Şubat 10, 2012, 05:30:22 ÖÖ *
Hoşgeldiniz, Ziyaretçi.Lütfen giriş yapın veya kayıt olun.

Kullanıcı adınızı, parolanızı ve aktif kalma süresini giriniz
Duyurular:
 

Sayfa: [1]   Aşağı git
  Yazdır  
Gönderen Konu: VEDAT ALİ TOK İLE MÜLAKAT /Sedat KARAKOÇ  (Okunma Sayısı 1031 defa)
0 Üye ve 2 Ziyaretçi konuyu incelemekte.
Fuat Tok
*
Çevrimdışı Çevrimdışı

Mesaj Sayısı: 129



« : Mayıs 25, 2008, 18:52:36 ÖS »

Alıntı
VEDAT ALİ TOK İLE MÜLAKAT
Sedat KARAKOÇ


Kendinizden bahsetmeyi pek sevmediğinizi, zaman zaman mütevazılığın sınırlarını zorlayıp kendinizi geriye çektiğinizi biliyoruz; ancak yine de söyleşiye bir girizgâh olmasını istersem, kendinizle ilgili ne söylemek istersiniz? Nasıl tanımlamaya çalışırısınız kendinizi?

Öncelikle derginize misafir ettiğiniz için size ve okuyucularınıza teşekkür ediyorum. Evet, insanın kendisini tanıtması biraz zordur; bu durum sizin de söylediğiniz gibi, benim için biraz daha zor… Kayseri Lisesi mezunlarındanım. 1988 yılında Erciyes Üniversitesi Fen-Edebiyat Fakültesi TDE Bölümünü bitirdim. Aynı yıl Edebiyat öğretmenliğine başladım. Öğretmenliğim esnasında Eski Türk Edebiyatı ana bilim dalında yüksek lisans yaptım. 2002 yılından beri de mezunu olduğum Kayseri Lisesinde görev yapıyorum.

Edebiyat öğretmeni olmakla edebiyatçı olmayı nasıl birlikte götürüyorsunuz?

Edebiyatçı olmak ve edebiyat öğretmeni olmak farklı şeylerdir. Kısaca söylemek gerekirse biri üretmeye, diğeri üretileni tanıtmaya, öğretmeye yönelik mesleklerdir. Ortak yönleri yok mudur? Elbette vardır. Her ikisi de paylaşmayı gerektirir nihayetinde. Birinde okuyucularınızı, diğerinde öğrencilerinizi muhatap alırsınız. Şu halde öğretmenlik benim mesleğim, para kazandığım meslek; edebiyatçılık ise özel ilgi alanımdır. İnsan diler ve arzu ederse ikisine de gerekli ve yeterli zamanı rahatlıkla ayırabilir. Benim kahvehanelere, maçlara gitmek veya bu tür muhabbetlere katılmak gibi bir alışkanlığım yok. O zaman? Zaman çok demektir.

Eski Türk edebiyatı sahasında yüksek lisans yapmanız bir tercihiniz ise sizi bu tercihe iten unsurlar nelerdir? Kişiliğinizin bu tercihte bir etkisi oldu mu?

Daha lisede okurken klâsik şairlerimiz ve onların şiirleri ilgimi çekiyordu. Klâsik şiirlerden çıkardığım hayâlî manzaralar, Osmanlı devletinin ihtişamı… Kahramanlığıyla dünyaya nam salmış bir millet, öte yandan dünyanın en lirik şairleri de bu milletten çıkıyor. Bu tür düşünceler üniversite yıllarımda da devam etti. Sonra klasik edebiyatımızın nesir, yani düz yazı ile yazılmış eserleri… Bu edebiyat bize sanki Arap-Fars kültürü gibi yansıtılmaya çalışılıyor, ama şunu gördüm ki millî kültürümüzün –zengin millî kültürümüzün- temelleri hep bu dönemlerde atılmıştır. Evet, kişiliğimle de örtüşüyor. Klasik şiirleri seviyorum, çünkü ben yüzeysel anlamlar yerine, bakıldıkça genişleyen, derinleşen ve asıl gizemini fikir ve hayal perdeleri arkasına gizlemiş şiirleri seviyorum. Mademki edebiyat, şiir bir sanattır, sanat basit olursa bunda da bir güzellik unsuru aramanın yine basitlikleri, sıradanlıkları getireceğini düşünüyorum.

