Şubat 08, 2012, 02:03:22 ÖÖ *
Hoşgeldiniz, Ziyaretçi.Lütfen giriş yapın veya kayıt olun.

Kullanıcı adınızı, parolanızı ve aktif kalma süresini giriniz
Duyurular:
 

Sayfa: [1]   Aşağı git
  Yazdır  
Gönderen Konu: Bekir Oğuzbaşaran'n 40. sanat yılı  (Okunma Sayısı 395 defa)
0 Üye ve 1 Ziyaretçi konuyu incelemekte.
Vedat
*
Çevrimdışı Çevrimdışı

Mesaj Sayısı: 301


« : Haziran 06, 2008, 22:26:18 ÖS »

Berceste Dergisi Bekir Oğuzbaşaran'n 40. sanat yılı dolayısıyla bir özel sayı hazırladı. Yazarlar, şairler onun için ne dedi? İşte Oğuzbaşaran için söylenenler, yazılanlar:

Bekir Oğuzbaşaran’ın Yeni Eserleri
Mustafa MİYASOĞLU

İlim, fikir, sanatta; hikemî tarz makamı
Son yıllarında şair, manzum portre ressamı
Deneme, inceleme, tenkide ömür verdi
Kaldıysa hayatının ikindi ve akşamı…   

Bekir Oğuzbaşaran dostumun Manzum Portreler adlı kitabının ilk sayfasında kendini böyle ifade ettiğini ve doğru bir değerlendirme yaptığını belirterek söze başlamak istiyorum.
Elbette elli yıllık bir arkadaşlıktan söz etmek için iyi bir vesile olması beklenir. Yeni bir kitap yayını bunun için bulunmaz bir vesiledir. Eğer bu arkadaşınızla dostluğunuz dünya görüşünden öte, bir ruh akrabalığına dönüşmüşse, onunla görüşmeyi gerçek akrabalarınıza tercih ediyorsanız, o zaman bu yeni kitabın çok başka anlamları vardır. En azından sizin de benimseyeceğiniz duygu ve düşüncelerinizin ifadesi olan kitabı bir zaman yanınızdan ayıramayacağınız için, onu konuşmak, biraz da ortak değerlerin konuşulması gibidir.
Böyle bir dostluğu paylaştığımız Bekir Oğuzbaşaran’ın bugüne kadar basılmış üç kitabı var. Bunlardan ilki Necip Fazıl’ın Şiiri (1983) adını taşır. Geçen yıl yayınlanan Manzum Portreler adlı kitabının üst başlığı “Kültür ve Edebiyatımızdan” idi ve gerçekten de böyle bir niteliğe sahip rubailerinden oluşuyordu. Bundan daha önce söz ettim ve az bilinen şairliğinin ortaya çıkışından memnun olduğumu belirttim. Çok geçmeden yeni bir şiir kitabının daha yayınlandığını görmek, doğrusu beni çok sevindirdi.
Rübaiyyât-ı Oğuz adlı yeni şiir kitabının Ötüken yayınlarından çıkması benim için sürpriz oldu. Kitaplarıyla yayın hayatına yeniden giren Bekir Oğuzbaşaran, birbiri peşinden yeni şiir ve nesir kitaplarını da yayınlayacağı konusunda beni ümitlendirmiştir.

