alcin60
Çevrimdışı
Mesaj Sayısı: 15
|
 |
« : Mayıs 29, 2008, 07:36:23 ÖÖ » |
|
Dilâver Cebeci'nin Şiirleri Babamın Yarım Kalmış Sevdasının Yerine
Sineme yüzlerce ok saplanırdı Kirpiğin kaşına değidiği zaman. Bir sızı içimde keleplenirdi, Kulağım adını duyduğu zaman
Kâh zülfünün karasında yatardım, Kâh gözünün deryasında yiterdim. Seni hayal eder dilek tutardım, Göğümde bir yıldız kaydığı zaman.
Bahar başlayınca elvan toyuna, Sevdam çiçek açar idi boyuna... Koyakdaki gür derenin suyuna, Söğüt dallarını eğdiği zaman.
Meltem vursa yüzündeki güllere, Dokunurdu gönlümdeki tellere. Bakarak ağlardım cılga yollara, Bir türkü bağrımı oyduğu zaman.
Bu aşk can evimde kaldı da yarım, Halâ o iklimden sesler duyarım. Kim bilir belki de sana doyarım, Topraklar yağmura doyduğu zaman.
Bozkırda Kalan Sancı
O çocuklar birer birer gittiler... Soylu sevda türküleri dudaklarında, Saclarında kurt nefesi rüzgârlar, O çocuklar birer birer gittiler...
Bir tamu karanlığı keleplenirken bozkıra Kehkeşenlardan yıildız gibi indiler. Tutuşturdular yeniden küllenmiş ocakları, Bacalardan duman duman tüttüler...
Bir ögünç hil'ati gibi giydiler güzelliği Ufuklara oturup dolunayı sevdiler. Uzun,siyah kirpiklerinde seyyareler yanardı, Ağ buluttan atlarla ta Sidre'ye yettiler...
Onlar,Oğuz mayası gök ışığın erleri, Onlar,ülkü çağının bahadır melekleri... Mor dağların göğsünde kaldı pençe izleri, Haceru'l esved gözlerini gönlümüze resmettiler...
Eyvah biz kaldık Efsele safilinde! Ahsen-i takvim üzre,onlar geçip gittiler...
Bu Yusuf'un Zindandan Seslenişidir
Eğilin önümde çağdaş güneşler! Kenanlı yıldızlar varın secdeye! Issız çöllerde, derin kör kuyularda Ben görürüm camgöbeği düşleri Ve ben yorarım sırma şafaklarda, Bulanık, korkulu düşlerinizi...
Tebessümlerimi yollarım vakur kervanlarla Küfür karanlığı gecelerinize, Sonra düşüncelerinizi yeşertirim... İnce belli üç attır Tih sahrasında; Güzelliğim, sabrım ve yalnızlığım. Çılgınca yarışırlar kader güzergahımda; Nalları değer kader çizgilerinize...
Bilemiyorum, bensiz nasıl olursunuz? Cibril nefesli rüzgarlarda perdelenir gözleriniz, Körpe bir ceylan gibi kaçıp gider güzellik, Ateş yağar avuçlarınıza bir yerden, Nil söndüremez içinizdeki yangınları, Ağulu bir yılan ölüsü gibi yatar durur öyle Mu’cizelere gebe Kızıl Deniz...
Dinleyin hele dinleyin çağdaş kadınlar! Gamzesiz, zülüfsüz, yorgun kadınlar! Mor mor halkalarda tutsak kadınlar! Birer bıçak vermedi mi ellerinize Züleyha? Çizdirmedi mi güzelliği avuçlarınıza?
Züleyha dedim ya biraz durmalısınız; Lacivert çöl gecelerinden bir parçadır o, Gözbebeklerinde dinlenir bereketli Nil... Nasıl anlatsam size Züleyha'yı; Gözleri bir vaha gibi yeşil...
Ve gidin! Nereye giderseniz gidin! Kuyular her yerde derin! İster Kenan illerinde, ister Mısır’da, Zindanlar karanlık, mahzenler serin...
Hapsederim gençliğimi damarlarıma, Kaç kere yaşanmış bir cenge girerim; Unuturum sizi çağdaş kadınlar! Sarılırım sımsıkı soğuk demirlere, Kıtlıktan, bereketten haber veririm... Ben yorarım düşlerinizi böyle bilin!