Yazmak, bir eser meydana getirmek, her edebiyatçı için farklı anlamlar taşır. Siz yazarken neyi esas alırsınız? Okuyucu kitlesi ve onlara vermek istediğiniz nelerdir? Kısaca yazma amacınızı kime, neye göre belirlersiniz?

Güzel bir soru. Belki şaşıracaksınız, ama ben bazı yazılarımı bir kişi için bile yazdığım olmuştur, ama o bir kişi için yazdığım yazının birçok insanı muhatap aldığının da farkında olmuşumdur. Mesela Pervanenin Rüyası isimli romanda sadece roman içindeki bir iki kahramanın şiir yazmadaki lüzumsuz ısrarlarını, kusurlarını ifade etmeye çalıştım, fakat romanı okuyan Kayseri’deki birçok şair üzerine alındı. Eleştirilerden kendine pay çıkardı. Velhasıl ben yazılmışı değil, yazılması gerektiğine inandığım hususları, edebiyatımızda eksik, gedik neredeyse o konularla ilgili bir boşluğu doldurmak amacıyla araştırıyor ve yazıyorum. Tabii ki gücüm nispetinde…
 
Eserlerinizden bahsedecek olursak “Gül Arzusu Naat Tahlilleri” adlı incelemeniz bu sahada önemli bir boşluğu doldurdu. Bu eserinizin bu dünyada ve diğer dünyada karşılığını aldığınız ya da alacağınız hakkında ne söylemek istersiniz?

Bilindiği gibi naat (ya da na’t) Peygamberimizi övmek için yazılan –genellikle- şiirlere verilen isimdir. Ben Efendimiz için yazılan şiirleri tahlil etmeye çalıştım ve söylediğiniz gibi şimdiye kadar naat derlemeleri vb. çalışmalar yapılmasına rağmen onları tahlil eden bir çalışma yapılmamıştır. Bu bakımdan bu kitap sahasında ilk eser sayılır. Bu dünyada karşılığını aldı mı derseniz o ne beklediğinize bağlıdır. Bir yazar kitaplarının çok satılmasını elbette ister. Ben de isterim. Fakat yazar için ilk ve yegâne hedef bu olursa kendi kendini bitirir. Süflîleşir. Benim öğrencilerimin çoğu kitap yazdığımdan haberdar bile değildir, çünkü onlar görmezse bir yerlerde, ben asla böyle bir konuda konuşmam ya da sınıflara götürmem kitaplarımı. Yanlış anlaşılmasından çekinirim. Çünkü yazarlık aslında mukaddes vazifelerdendir. Bildiğinizi, size ilham edileni, öğrendiklerinizi ya da gönül güzelliklerinizi başkalarıyla paylaşıyorsunuz çünkü. Para kazanmak için başka meslekler vardır. Zaten Türkiye’de yazdıklarından para kazanan yazar sayısı da çok azdır. Onların da ne yazdıkları tartışılır tabii. Yani topluma ne verdikleri… Hâsılı ben bu kitabı yazarken bilimsel açıdan bir boşluğu doldurmanın yanında Efendimiz için yazılan şiirlerdeki, özellikle klasik şiirlerdeki, anlam derinliklerinin ortalama bir okuyucu tarafından da anlaşılsın istedim. Bu açıdan kitap ulaşabildiği okuyucu kadar dünyadaki hizmetini yapmış demektir. Öbür dünyadaki karşılığına gelince, biliyorsunuz Peygamber Efendimiz kendisine şiir yazan ve sonradan Müslüman olan Ka’b b. Züheyr isimli şairi taltif etmiş, ödüllendirmiş ve ona hırkasını hediye etmiştir. Bu açıdan belki böyle bir çalışmanın da küçük bir mükâfatı olur. İnşallah bu tür çalışmalar okuyucu buldukça biz öldükten sonra da sadaka-i cariye yerine geçer.

“Pervanenin Rüyası (Fuzûlî Romanı)” adlı biyografik romanınızı okurken İskender Pala’nın “Babil’de Ölüm İstanbul’da Aşk” adlı romanı aklımıza geliyor. Bu durumu nasıl izah edersiniz?