DENEME VE İNCELEMELERİ
Bekir Oğuzbaşaran deneme ve incelemeleriyle tanınmadan önce şiirleriyle öne çıkmaya çalışır ve dergilerde daha çok şiir yayınlardı. Kayseri Akşam Lisesi öğrencisi olduğu yıllarda Abdullah Satoğlu’nun yayınladığı Filiz dergisinin açtığı şiiri yarışmasında derece de almıştı. Kayseri’deki yakınlığımızdan sonra İstanbul’da Edebiyat Fakültesi öğrencisi olduğumuz yıllarda MTTB’nin yayın organı olan Millî Gençlik dergisinde birlikte çalıştık ve burada deneme ve inceleme yanında şiirler de yayınladık. Bekir Oğuzbaşaran daha sonra Tohum dergisinde editörlük yaptı, Necip Fazıl’ın yayınladığı Büyük Doğu’nun yazı işlerinde çalıştı.
Sonraki yıllarda Hisar ve Türk Edebiyatı gibi yayın organlarında deneme ve incelemeler yayınladığı gibi, Milli Gazete’nin kuruluş döneminde Kültür-Sanat sayfaları hazırlayarak pek çok haber-yazı yazdı, deneme, derleme ve incelemeler hazırladı. Gazete sayfalarında kalan bu çalışmalarından sonra Bekir Oğuzbaşaran’ın Edebiyat öğretmenliğine başladığı görüldü.
Başlangıçta Necip Fazıl, Peyami Safa ve Tarık Buğra gibi şahsiyetler üzerine yazılar yazarak dikkati çeken Bekir Oğuzbaşaran, liselerden sonra üniversite hocalığıyla birlikte halk edebiyatı ile yaşayan yazarları ele almaya çalışan, daha farklı yazılar yazdığı görüldü.
Liseden sonra üniversitedeki derslerine paralel olarak akademik konularda yoğunlaşan, son yıllarda çalışmalarını daha çok Berceste dergisinde yayınlayan Bekir Oğuzbaşaran’ın yazılarından  çok şiirlerini ortaya çıkarmayı tercih ettiğini görüyoruz. Manzum Portreler ile Rübaiyyât-ı Oğuz adlı yeni kitabını oluşturan şiirlerinin bu dönemde yazıldığını sanıyorum.
Ortak dostumuz Muhsin İlyas Subaşı’nın kitaba dair yazısında isabetli bir şekilde öne çıkardığı kendi değerlendirmesiyle “Manzum Portre Ressamı” olmayı tercih eden Bekir Oğuzbaşaran, incelemelerindeki vukuflu tespitlerini manzum olarak ifadeye başlamıştır. Bunun örneği yalnız bizim edebiyatımızda değil, dünya edebiyatında da az görülmüştür.
17. yüzyıl halk şairlerinden bazılarının kendi çağdaşlarını böyle birer kıtayla anlattığı Şairname adlı manzume denemeleri vardır, ama hiç biri müstakil kitap değildir. Ziya Paşa’nın Harâbât adlı manzum eserini de divan şairleriyle ilgili böyle portrelerle süslediğini ve buradaki hakkaniyetli değerlendirmeler yüzünden Avrupai edebiyat yolunda yol arkadaşı olan Namık Kemal ile çatıştığını ve Tahrib-i Harâbât adlı kitabın bu maksatla yazıldığını biliyoruz. Sonraki yıllarda benimsedikleri şahsiyetlerle ilgili olarak Necip Fazıl ve Arif Nihat Asya gibi şairlerin eser verdiği manzum portre vadisinde çok başarılı örnek pek görülmemişti.
Bekir Oğuzbaşaran, sonraki yıllarda Basri Gocul gibi bugün hatırlanmayan bazı şairlerin denediği, ama başarılı olamadığı bu türde güzel örneklerden oluşmuş müstakil bir kitap ortaya koymuştur. Edebiyatımızda unutulmaya yüz tutan bir şiir türünü başarıyla yeniden canlandırdığı ve popüler hale getirdiği için onu tebrik etmek gerekir.
Onun bu alanda başarılı olmasında, akademisyenliği yanında kültür ve edebiyat adamı olarak farklı çevrelere yönelen geniş ilgisinin de etkili olduğu söylenebilir. 4O yıl boyunca çok farklı konularda yazılar yayınlayan dostumuzun, Fuzûli Divanı’nın Mukaddimesi’ndeki şu ifadenin hakkını verdiğini de belirtmek gerekir: “İlimsiz şiir temelsiz duvara benzer.”
25 yıl önce, Üstadın ölümünden kısa bir süre sonra Necip Fazıl’ın Şiiri adlı derleme kitabı yayınlayan Bekir Oğuzbaşaran’ın son yıllarda daha çok Berceste’de çıkan bu rubailerin yanında kitaplaşması beklenen pek çok deneme ve incelemesi yayınlandı. Ben ilk kitabını yeni baskı için gözden geçirirken dostumun kendi incelemesine de yer vermesini bekliyorum.

