ahmed sahin
TÜRKÇESİ.NET
Çevrimdışı
Mesaj Sayısı: 36
|
 |
« : Mart 01, 2011, 12:54:00 ÖS » |
|
“Nûra Koşanlar” Türkiye’mizin yetiştirdiği değerli şair, yazar, fikir ve san’at adamlarımızdan Vedat Ali Tok Bey’in ikinci baskısı yapılmış eserinin adıdır. Vedat Ali Tok, Gül Arzusu, Edebi Sanatlar Ansiklopedisi, Eskimeyen Türk Edebiyatı Üzerine Mülakatlar, Gül Hasreti, Pervanenin Rüyası (Fuzuli Roman), Şiir Terimleri Nazım Tür ve Şekilleri, Türk Şiirinde Hazreti Muhammed (S.A.V.),… gibi birbirinden değerli eserlere imza atmıştır.
Yazar, eserini tanıtan “Nura Koşan Gençler” başlıklı takdim yazısında: “Bu kitap, Polatlı’da, Sakarya Savaşında şanlı bir destana imza atan Türk Milleti’nin küçük bir bölümünü oluşturan Kayseri Lisesi son sınıf öğrencilerinin soylu ve mukaddes hareketlerini hâfızalarda canlı tutmak için yazıldı.”(s.5) demektedir.
Yüzlerce hatta binlerce baskısının yapılmasını gönülden temenni ettiğimiz “Nûra Koşanlar”ın henüz ikinci baskısı yapılmıştır. Ön kapakta tarihi Kayseri Lisesi’nin bir resmi ile “Kalem Ordusu” neferlerinin mübârek Türk Bayrağı’na sarılı şahadetlerini ifâde eden temsili resimleri görülmektedir. Arka kapakta ise yine ayyıldızlı bayrağımız üzerine iri harflerle Kayseri Lisesi Edebiyat Muallimi şair ve yazar Faruk Nafiz Çamlıbel’in bu Lise için yazmış olduğu “Kayseri Lisesi Marşı” yazısı dikkati çekmektedir. Fuat Tok tarafından ustaca yapılmış kapak resimleri daha kitabı okumaya başlamadan okuyanı ziyâdesi ile heyecanlandırmaya yetmektedir.
Bu eserde, tarih, kültür, edebiyat o kadar iç içe mükemmel bağlantılarla işlenmiştir ki, okuyan bu tarihi, kültürü ve edebiyatı bizatihi yaşıyor. Bir büyük milletin, köklü bir kültür ve medeniyetin (tarihî, millî, İslâmî, insânî, ahlakî, edebî ve terbiyevî) şan ve şereflerle dolu zengin bir tarihin içinden geldiğinizi satır aralarından hemen anlıyorsunuz. Meselâ biz nasıl bir milletin torunlarıydık?.. İşte nice zamandan beri unutturulmaya çalışılan, en az beş bin senelik millet muhayyilesinin, gönüllerde yankılanan suâliyle verilen en güzel cevabı:
“Oysa Fatih’ten sonra Viyana kapılarına kadar dayanan, Çin Seddini zorlayan milletin torunları değil miydik biz?”(s.11). “-Ne olacak bu topraklar da elimizden giderse? Dahası muallim şunu söyledi ki bu bana pek dokundu. ‘öyle zamanlar olur ki toprağın altı üstünden daha hayırlıdır.’”(s.12). Bu eserdeki kahramanlık destanının baş kahramanı son sınıf öğrencisi Selim’in kafasından geçen düşüncelerde milletimizin tarihî hasletleri ne güzel dile getirilmiştir: “…Ellerinden gelse Türk milletini tarih sayfasından hemen silip atacaklar. Oysa benim atalarım hiçbir millete böyle davranmamıştı. Zâlimin ve güçlünün karşısında demir bir yumruk olmasına rağmen, mazlumun ve zayıfın yanında müşfik bir hâmi ve hep mülayim olmuşlardı.”(s.13,14). Şu cümlelerde müberrâ dinimiz İslâm’ın insana ve canlıya bakışındaki terbiyevî ve ahlâkî öğüt, Selim’in babası Derviş Emmi’nin ve din hocası Necmeddin Bey’in ağzından ne kadar güzel verilmiştir: “Babası ona hiçbir canlıya ateş etmemesini öğütlerdi her zaman. ‘Bir cana kıymak kadar kötü bir şey olamaz’ derdi. ‘Öldürmek kadar vahşi bir his yoktur’ derdi. ‘Hele bir insanı öldürmek, bütün cihanı öldürmek gibidir’derdi babası…” “…Necmeddin Bey de diyordu ki: ‘İnsanlar birbirlerinin kardeşidir. Hele Müslümanlar arasındaki kardeşlik bağı daha kuvvetlidir, çünkü