“Ümmü’l Kitab” üstüne yemin ederim; Bir gün beni çağıracaksınız. Yediye ve katlarına yemin olsun ki; Bana muhtaçsınız! Bana muhtaçsınız! Bana muhtaçsınız!
Ellerini Bana Verecek misin?
Dost kentleri yıkıp sana gelmişim Esirin olmayı şeref bilmişim Bilsen ıssızlıktan nasıl yılmışım
Bu sessiz dünyama girecek misin Ellerini bana verecek misin
Gül yüzünü geceler dokurum Şiirimsin günde binkez okurum Dara düştüm sağım solum uçurum
Şimdi bu müşkülüm görecek misin Ellerini bana verecek misin
Ümitler dal-budak, ümitler sıcak Ellerinki karanlığı kovacak Bir rahmet bekliyorum yağdı yağacak Bu kısır toprağı sürecek misin Ellerini bana verecek misin
Hasret Türküsü
Bekleme, ağlama, beni çağırma Tükendi dermanım gelemiyorum Bu dağlar harami, yollar ejderha Yitirdim yönleri bulamıyorum
Ezel meclisinde divan kurmuşlar Çamurumu çile ile karmışlar Yazıp çizip ak alnıma vurmuşlar Hasret fermanımı silemiyorum
Gündüzler, ağ atıp tuttular beni Geceler, zindana attılar beni Çağdaş şehirlerde sattılar beni Zincirlerden azat olamıyorum
Nur Dağından Gelenler
Onlar bu dünyaya niye geldiler 'Li ya'budun' diye diye geldiler.
Konaklı, sofralı tuğralıydılar Bir dilim ekmekle doya geldiler.
Eline, beline, diline sahip Kalpleri nurla yuya geldiler.
Burçlar her taraftan çağırıyordu Onlar yıldız ile aya geldiler.
Ünlü şehirlerde ünsüz gezdiler Bazen de bir sessiz köye geldiler.
Kutlu seferlerden zaferle dönüp Ala sayvanlarda toya geldiler.
Din-ü devlek ile mülk-ü millete Asi olmadılar uya geldiler.
Hem yüzleri hem sözleri güzeldi En güzel sözleri duya geldiler.
Yedi göbek nesepleri helaldi Helal rızıkları yiye geldiler
Dağları Tanrı'ydı, Süphan'dı, Nur'du, Göklerin sesini duya geldiler.
Olumsuz Koşma
Yüreğime kör düğümler atıldı, Çözemedim, çözülmüyor Sultanım, Yıllar yılı kaderimin hükmünü, Bozamadım, bozulmuyor Sultanım.
Yollarıma tuzak konmuş bir kere, Güvenim yok haftalara günlere, Zamanın tesbihi saçıldı yere, Dizemedim dizilmiyor Sultanım.
Bu bendeki çölün suya çağrısı, Fecir vakti yıldızların ağrısı, Bu diyarlar güzel ama doğrusu, Gezemedim, gezilmiyor Sultanım.
Barış umdum şu yılların kaçından, Kan döküldü bulutların saçından. Gök mâviyi, gün ışığı içinden, Süzemedim, süzülmüyor Sultanım.