RUBAİLER VE GÜL ŞİİRLERİ
Bir vesileyle Kayseri’de bulunduğum günlerde Bekir Oğuzbaşaran’ın dergilerde yayınlanan yeni şiirlerinden oluşmuş yeni bir şiir kitabının dosyasını gözden geçirmek imkânı bulduk. Bu dosyada, günümüz duyarlığıyla yazılmış şiirler yanında, Divan ve âşık tarzı şiirler gibi Japonlara özgü bir şiir türü olan Haikular tarzında şiirlere de rastladık.  Pek çok eski-yeni güzel şiirini okuduk. Bunların arasında, “gül düştü” redifiyle dikkatimi çeken çok hoş bir şiiri vardı. Bu birbirinden farklı olduğu için zengin bir dünyayı yansıtan şiirleri ara başlıklarla düzenlemeye çalışan şairin bir an önce bu şiirleri yayıncısına ulaştırmasını tavsiye ediyorum.
Adının bir yerinde “gül” olacağını tahmin ettiğim bu yeni ve üçüncü şiir kitabının Bekir Oğuzbaşaran’ın şiir dünyasını çok daha iyi ifade edeceğini söyleyebilirim. Esasen kültür adamı olarak objektif bir şahsiyet gibi davranırken, sanatçı mizacı olarak çok içe kapanık yaşayan dostumun kendine özgü bir dünyası olduğu ve bir gönül adamı gibi yaşadığı malum...
Bu arada, Rübaiyyât-ı Oğuz adlı kitabında yer alan ve kendisini konu edinen Bendeniz adlı dörtlüğünün onu çok iyi anlattığını belirterek bu şiire dikkati çekmek istiyorum:
“Dosdoğru söylemeli: Hayat acemisiyim.
Pusulası bozulmuş yalnızlık gemisiyim. 
Sözün büyüsüyle mest, fildişi kulesinde;
En güzel şiirlerin çılgın haramisiyim…”

Görüldüğü gibi, başkaları kadar kendini de çok doğru değerlendirebilen bir şairle karşı karşıyayız. Onun şiirleri kadar kendine özgü bir duyarlığı ortaya koyan denemeleri de güzel...
5O yıllık arkadaşım Bekir Oğuzbaşaran’ın benim için birer sürpriz olan Manzum Portreler’den sonra Rübaiyyât-ı Oğuz adlı kitabı yayınlandığı için gerçekten sevindim, emeği geçenleri kutlamak istiyorum. Ben onun üçüncü şiir kitabını da aynı heyecanla bekliyorum.
Bekir Oğuzbaşaran’ın en az bilinen yönü şairliği olmasına rağmen, onda bu yönün ne kadar köklü olduğunu Manzum Portreler ile Rübaiyyât-ı Oğuz adlı kitapları açıkça ortaya koyuyor. Üslubu çok yönlü ve oldukça çeşitlilik gösteren rubai türünde, Yahya Kemal ile Fuat Bayramoğlu’ndan sonra oturmuş bir dille şiir söylüyor ve Arif Nihat Asya’yı da andırıyor. Duyarlı bir ömrün birikimini şiir kitaplarına sığdırmaya çalışan bir kültür ve sanat adamının şairane çilesini takdirle karşılamak, bu kitaplara hak ettiği ilgiyi göstermek gerekir.
Ben bu şiir kitaplarını sevinçle karşılarken, geçen yıl “yılın denemecisi” seçilen Bekir Oğuzbaşaran’ın özgün deneme kitabıyla da okuyucusunun önüne çıkmasını bekliyorum…