aralarında bir de din bağı vardır. Müslümanın Müslümana kanı, canı, ırzı, malı haramdır. Bir insanı dinin meşru gördüğü hallerin haricinde, kâfir de olsa öldürmeniz caiz olmaz. Dinin meşru gördüğü durumlardan biri savaş halidir…’”(s.17,18). Selim’in babası mektep yüzü görmemiş sıradan bir vatandaş olmasına rağmen Oğlu’nun: “-Baba bu Yunanlılarla İngilizlerin yakınlığı nereden geliyor?” Yollu muhtelif suallerine verdiği cevaptaki bilge, olgun ve kuşatıcı irfâna bir bakınız: “-Küfür tek millettir deniyor ya yavrum. Sadece bunlar değil. Biliyorsun Çanakkale Harbinde de dünyanın bir sürü devleti Türk’e karşı tek yumruk olmamış mıydı? Yine Selim’in: “-İşte bugünkü saldırgan devletlerin bir çoğu, zamanında hoşgörüyle muamele edilmişlerin torunları. Ne acı değil mi?” ifâdesine karşılık babası Derviş Emmi’nin verdiği harika cevaplardan bazıları: “….-Yavrum gâlip olanın şanına yakışan neyse onu yapmış ceddimiz. Eğer öyle olmasaydı başımız dik gezemezdik; ceddimizle, Osmanlı ile övünemezdik. Hep bir suçluluk duygusu ile yaşardık. Dedenin yediği erikten torunun dişleri kamaşır derler. Onlar yaptı, bize ne dedelerimizin yaptığından, demek olmazdı…” “-Biz şanlı Türk milletinin devamıyız. Bize yakışan ne ise onu yapmaya, atalarımızın işlediğini işlemeye devam edeceğiz.”(s.23,24,25). Eserde, Tanzimatçıların Türk milletine yabancılaşmış tavrı, Yunan’ın “Megalo idea”sı, gayet vukufla işlenmiştir: “-Aklıma Tanzimat döneminin ilim adamlarından, edebiyatçılarından bazıları geliyor, hatta daha sonraki dönemlerden… Biliyor musun baba, bunlar ilim tahsil ediyorlar, hatta devletin imkânlarıyla yurt dışına gidiyorlar. Geldikten sonra Türk milletinin beklentilerine, ihtiyaçlarına cevap vermek yerine Türk milletine, köylüsüne tepeden bakıyorlar, cahil görüyorlar onları. Çıktıkları kabuğu beğenmiyorlar.” “-Megalo idea. ..-Bu Yunanlıların hedeflerini gösteren bir simge baba. Bu sözün çeşitli anlamları var. Batı Trakya ve Selanik’in Yunanistan’a bağlanması, Ege adalarının, On iki Adanın, Girit adasının. Batı Anadolu’nun Yunanistan’a bağlanması gibi. En büyük idealleri de İstanbul’un geri alınması ve Bizans’ın tekrar kurulması… Şimdi bütün çabaları da bu. İstanbul’u almak…”(s.26,27). “Millet-i Sadıka” diye bağrımıza basıp topraklarımızda kendi adalet şemsiyemizin altında serbestçe ve rahatça yaşamalarına müsaade ettiğimiz Ermenilerin; Fransız, İngiliz casusluğu yapıp, onların asker elbiselerini giymek suretiyle yaptıkları kalleşçe katliamlar, eserde ağıtlarla ifâde edilmiştir. Edebiyat hocasının sınıfta talebelere okuduğu ağıtlarda; insanların diri diri yüzülüşü, çocukların yağ kazanlarında kaynatılışı, insanımıza “kuzu eti” diye işkenceler altında yedirilmek istenilişi gibi vahşetler bir bir anlatılmıştır:
“Amir memur demeyerek Hep ipe bağladılar Bekiroğlu Dede Ağa’yı Demirinen dağladılar. ………………………………. Meydan kazanı kurdular Bebekleri kaynattılar Gün görmedik hanımları Süngüyünen oynattılar
Kele Dudu kele Dudu Kanlı göynek yu diyorlar Bebekleri kaynatmışlar Kuzu eti ye diyorlar ………………………………..
Kardaşımın adı Mehmed Şu gavura etmem minnet Ben Allah’a güvenirim İnşallah mekânın cennet ……………………………………
Baş ucumda geziyorlar İfademi yazıyorlar Ayan olsun Tufan Beyim Sağ adamı yüzüyorlar …………………………………. Hançer bıçak açıcılar Şimdi bizi kesiciler Ayan olsun Yaşar Beyim Oruçlu’yu basıcılar”(s.30,31,32,33).