Bu soru bana çok soruluyor. İskender Pala saygı duyduğum ve Klasik Türk Edebiyatına hizmet etmiş ve hâlen de etmekte olan bir akademisyen yazar. “Divan Edebiyatını Sevdiren Adam” unvanını hak ederek almıştır. Onunla ne yarışmayı ne de mukayese edilmeyi isterim. Fakat şunu söyleyeyim, benim yazdığım romanla onun romanı arasında hiçbir benzerlik bulamazsınız. Hatta yakın dostlarım bilirler, ben bu romana başladığım zaman Babil’de Ölüm İstanbul’da Aşk romanı çıkmış ve şa’şalı reklamları yapılırken benim bütün hayallerim suyu düşmüş, yazmaktan vazgeçmek üzereydim ki kitabı alıp okumaya başlayınca daha ilk sayfalarından itibaren moralim düzelmiş, yoluma devam etmiştim. Aradaki benzerlik şudur: Her iki kitap da Fuzûlî’yi anlatıyordu, ama bakış açısı, kurgu, konu vs. tamamen farklı. Şimdi tevazuu bir tarafa bırakıyorum. Pervanenin Rüyası’ndaki birtakım teknik hataların dışında bu kitap İstanbul’da iyi bir yayınevi tarafından basılmış olsaydı çok büyük yankılar getirebilirdi. Bu konuda ümidimi yitirmiş de değilim. Nasip olursa ikinci baskısı bu düşüncelerimin ne kadar isabetli olduğunu gösterecektir inşallah. Bir bakıma bu kitabın Fuzûlî ile aynı kaderi paylaştığını söyleyebilirim. O da İstanbul’dan uzak kaldığı için, “Sultanu’ş-Şuara” (şairler sultanı) Bâkî olmuştur.

Diğer eserlerinizi de sizin tanıtmanızı istersek, meselâ “Edebî Sanatlar Ansiklopedisi” ya da “Şiir Terimleri Nazım Tür ve Şekilleri”, “Mülakatlar”, “Kayseri Lisesinden Nura Koşanlar” dediğimizde inceleme-araştırma roman başlıkları altında toplayabileceğimiz bir külliyatınız ortaya çıkıyor. Bu tespite katılır mısınız? Tabiî bir de dergi yazarlığınızdan da bahsetmek gerekecek. Öyle değil mi?

Evet, 1997’de çıkardığım Şiir Terimleri Nazım Tür ve Şekilleri isimli kitapta alışılmış nazım örneklerinin dışında örnekler bulmuş, bunları okuyucularla paylaşmıştım, fakat kitabın baskısı bana göre çok kötü. Bu, benim matbaacılara çok güven duyduğum ya da onların imlâyı vs.yi çok iyi bildiklerini sandığım bir zamanın kitabıdır. Ne yazık ki kitabın son halini görmeden baskıya verilmişti.
Edebî Sanatlar Ansiklopedisi, üzerinde en çok zaman harcadığım bir kitap. Bu kitapta da edebî sanatlarla ilgili hiçbir kitapta bulunmayan örnek zenginliği vardır. Belki derginin yayınlandığı sırada Edebî Sanatlar Ansiklopedisi’nin de ikinci baskısı İstanbul’da bir yayınevi tarafından (sözlerinde sadık olurlarsa) yapılmış olacak. Böylece kitap daha geniş bir okuyucu kesimiyle buluşacak.
Mülâkatlar, değişik üniversitelerimizde bulunan ve eser veren akademisyenlerle yaptığımız mülakatları içiren bir kitap.
Kayseri Lisesinden Nura Koşanlar, tarihî bir lisenin geçmişindeki şanlı bir hadiseyi genç kuşaklara hatırlatmak için yazıldı. Bu kitap için çok iddialı olmadığımı peşin olarak söylemem gerek.  Daha güzelleri yazılabilir. Kısaca özetlemek gerekirse, evet, çalışmalarım hem inceleme, araştırmaya hem de roman, deneme türlerine ait. Tabii dergi yazarlığı da ayrı bir çalışma. Yazarlık zamanımın büyük bir kısmını da bu alıyor. Bir zamanlar daha fazla dergiye yazıyordum ama olağanüstü bir durum olmadığı zamanlar şimdi sadece Bekir Oğuzbaşaran Bey’le yayın danışmanlığını yaptığımız Berceste, Somuncu Baba ve Diyanet Avrupa dergilerinde her ay yazılarım yayınlanıyor. Bakalım, nereye kadar giderse…

Kayseri Lisesi mensubu olarak özellikle “Kayseri Lisesinden Nura Koşanlar” adlı tarihî romanınız bizi oldukça sevindirdi. Bu okul ile Kayseri Lisesinde Edebiyat öğretmeni olmanın dışında,  nasıl bir bağınız var?