Bekir Oğuzbaşaran’ın Kırk Yılı

           Muhsin İlyas SUBAŞI


   Bekir Oğuzbaşaran, kırkıncı sanat yılını doldurdu. Az bir zaman değil. İnşallah bir kırk yılını daha görürüz. Kendisiyle sanat ve edebiyata adımını atmaya başladığı ilk yıllarından önceye uzanan bir geçmişimiz var. Bekir Oğuzbaşaran ile Mustafa Miyasoğlu birlikte Akşam Lisesi’nde okurlarken ben de İmam-Hatip Lisesinde öğrenci idim. Kendilerinden birkaç yaş büyük olmama rağmen, ortak noktalarımız bizi birbirimize o derecede ısındırmıştı ki, yaş farklılığını düşünmeden oturup konuşurduk. Yollarımız önceleri Kayseri Kültür Derneği’nde sonra da Büyük Doğu Derneği’nde birleşirdi. O yıllarda, benim de onların da koltuklarında ya bir dergi ya da bir kitapla yüz yüze gelirdik. Birbirimizle alış-verişimiz daha çok Büyük Doğu Derneği’nde olurdu. Üçümüzün de ortak tarafı mutlaka eğer yayındaysa o hafta çıkan “Büyük Doğu Dergisi”ni takip ediyor olmamızdı. Sonra onlar İstanbul’a gittiler, ben İzmir’e. Yüksek Öğrenim sonrası, Mustafa Miyasoğlu İstanbul’da kaldı. Bekir Oğuzbaşaran önce Develi’ye sonra Kayseri’ye döndü. Ben İzmir’den Kayseri’ye gelmiş ve burada göreve başlamıştım. 1979’dan itibaren hep birlikte olduk. Bu tarihten yakın zamana kadar çok sıkı bir dostluğumuz oldu. Bir yazımda, kendisinden, “Fikir İkizdaşım” diye söz etmiştim.
Son dönemde, doğal olarak insan olmanın getirdiği bazı handikaplar yüzünden eski ilişkimiz devam etmiyor. Bu devamsızlığı ne sağladı acaba? Zaman zaman kendime bu soruyu sorarım. Kalıcı bir cevap vermek burada oldukça zor: Belki benim emekli olup yılımın önemli bir bölümünü şehir hayatının dışına taşımam, onun hâlâ göreve devam ediyor olması, belki benim şiirden biraz uzaklaşmam, onun sonradan şiire dönmesi buna sebep olmuş olabilir. Belki gereksiz polemikler, belki pek de ahlâkî olmayan dedikodular böyle bir ortamı doğurmuş olabilir. Hâlbuki çok sıcak hatıralarımız oldu: 24 Nisan 1987 tarihinde Bahattin Karakoç’un Kahramanmaraş’ta düzenlediği “Dolunay Şiir Şöleni”ne davetliydim. Ertesi günü de, 25 Mayıs 1987’de İstanbul’da Atatürk Kültür Sarayında, Türk Kültürü’ne Hizmet Vakfı’nın “2.İstanbul Şiir Günleri” adıyla aynı türden bir şiir programı vardı. Ben bu iki programla da katılacaktım. Bekir Oğuzbaşaran bu iki programda da yer almamasına rağmen, sırf benimle dostluğun hatırasına o uzun yol zahmetine katlanarak bu iki şehre de beraber gittik. İstanbul’da iki kardeşim vardı. Böyle bir ortamda dost kardeşten önde yer alıyor olmalı ki, onlardan birine gitmedim, müşterek dostumuz Mustafa Miyasoğlu’nun evinde misafir olduk. Gece sabaha kadar sohbet edip bir de güzel konuşma hazırlayarak Türk Edebiyatı dergisinde yayımladık… 2OO2 Yılında, Elazığ’da “Hazar Şiir Akşamları” programına çağrılmıştım. Davetiyeyi alınca Elazığ’daki dostum Şair Ahmet Tevfik Ozan’ı aradım. Bekir Oğuzbaşaran şiirlerini yeni yayınlamaya başlamıştı. Bu programa onu da dahil etmelerini ve ikimizin birlikte geleceğimizi söyledim. Oğuzbaşaran da çağrıldı. Beraber gittik ve ilk defa Bekir Oğuzbaşaran şair olarak Elazığ’da halkın karşısına çıkmış oldu. Sanırım iki yıl sonraydı, “Suçıktı Şiir Günleri”ne gidecektik. Ahmet Sıvacı ile Hüseyin Türkmen’le birlikte buraya çağrılmıştık. Ben buraya Bekir Hoca’nın da gitmesi gerektiğini söyledim. Birlikte gittik.
