’na cemiyyeti, medyûn O’na ferdi.
Medyûndur O’masûma bütün beşeriyyet...
Ya Rab, bizi Mahşerde bu ikrar ile haşret!”(24)
Mehmed Âkif Ersoy
[Dünya neye sahip olmuşsa hep O’nun (Yüce Peygamberimiz Hz. Muhammed’in) vergisi sayesindedir.
Ferdi ve cemiyyeti O’na (Yüce Peygamberimiz Hz.Muhammed’e) borçludur.
O (Yüce Peygamberimiz Hz.Muhammed’e) günahsıza bütün bir insanlık borçludur.
Ya Rab ahirette haşir günü bizi bu söz ve kelâmları ifâde ederek dirilt!
DİP NOTLAR:
1. Doç.Dr.Ahmed Akgündüz, Resulullah’ın Tebligatında İnsan Hakları ve İnsana Saygı; Ebedî Risâlet Cilt 1, s.217 Işık Yayınları 1993-İzmir.
2. Zeki Ordu, Ağlayan Ortadoğu, Türkiye Gazetesi 20/08/2006-İstanbul. (Eğitimci Şair ve Yazar Zeki Ordu, halen Ünye’de yayın hayatını sürdürmekte olan ve sahibi bulunduğu “Sükût” adlı bir kültür ve edebiyat dergisinin genel yayın yönetmenliğini yürütmektedir.)
3. Necip Fazıl Kısakürek, Batı Tefekkürü ve İslâm Tasavvufu s. 18, Büyük Doğu Yayınları 1988-İstanbul.
4. Prof.Dr.Ömer Faruk Huyugüzel, Yrd.Doç.Dr.Rıza Bağcı, Arş.Gör.Fazıl Gökçek, Mehmet Âkif Safahat(Orijinal Metin-Sadeleştirilmiş Metin-Notlar.) Cilt 1, s.388 Zaman Gazetesi Feza Gazetecilik A.Ş. İstanbul.
5. Mehmed Âkif –Safahat Age. Cilt 2, s.842
6. Ahmet Şahin, Asrımızın Kâmil İnsanını Yetiştirmek; Boğaziçi Aylık Kültür ve Sanat Dergisi Ekim 1984; Sayı 28, s.37 Boğaziçi Yayınları İstanbul.
7. Doç.Dr.Ahmed Akgündüz, Cilt 1 Age. s.216
8. Mustafa Çağrıcı, İslâmda Eğitim-Ahlâk Meseleleri ve Toplum Kalkınması; İslâm üzerine Düşünceler s.10,Türkiye Diyanet Vakfı Yayınları 1988-Ankara.
9. Necip Fazıl Kısakürek Age. s.108
10. Ahmet Şahin, Pîri Türkistan Hoca Ahmed-î Yesevî... ve Dîvan-ı Hikmet’ten Seçmeler; Tarih ve Medeniyet Dergisi; Eylül 1995, Sayı 19, s.41; İhlas Holding Yayınları-İstanbul.
11. Mehmed Âkif, Safahat Age. Cilt 1, s. 148
12. Necip Fazıl Kısakürek, Age, s.167
13. Dr.Ahmet Tabakoğlu, İslâm İktisat İlkeleri Işığında Birlik ve Kalkınma; İslâm Üzerine Düşünceler s.
101, Türkiye Diyanet Vakfı Yayınları 1988-Ankara .
14. Prof.Dr.Hayreddin Karaman, İslâm Hukukunun Gene Karakteri; Ebedî Risalet Cilt 1, s.205; Işık
Yayınları 1993-İzmir.
15. Yrd.Doç.Dr.Selçuk Eraydın, Muhammedî Hakîkat Ebedî Rîsalet Cilt 1; s.263; Işık Yayınları 1993-İzmir.
16. Prof Dr.Hayreddin Karaman, Age. Cilt 1; s.205
17. Prof Dr.İhsan Süreyya Sırma, Devlet Başkanı olarak Hz.Muhammed, Ebedî Risalet Cilt 1, s.139; Işık Yayınları-1993 İzmir
18. Doç.Dr.Ahmed Akgündüz , Age. Cilt 1; s.216-219
19. Prof.Dr.İbrahim Kafesoğlu, Türk Milliyetçiliği’nin Meseleleri, s.69, Türk Kültürünü Araştırma Enstitüsü Yayınları:17; 1966-Ankara
20. Ahmet Şahin, Türk Milliyetçiliği’nin Dayandığı Temeller; Boğaziçi Aylık Kültür ve Sanat Dergisi ,
Aralık 1983, Sayı 18; s.20-21, İstanbul.
21. Prof.Dr.Ahmed Akgündüz, Bilinmeyen Osmanlı; s.80; Osmanlı Araştırmaları Vakfı Yay. 1999- İstanbul.
22. Prof Dr.Ahmed Akgündüz, Age. s.93.
23. Prof Dr.İhsan Süreyya Sırma, age, Cilt 1, s.133-134
24. Prof.Dr.Suat Yıldırım, Niçin Ebedî Risâlet; Ebedî Risalet Cilt 1, s.4; Işık Yayınları. 1993-İzmir.
ahmed_sahin@mynet.com