Daha önce de söylediğim gibi Kayseri Lisesi mezunlarından biriyim. Bu lise aslında şu anda hak ettiği yerde değil. Dışarıdan bakan insanlar ve tabii ki biz öğretmenler, okulumuzdan daha fazla şey bekliyoruz. Okulumuzun ilim, sanat, sosyal faaliyetler bakımından sesini daha fazla duyurması gerekiyor. Bu da büyük ölçüde öğrencilerimize bağlı. Öğrencilerimizde bir gayret olursa okul, geçmişteki parlak günlerini yeniden yaşayabilir.
Kayseri Lisesi ile bağıma gelince bu okul mezunu olmak ve beş yıldır burada görev yapmaktan başka, bu şehre mensup ve şehrini seven bir vatandaş olarak Kayseri Lisesinin başarısı ile sevinecek bir yürek taşımanın ötesinde bir bağım yok elbette. Hiçbir öğretmenin de bunların hâricinde bir bağı olamaz; çünkü okullar yerinde kalır, ama öğretmenler bugün bu okulda yarın başka bir okulda olabilir; bu yüzden ben okul fanatizmi sayılabilecek bir tutum içine hiçbir zaman girmedim, girmem de. Çalıştığım okulda elimden gelen gayreti göstermeye çalışırım; burada Ahmetler, Mehmetler neyse; başka bir okulda Hasanlar, Ayşeler de aynıdır bizim için. Nihayetinde hepimiz aynı milletin ferdi değil miyiz?

Kayseri Lisesi öğrencilerine vermek istediğiniz özel bir mesaj olsa gerek. “Kayseri Lisesinden Nura Koşanlar” adlı romanınızın Selim karakteri şimdi karşımızda olsaydı Kayseri Liselilere ne söylerdi?

Yukarıda belirttiğim hususların devamı olarak, Kayseri Lisesi öğrencilerinin daha çalışkan, daha şuurlu olması beklenir. Bu okulun öğrencileri sadece bir lise diploması alarak okuldan mezun olmayı düşünüyorsa yazık ediyor kendine; çünkü burayı aynı zamanda bir eğitim, edep ve irfan ocağı olarak görmek gerekiyor. Savaşın ve bütün olumsuzlukların hüküm sürdüğü bir zamanda Selim, çok sevdiği mektebini bırakıp vatan müdafaasına gönüllü katılabiliyorsa, bugünkü Selimlerin de yapacağı en büyük fedakârlık, devletin kendisine yaptığı yatırıma karşılık; vatanına, milletine iyi hizmetlerde bulunacak bir mesleğin sahibi olmaktır. Onların bize canları pahasına emanet ettiği bu memlekete, bu şehre, bu okula ihanet etmemek gerekir. Eğer Selim şimdi karşımızda olsaydı liseli gençlerimiz için şunları söylerdi herhalde: “Arkadaşlar siz Müslüman Türk gençlerisiniz. Giyiminizden kuşamınıza; oturuşunuzdan kalkışınıza, hocalarınıza karşı davranışınıza, oturduğunuz sıraları kullanış şeklinize…varana dek millî ve mânevî değerlerinizin gerektirdiği şekilde dikkat etmeniz gerekir. Evet, müzik de dinleyebilirseniz; ama bunun yeri ders ânında sınıflar olmamalı. Birbirinizle güreş de yapmalısınız, ama sınıfın ortasında boğuşmak size yakışmaz. Hele hele devletin bedava verdiği kitapları ayaklar altına almak, yırtmak atmak yahut özensiz bir şekilde kullanmak… Biz bir sayfa kâğıt bulabilmek için ne kadar çalışır, bir kitaba sahip olmak için neler verirdik. Biz vatan için kanımızı, canımızı verdik siz rahat yaşayın diye. Ama her şey önümüzde hazır diye hiçbir şey için mücadele etmeden yangelip yatasınız diye değil. Bugün dünyada aklın akılla savaşı varsa o savaşı da sizin kazanmanız gerekir. Bunun için de üstünüze düşen vazife ne ise onu yapın. Biz size nasıl tehlikelerden kurtarılmış bir vatan bıraktıysak, siz de torunlarınıza daha güzel, daha zengin bir vatan bırakmalısınız. Kendinize, aslınıza dönün.  Yoksa bunların hesabını da sizden sorarız elbet.”