“Nûra Koşan” gençler, Selim’in reisliğinde “bir çınar altı sohbeti”nde buluşuyorlar. Sonunda vatan müdafaası için topluca asker olmaya ve orduya katılmaya karar veriyorlar: “-Arkadaşlar!...Memleketin bize cephede ihtiyacı var bugün. Dolayısıyla şahsen ben, şu günden itibaren kendini vatanına adamış bir asker olarak görüyor ve öyle hissediyorum…Gelen gelsin. Yoksa tek başıma giderim. Talebeler arasında önce cılız, sonra gür bir şekilde sesler yükselmeye başladı. -Ben de! -Bende! -Bende!.”(s.43,44). ……………………………. “Herbirinin birkaç yılı ve unutamayacakları hatıraları geçen mekteplerine son defa baktı gençler. Artık hep birlikte hareket etmeye karar verdiler. Hatıroğlu Camisine yönelip öğle namazını kıldılar.”(s.52). Eserde Kayseri Meydanı’nı dolduran gönüllülere yapılan ateşli konuşmalarda; Türk Milleti’nin tarihî Türk kahramanlığı, yüksek karakteri ve millî seciyyesi şu çarpıcı cümlelerle ifâde edilmiştir: “-Bizim milletimiz şerefli bir millettir. Tarih boyunca ölümü, şahadeti: esaretten üstün görmüştür. Türk ölür, ama asla esir olmaz!”(s.54). Eserin bundan sonraki bölümlerinde“kalem ordusu” neferlerinin askeri kıtalara sevkleri ve intikalleri, kısa süreli eğitimleri ve “Tekalüf-i Millîye” emirleri anlatılmıştır. Birbirlerine karşı güzel duygular besleyen Selim ile Gülşen arasındaki seviyeli mektuplaşmalara da yer verilen eserde; milletimizin erkeği-kadını, yaşlısı-genci, kızı-kızanı hemen hepsinde, vatanın üzerine topyekûn titreyişin destanlaşmış hali gözler önüne serilmektedir. Silah eğitimi ile alâkalı husûslar anlatılırken de vatanımızın dört bir yandan düşman istilasına uğrayış sebepleri teferruatlı olarak işlenmiştir: “Burada silah eğitiminin yanında tarihî bilgiler, düşman kuvvetlerine ait istatistikler, saldırı şekilleri ve düşmanların siyasetleri hakkında da bilgiler veriliyordu. Her savaş bir takım çıkarlar için yapılırdı. Sınırlarını genişletme, bir devleti, bir milleti kendisi için tehdit unsuru görme, bu menfaatler arasındadır. Anadolu toprakları stratejik bakımdan çok kritik bir noktadadır. Asya ile Avrupa kıtasını birbirine bağlayan Anadolu aynı zamanda zengin yer altı madenlerinin yanında yer üstü zenginlikleri, münbit toprakları ile dünyanın dikkatini üzerinde toplamıştır. Anadolu bir cennet köşesidir. İstanbul, Ankara, İzmir, Kayseri, Konya, Samsun, Sivas, Erzurum, Trabzon, Adana… her bir köşesi ayrı bir kıymet Anadolu’nun. 18. asır şairi Nedim, sadece İstanbul’un, tek bir taşını Acem mülkünden daha değerli buluyordu. ‘Bir sengine yek-pâre Acem mülkü fedâdır’ diyerek. Bugün bu mübârek topraklara ve bu asil millete gözü dönmüş cânîler, canavarlardan daha aşağı bir sıfatla musallat olmakta, parçalamak, yutmak için fırsat kollamakta… Yunanlıların megalo ideası yani 1453’te Fatih Sultan Mehmet tarafından fethedilen İstanbul’u tekrar ele geçirmek, Yunanistan, Girit, Rodos, Kıbrıs, Anadolu ve ta Büyük İskender’in uzandığı İskenderiye’ye kadar olan toprakları işgal etme, bir Helen İmparatorluğu olarak kabul edilen Bizans İmparatorluğu kurma fikri ile İngilizlerin bunlarla işbirliği içinde olmaları milletimize zor günler yaşatıyordu.”