Sana dert dökmeye yetmiyor bir gün. Kâğıt bile mısralardan tedirgin. Vakit gece, kalem hasta, göz yorgun, Yazamadım, yazılmıyor Sultanım
Sitare
“Çeşmek Be-zen Sitare Ezmen Mekon Kanare”
Nerden çıktın karşıma böyle Sitare Efsaneler dökülüyor gülüşlerinde Kirpiklerin yüreğime batıyor Telaşlı bir kalabalığın ortasında Ayaküstü konuşuyoruz Nedimin nigehban nergisleri gibi Üstümüzde bütün nazarlar Çok utanıyorum Sitare Dün oturup hesap ettim Sen doğduğun zaman Ben bir askeri mektepte talebeymişim Sen bilmezsin Sitare Burada gündüzler çekip durduğumuz bir mercan tespih Geceler içinde uyuduğumuz birer siyah buluttu Her akşam dokuzda yat borusu çalardı Yat borusu baştan aşağı hüzün çalardı Bir derin uykuya atardım kendimi Siyah benli bir kız düşlerime kaçardı Bende onu alır anamın düşlerine kaçardım
Bu azgın kalabalıkta seni tam duyamıyorum Gözlerin mi daha sıcak gülüyor Yoksa dudakların mı anlayamıyorum
Seninle konuşurken Sitare Aklıma yıldızlar dökülüyor Bir çaresiz Zühre oluyorsun Babil caddelerinde Ateş gözlü kahinler koşuyorlar arkandan Binlerce meşalenin ışığı kımıldıyor saçlarında Gökyüzü salkım salkım Zigguratlar tıklım tıklım Dönüp dolaşıp dudaklarına takılıyor aklım Ah benim bu akıldan sıyrılmış aklım Kimi gün boşlukta konacak yer bulamayan Kimi gün inatçı yosunlar gibi kepez diplerine yapışan aklım Gözlerine baktığım zaman Sitare Bütün çöllere ay doğuyor Yoldaş ediyorum kendime İmrül Kays’ı Antere’yi A’şa’yı En kuytu vahaları dolaşıyorum Hangi vahaya gitsem çadırlar sökülmüş Sitare Çadırla su arasında bir cılga var O cılgada narin ayak izlerin var Durgun suya düşüp kalmış gözlerin var
Bu azgın kalabalıkta seni tam duyamıyorum Gözlerin mi daha sıcak gülüyor Yoksa dudakların mı anlayamıyorum
Bazan sapsarı bir benizle geliyorsun Yorgun çizgileri alnında uykusuzluğun Biliyorum içinde bir sızı var Bıçak ağzı gibi bir sızı var Bu sızıdır işte seni verimsiz kılan Züheyr’in Suad’ı gibi keremsiz kılan Kuzeyden güneye Güneyden kuzeye Heyy! Gidip geliyorum bu çöllerde Kureyş’in heybetli ve inatçı develeri Hiç aldırmadan benim esmer sevdama Geviş getiriyorlar ufka bakarak Ben kaçıp Yesrib’e sığınıyorum Yesrib bahane, bir kitaba sığınıyorum Dağda, ovada, badiyede okuduğum hep elif Elif diyorum Sitare, sineme elif çekiyorum “Ah minel aşk-ı ve halatihi..” Çok eski bir gerçektir bu biliyorum
Bu azgın kalabalıkta seni tam duyamıyorum Gözlerin mi daha sıcak gülüyor Yoksa dudakların mı anlayamıyorum
Sinsi bir yağmur altında beraber yürüyoruz Ve ikimizde ıslanıyoruz Ben ne yağmurlar gördüm Sitare Ben kaç kez iliklerime kadar ıslandım Bilmiyorum sen kaç yaşındaydın Ben göğü hep bir kurşun gibi ağır O şehirde sırılsıklam gezerdim Bölük bölük insanlar boşanırdı tapınaklardan Tapınaklar insanları safra gibi atardı Sonra hepsi bir yere toplanıp bana bakarlardı Bir gün bu şehrin kirli yağmurları alıp götürdü beni Gidip bir Uygur çadırında göğü dinledim Kara bulutlar kükrerken bir Kaşkar sabahında Oturup Aprunçur Tigin ile seni konuştuk Bakışlarımı sunuyorum, tereddütsüz alıyorsun Gizli bir tebessümle çağırıyorum, geliyorsun Kaşı karam, gözü karam, saçı karam Umay gibi yumuşak huylum Nerden çıktın karşıma böyle Sesin ılık bir bahar güneşi gibi ığıl ığıl akıyor içime Asya’nın bozkırlarında ordular düşüyor peşime Yığılıp kalmışım bu Anadolu toprağına Sitare Adam akıllı yorulmuşum Ellerin böyle olmamalıydı Ellerine acıyorum Ve kim bilir kaç zamandan beridir kalbimi öğütlüyorum Durup durup ıssız yerlerde “güçlü ol ey kalbim, güçlü ol Daha çok işimiz var” diyorum
Bu azgın kalabalıkta seni tam duyamıyorum Gözlerin mi daha sıcak gülüyor Yoksa dudakların mı anlayamıyorum
|