Bu kadar eser yazmış biri olarak, üstelik yüksek lisansınızı da bitirmenize rağmen, yolunuza akademik bir kapıyı açarak devam etmeyi düşündünüz mü?

Elbette düşündüm, fakat maalesef şartlarım hiçbir şekilde, hiçbir zaman uymadı.

İlim sahasında yabancı dil zorunluluğu sizce gerekli mi? Eski Türk Edebiyatı alanında doktora yapmak isteyen birisinin İngilizce bilme zorunluluğunu nasıl değerlendiriyorsunuz?

Yabancı dil bilmenin gereğine mutlaka inanıyorum. İsteyen, kabiliyeti olan mutlaka öğrenmeli. Bunun için de gerekli imkânlar sağlanmalı. Ancak bunun ilim adamlarının önüne bir baraj gibi konması mantıklı değil. Çünkü yabancı dille hiç alakası olmayacak bir dalda ilerlemek isteyen bir ilim adamına zulümdür bu. Bilimsel bakımdan mükemmel bilgisi olan, fakat yabancı dil bilmediği için bildikleri heba olan bir sürü ilim adamımız maalesef ürünlerini, keşiflerini milletin faydasına sunma imkânından mahrum bırakılıyor.  Bu, bizim için büyük bir mantık zafiyeti. Hâlâ kendi kendimizi kandırıyoruz İngilizce dünya dili, bilim dili diye. Oysa Atatürk “Türk milleti, dilini de yabancı diller boyunduruğundan kurtarmalıdır... Türk dili, dillerin en zenginlerindendir; yeter ki bu dil, şuurla işlensin.” dememiş miydi?
Bakın Eski Türk Edebiyatı sahasında çeşitli üniversitelerimizde görev yapan uzmanlarla yaptığımız mülakatlarda benzer soruları iki akademisyenimize sormuştum. Bunlara aldığım cevabı sizinle paylaşmak isterim. İbretle kulak verilmesi gerekir, bunlara:
(Yrd. Doç. Dr. Rıdvan CANIM, Atatürk Üniversitesi Öğretim Üyesi)
“- Evet. Kronikleşmiş ya da Türkiye üniversitelerinde kangren haline gelmiş bir mesele bu. Benim olduğu gibi, yüzlerce değil binlerce akademisyenin sorunu, dolayısıyla Türkiye’nin sorunu bence. Bugün üniversitelerde doçentlik kriteri –yanılmıyorsam- 2 kitaptır. Benim -tümü alanımla ilgili bilimsel çalışmalar olmasa da- yayınlanmış 17 kitabım var. Ama ben bir Türkçe hocası olarak “yabancı dil” özürlüyüm.  Boynumda kocaman bir yafta: Başarısızsın!.. Çalışmalar titr için, unvan için yapılmıyor mutlaka ama, insan eğer çalışıyorsa, bir emek sarf ediyorsa, içinde yaşadığı toplum için bir artı değer üretiyorsa karşılığı da -neyse- verilmeli herhalde. Hatta istemeden verilmeli. Bunlar gözardı edilerek, bunca emek ve çaba görmezden gelinerek olmayacak sebeplerle, maksadını aşan sınavlarla çalışan, üreten insanların önüne engeller koyarsanız en başta ülkenize en büyük kötülüğü etmiş olursunuz. Bir akademisyenin -bana bir Osmanlı edebiyatı hocası olarak faydası olmasa da- mutlaka bir batı dilini bilmesi gerektiğine yürekten inananlardanım. Ve ülkemizde alanı ne olursa olsun her akademisyenin mutlaka ama mutlaka batıyı gezip görmesi, mümkünse bir süre oralarda kalması gerektiğine inanan birisiyim. Hem bir yabancı dili öğrenme süreci bir insanın ömrünün yarısını alabilir mi? Almalı mı? Üniversitelerimizde keşke Türkçemizi yani kendi ana dilimizi doğru ve güzel konuşma noktasında bu kadar duyarlı olabilseydik. Ama ne gezer! Kim bakar Türkçenin yüzüne. Daha dün en yetkili kişiler; “Türkçe bilim dili olamaz” demediler mi? Bunun üstüne ne söylenebilir ki? Ülke kendi evlatlarını ne uğruna yapıldığı bilinmeyen fantezilerle genç yaşta bitiriyor, tüketiyor. Ne diyelim vatan sağ olsun…”
(Yrd. Doç. Dr. Mustafa Tatcı, Gazi Üniversitesi, Öğretim Üyesi)
“-Bugün Yûnus hiçbir şey yazmasa idi, Yûnus’luğundan bir şey kaybeder miydi? Hayır! Çünkü, Yûnus yazdıklarıyla değil, iç dünyasında yaşadıklarıyla Yûnus’tur. Yazdıkları onun sadece dışarıya sızdırdıklarıdır. Yaşadıklarının asılları yine kendinde gizlidir. Ama şu da var ki, dünyada, dünya kurallarına göre yaşanır. Üniversitede öğretim üyesiyseniz, bunun prosedürü, kuralları vardır. Bu kurallara uymak, yabancı dil isteniyorsa çalışıp geçmek lazımdır. Doğru veya yanlış, maalesef böyle bir kural var… Evet, ben de, benim gibi mesela Türkiye’nin yüz akı ilim adamlarından fakültedeki oda arkadaşım Metin Kayahan Özgül de, daha bizim gibi yüzlerce Yrd. Doçent arkadaşlar da maalesef yabancı dil mağduruyuz… Bugün Kayahan Bey hasbelkader zaman ayırıp yabancı dil sınavını verse, hiç kimse kusura bakmasın, jürisine girecek kişi teeddüp eder, soru soramaz. Önce onun kadar öğrenmesi, yazması üretmesi icap eder. Bu böyledir!  