(s.71). Eserde, Türk Milleti ve Türk tarihi için apayrı mânâlar ifâde eden “Türk Zaferler Ayı Ağustos” hakkında da etraflıca bilgiler verilmiştir: “Ağustos, Türk tarihinde, Türklerce güzel sayılmış aylardan biridir. Ağustos zaferler ayıdır. İşte Malazgirt Zaferi, Çaldıran Zaferi; işte Mora’nın, Kars’ın, Korsika Adasının fethi… Dünyanın en şanlı denizcisi Barbaros Hayrettin Paşa’nın Nis kalesini alması, Cezayir’in fethi Ukrayna’nın fethi, Anafartalar zaferi… daha nice zaferler Ağustos ayına tekabül ediyor hep…”(s.73). Eserde, uzun zamandır devam eden Taarruz plânları, cephe hatları, bu hatlar boyunca vazife alacak birliklerin yapacakları ileri harekata dair çeşitli hazırlıklar ve bu hazırlıkların yapılmasını müteakip, savaşın sevk ve idaresi, nihayetinde 22 gün 22 gece süren Polatlı’da Sakarya’da yazılan destanın tafsilatlı bilançosu ele geçen mühimmat, kayıp durumları.. gibi hususlar da kayda geçirilmiştir. Yazar, eserde kevser hasretlisi “Nûra Koşanlar” hakkındaki hükmünü ise şu şekilde mühürleştirmiştir: “Kalem ordusundan yani Kayseri Lisesinin son sınıf talebelerinden hiç biri zaferi göremedi. Zaten onları cezbeden de zafer sarhoşluğu değil, zaferin kendisi, kevserin hasretiydi. Şehitler, gittikleri yerde türlü nimetlere gark olacak şehitler… Dünyaya bir kez daha gelmek, Bedir’de, Uhud’da, Çanakkale’de, Sakarya Savaşında bir daha, bir daha şehadet şerbetini tatmak isteyecek şehitler, sizi hangi mezar layıkıyla bağrında misafir edebilir ki! Hangi toprak, hangi tarih kandırabilir ki! Siz Rabbinizin iki cihan ihsanıyla nimetlendirilmiş şehitler…”(s.77,78). Eser, Lise Müdürünün Kütüğe: “Cepheye gidip, hepsi şehit düştüğünden bu yıl mektebimiz mezun verememiştir.”(s.79).ibareleri ve “Nûra Koşan Kalem Ordusu”nun Polatlı’da, Sakarya’da harbin kucağına dolu dizgin atılışları ve “bir gül bahçesine girercesine” şahadet şerbetini içişleri; Muallim şair Fazıl Ahmet Bahadır’ın gördüğü bir rüya sonrasında yazdığı “Bir destan şiir” ile tamam olmuştur:
“………………… Kanla yıkana yıkana Temizlendi Sakarya’nın doğusu. Onlar; Geri dönmeyi düşünmeyenler. Onlar, On binler, Yüz binler. Bu topraklar için Can veren erler. Sanılmasın, Belirsiz mezarlarda kaldılar. Hür ufuklardan vatanın, Hem gece Hem gündüzüne, Doğacak aylara yıldız oldular.”(s.86,87).
Eser ve yazarı hakkında naçizane bazı düşüncelerimiz:
Bu güzel eserin dili, Yahya Kemal’in “ağzımda annemin sütü” dediği Türkçe’dir. Eserin hiçbir yerinde “Yaşayan Türkçe”den taviz verilmemiştir. Muhteva, mevzu akışı, bölümler arası geçişler mükemmeldir. Eser, okuyanda “hakikate erdirici şiir” güzelliğinde bir intiba bırakmaktadır. Eserin seviyesi İlköğretim ve Lise talebelerinin seviyesine uygundur. Seçilen, isimler, kahramanlar ve karakterler milletimizin maşerî vicdânıyla uyumludur.
Tekliflerimiz:
1.) Böylesine güzide bir esere imza atan Yazar Vedat Ali Tok Bey, üst seviyeden tebrike ve mükâfata lâyıktır. TÜRKİYE YAZARLAR BİRLİĞİ VE İLESAM bu mevzuûda derhal harekete geçmelidirler. Bu kurumlar tarafından eser ve yazarının hakkı teslim edilmelidir. (Yoksa haberleri yok mu?)
2.) Yazar Vedat Ali Tok Bey, bundan sonra aynı adlı bütün Türkiye’ye şamil bir eser daha kaleme almalıdır.
3.) Milli Eğitim Bakanlığı bu eseri toptan satın alarak İlköğretim ve Lise talebelerine, tarih öğretmenlerine ücretsiz dağıtmalıdır.
4.) Kütür Bakanlığı bu eserden yeteri kadar bastırıp Türk Cumhuriyetlerine göndermelidir.
5.) Türkiye Radyo Televizyon Kurumu (TRT) bu eseri Televizyon filmi olarak çekmeli ve dünyaya göstermelidir. Hatırlanacak olursa “Duvardaki Kan” dizisi Televizyon filmi olarak içeride ve dışarıda çok etkili olmuştu.
Eserin Künyesi:
Eserin Adı: Nura Koşanlar Eserin Yazarı: Vedat Ali Tok Eserin Çeşidi: Roman Eserin Dili: Türkçe
Baskı tarihi Ekim 2010 tarihini taşıyor. Harika tasarımlı bu kitabın milletlerarası seri numarası: ISBN-978-9944-423-43-4’tür. Eser, 1 dibâce (önsöz), 18 bölüm ve 87 sayfadan ibarettir. Baskıda gözü yormayan hafif sarı renkli A5 14,8x 21 ebadında kâğıt kullanılmıştır.
(Mart 2011 tarihli Berceste Dergisi)
|