Kendim için bir şey söylemem doğru olmaz. Onu başkaları değerlendirsin. Ama mademki sordunuz, doçentliğe yükseltilmede ilmî çalışmalar esas alınmalı ve derhal yabancı dil sınavı kaldırılmalıdır! Sözde yabancı dil sınavından geçmiş yüzlerce kişi, ilim adamı oldukları için değil, sırf bu sınavı başardıkları için doçent ve profesör olmuşlardır. Bunların çoğu geçtikleri yabancı dil ile daha doğru dürüst bir cümle bile kuramamaktadırlar. Ama bu kişiler, uygulanan sınavdaki soruların her türlü ayak oyununu bilirler. Çünkü yabancı dilin bilimsel çalışmalarda kullanılması değil, sınavdan nasıl geçileceği öğretilmiştir, onlara. Yine bu kişilerin çoğu sınavını verdikleri bu yabancı dille dünyada bizi temsil edemeyecek durumdadırlar! Zira konuşamazlar, yazamazlar! Şu durumda, sınavdan geçenle geçmeyen arasındaki fark nedir, söyler misiniz? Bu, meselenin bir yönüdür. Bir başka yönü de şudur: Yabancı dil iyi bilinmelidir! Yabancı dil öyle iyi bilinmelidir ki, bu kişiler yurt dışında bizim kültürümüzü temsil eden birer misyoner gibi çalışabilsinler! Hâlbuki bizde üst kademede bulunan ve yabancı dili savunan kişilerin bilgisi bile eklektik bir bilgidir ve çoğu bizim ilmimizi ve kültürümüzü temsil edemez. Bu kişiler içinde Prof. Dr. Oktay Sinanoğlu, Prof. Dr. Ahmet Yüksel Özemre gibi bazı istisnalar da yok değildir. Allah sayılarını artırsın… Şimdi, bilim adamlarından yabancı dil istenmesinin bence ülkemizin geleceği için çok tehlikeli olan bir yönü daha vardır: Bizim bir bilim adamımız gece gündüz çalışacak, bilgi üretecek, elde ettiği yeni bilgileri yazacak, üstüne üstlük ürettiği bu bilgiyi bizim insanımızın, hatta sahanın elemanlarının anlamadığı yabancı bir dilde yayınlanan sözde uluslararası denilen uydurma bir dergide parasıyla yayınlatacak! Olacak şey değil! Görünüşte bu çok cazip olan, bilim adamını sözde uluslararası üne kavuşturacak ve bilime katkısı olacak olan bu masum kuralın arkasında kirli bir oyunun olmadığı söylenebilir mi? Biz bu bilgiyi kendi insanımızın emrine vereceğimiz yerde, buralardan yeni iş, bilgi ve yeni sektörler yaratacağımız yerde, “efendim biz ürettiğimiz bu bilgiyi kullanamıyoruz, buyrun siz kullanın,” diyoruz. Evet, olacak şey değil! Söz konusu uluslararası indekse giren yabancı dergileri çıkaranları değerlendirmek, bu dergilerde yayınlanan yazıları gruplandırarak son yirmi otuz senedir, Amerika, İngiltere, Fransa, Almanya ve bilhassa İsrail neler yapmışlar, bizim gönderdiğimiz araştırmalardan nasıl sektörler yaratmışlar bir incelemek lazımdır. Velhâsıl, ürettiğimiz bilgiyi İngilizce bir dergide yayınlatmak şöyle dursun, Türkiye’nin emrine vermeden yayınlatanın cezalandırılması gerekir, bence. Daha açık bir ifadeyle, Türkiye’de, devletin ve milletin imkânlarıyla üretilen bilginin milletin emrine verilmeden yabancı bir dille yabancı bir dergide yayınlatılması vatan topraklarını satmakla, aynıdır! Hâsıl-ı kelâm, büyüklerimiz koydukları bu kuralı yeniden gözden geçirmelidir. Bilim adamının önündeki yabancı dil engeli kaldırılmalıdır. Türk bilim adamları uluslararası toplantılarda yabancı dil bilse bile Türkçe konuşmalıdır! Türkçe ve Türk haysiyeti ayağa kaldırılmalıdır. Türkçenin bilim dili olarak kabul ettirilmesi için bilim adamları hasseten gayret etmeli, kongrelerde bunu ısrarla vurgulamalıdır! Nihayet sosyal bilimlerde, özellikle edebiyat ve tarih bölümlerinde yabancı dille dışarıda yayın yapmanın anlamsızlığı ortadadır. Müstemleke zihniyetiyle hareket edenler bu milletin değerli bilim adamlarının önüne takoz koymamalıdırlar. Ne diyelim! Biz çalışmaya devam edeceğiz, yabancı bilim adamları da bizden dipnot düşmeye devam edecek. Şimdilik prensibimiz bu.”
İşte benim de yıllardır savunduğum düşünceler bunlar. Bu iki ilim adamımızdan daha iyi anlatamazdım herhalde işin vehametini. Kendimce bir tavır koydum ve hiçbir yabancı dil imtihanına girmedim, çünkü bunu mantığım almadı hiçbir zaman. Bizim gibi düşünmelerine rağmen, yabancı dil imtihanına girip kazara kazanan birçok akademisyenin de çarka dâhil olduklarını biliyor ve üzülüyorum. Benim ve benim gibilerin koyduğu tavır ise tabii ki sadece kendimizi olumsuz yönde etkiledi. Ben de diyorum “Vatan sağ olsun.”

Türkçenin korunmasına dair bir kanun tasarısı verilme arifesinde dilimizin gerçekten bir kuşatma altında olduğunu düşünüyor musunuz?

Şimdi bir taraftan yabancı dil dayatması yapacak ve milleti aslı olmayan İngilizce bilim dilidir safsatasına inandıracak, anasınıflarına varana kadar her Türk çocuğuna ille de İngilizce öğretmeye çalışacaksınız, ondan sonra da kanunla dili koruyacaksınız. Bu büyük bir çelişkidir. Bir gönülde iki sevda barınamaz. Hem de çok üzüldüğüm bir durum var onu da söyleyeyim. Millî ve mânevî değerlerin kanunlarla korunması kadar acayip bir durum daha olamaz. Demek ki biz şuurumuzu kaybediyoruz. Yakında babamızı anamızı çocuklarımızı, kardeşlerimizi sevmek ve onları korumak için de kanun çıkartacağız demek ki! Bunlar olacak şey değil. Birileri dilini sevmiyorsa ona zorla sevdiremezsiniz. Tedbirimizi anasınıfından itibaren almalı ve Türkçemizin güçlü bir dil olduğu gerçeğini onlara aşılamalıyız ki onlar da bu özgüvenle yetişsinler.  Dilimiz için dışarıdan kuşatma olduğunu düşünmüyor, içerden teslim olma, dil müstemlekesini kabul etme yolunun seçildiğini görüyor ve çok üzülüyorum.

Türk Dili ve Edebiyatı öğretmeni olarak, lise müfredatı Türkçenin zenginliğini, mirasını genç kuşaklara aktarmada yeterli mi? Siz kendi branşınızdan bakacak olursanız gençlerin edebiyat derslerine ilgisini nasıl görüyorsunuz?

Bizde maalesef müfredatlar sık sık değişir. Değişmemeli mi? Elbette değişmeli, ancak ihtiyaca göre değişmeli. Yazboz tahtası haline getirilmemeli eğitim, kitaplar… Eğitim üzerine plân yapanlar, yasak savma, görevi icra etmiş olma yolunu terk edip, bizzat eğitim sahasına girmeli, öyle program yapmalı, proje üretmeli. Şunu bir deneyelim, mantığını eğitim için tehlikeli görüyorum. Nasıl ki bir ilâç üretildiği zaman, insanların kullanımına sunulmadan önce defalarca deneniyor, test ediliyor sonra piyasaya sürülüyorsa, eğitim için de aynı şeyler geçerlidir. Bir kredili sistemin gazabına uğrayan binlerce genç bugün hâlâ onun yaralarını sarmaya çalışmıyor mu?
Edebiyat derslerine ilgi beklentilerimizin çok çok altında. Bunun müsebbibi ne bizleriz ne de çocuklar. Üniversite imtihanına hazırlanması için a, b, c, d, e seçeneklerinin dışına çıkarılamayan gençler Fuzûlî’yi, Bâkî’yi, Yahya Kemal’i, Mehmet Âkif’i, Necip Fazıl’ı okumak ister mi elbette hayır.

Gençlere bizim aracılığımızla iletmek istediklerinizi özetlemenizi istersek ne derdiniz?

Karanlık tablolar çizdik. Çünkü bizim gündüzümüz de gecemiz de eğitimle geçiyor. Eğitim ve özellikle de kendi dalım olan Türk Dili ve Edebiyatı ile ilgili gelişmeleri yakından takip eden ve eğitimdeki aksaklığı hisseden, onunla dertlenen biri olarak görüyorum kendimi. Bu, bir nevi halleşme, başka bir bakış açısıyla da özeleştiri oldu. Geleceğimizi eğitim-öğretim adına bize korku veren kâbuslardan kurtarmak ve aydınlık bir Türkiye görmek istiyorsanız futbol (oynayın, ama) muhabbetlerinden, (sâhanızda yıldız olun, ama) magazin haberlerinden uzak durun. Çünkü zaman, o kadar da çok değil insan için. Kendinizi ilme verin, insanlığa verin. Gönül adamı olun. Gönüllere girin… Şimdiden ülkemizin ilerlemesi yönünde projeler üretin. İnsanlığınızı, millî ve mânevî ruhunuzu yitirmeden bizi geçin; geçin ki ilerlediğimizi anlayalım.

Bize zaman ayırdığınız için teşekkür ederiz.

Derginiz sayfalarına misafir ettiğiniz için ben de size çok teşekkür ediyor, çalışmalarınızda başarılar diliyorum.

(Kayseri Lisesi TDE Öğrt.Kayseri Lisesi Dergisi /2008)
Logged
ebced158
*
Çevrimdışı Çevrimdışı

Mesaj Sayısı: 73



« Yanıtla #1 : Haziran 01, 2008, 18:27:45 ÖS »

"Geleceğimizi eğitim-öğretim adına bize korku veren kâbuslardan kurtarmak ve aydınlık bir Türkiye görmek istiyorsanız futbol (oynayın, ama) muhabbetlerinden, (sâhanızda yıldız olun, ama) magazin haberlerinden uzak durun. Çünkü zaman, o kadar da çok değil insan için. Kendinizi ilme verin, insanlığa verin. Gönül adamı olun. Gönüllere girin… Şimdiden ülkemizin ilerlemesi yönünde projeler üretin. İnsanlığınızı, millî ve mânevî ruhunuzu yitirmeden bizi geçin; geçin ki ilerlediğimizi anlayalım."

Kelâmınızı baş üstünde taşıyacağız hocam. İnşallah bizler de sizin gibi kendimizi ilme verip insanlığa verip gönül adamı olacak ve gönüllere gireceğiz.
Logged

Âh mine'l-aşk!
Erciyes
TÜRKÇESİ.NET
*
Çevrimdışı Çevrimdışı

Mesaj Sayısı: 39


« Yanıtla #2 : Mayıs 05, 2009, 10:03:16 ÖÖ »


Güzel bir mülakattı...Az konuşan hocamızı tanımamızı sağladınız:))
Teşekkürler



Logged
Sayfa: [1]   Yukarı git
  Yazdır  
 
Gitmek istediğiniz yer:  

MySQL Kullanıyor PHP Kullanıyor Powered by SMF 1.1.11 | SMF © 2006-2008, Simple Machines LLC XHTML 1.0 Uyumlu! CSS Uyumlu!