Bekir Oğuzbaşaran’la  en ilginç bir hatıramızı da burada anlatmak isterim. Edebiyat tarihçileri için hoş bir anekdot olarak dikkate alınır diye umarım: Üstad Necip Fazıl Kısakürek’in son dönem şiirlerinin yayımlandığı yıllardayız. Türk Edebiyatı dergisinde şiirleri çıkmaktadır. Bu derginin bir sayısı yeni geldi. Bekir Hocayla İnönü Parkında buluştuk. Dergiyi aldım,  kendisine yeni bir şiirimin dergide yayınlandığını söyledim: “Okur musun”, dedi. Okumaya başladım, şiiri bitirince; “Nasıl?” diye sordum. Hani kötü denmez de hatır için şöyle dudak ucundan bir iyi lafı edilir ya, işte öyle bir tavırda dudak büktü; “Eh fena değil”, demekle yetindi. Durdum, yüzüne baktım, dergiyi uzatarak, “Al bir de sen oku”, dedim. Dergiyi aldı, şiirin altında Necip Fazıl’n imzasını görünce bir kahkaha patlattı, “Vay kalleş, beni tuzağa düşürdün!” demekten kendini alamadı. Ben de takılmadan edemedim: “Bu şiiri Necip Fazıl’a ait olduğunu söyleyerek okusaydım, mutlaka ‘güzel bir şiir’, diyecektin. Benim olunca dudak bükersin değil mi? Asıl Kalleşliği kim yapıyor, de bakalım?” Tabii gülüp geçtik.Bekir Hoca, İmam-Hatip Lisesi’nde öğretmen iken, belki de hayatında en ciddi hatasını yaparak buradaki görevini bırakıp TED Kolejine geçti. Daha sonra burada bir yığın problem yaşadı  ve ayrılmak zorunda kaldı. Tekrar Milli Eğitim Bakanlığına da dönememişti. Bu sırada, şimdi Cumhurbaşkanlığı Genel Sekreteri olan Prof. D. Mustafa İsen Bey, Kayseri’ye gelmişti. O sıralar Atatürk Üniversitesi’nde görevliydi. Buluşunca Ben Bekir Hoca’yı da çağırdım. Uzun bir süre İnönü Parkında gezinerek sohbet ettik. Bir ara, söz üniversitelerde hocalığa geldi. İsen Bey, “Muhsin bey, ister misin sizi Atatürk Üniversitesi’ne alalım, Bekir Beyi de Van 1OO. Yıl Üniversitesi’ne?” Ben de, Kayseri’den pek ayrılamayacağımı ama Bekir Hoca için böyle bir girişimin iyi olacağını söyledim. O da kabullendi. Sonra işlemler tamamlandı ve Bekir Hoca Van’a gitti. Sanırım 12 yıl çalıştı. Artan terör yüzünden Kayseri’ye gelmek istemektedir ama bu bir türlü gerçekleşemedi. Birkaç kez müracaatını Fakülte Yönetim Kurulu sudan bahanelerle geri çevirdi. Sonunda, Prof. Dr. Mehmet Şahin’in Rektörlüğü döneminde, bizzat gidip kendisine ricada bulundum. Sağ olsun, talebimi geri çevirmedi. İşle bizzat ilgilendi ve Bekir Hoca, gurbet sıkıntısından kurtuldu.
   Birlikte paylaştığımız hayat seyrimiz içindeki bu olaylarda, sanki her şeyi ben Hoca’ya bahşetmiş gibi mi oldum. Yazının burasına gelince böyle bir zehaba kapıldım. Niyetim aslında kesinlikle böyle bir tablo ortaya koymak değildir. Gerçekten “Fikir İkizdaşım” dediğim bir hukukumuz vardı. Onun da benimle ilgili çok olumlu yazıları oldu. Onun bana katkısı, benim ona katkımdan az değildir. Bundan niye söz ettim?  Böyle bir hukukun arkasından anlamsız gerekçelerle araya mesafe koymak!..
   Benim Bekir Hoca ile anlaşmazlığa düştüğüm mesele, onun şiir uğruna, edebiyat birikim ve kültürünü ihmal etmemesi yönündedir. İnanıyorum ki, şiir hakkındaki hükümlerin hepsi sübjektiftir. Sizin çok beğendiğiniz bir şiire belki şairi de o değeri vermeyebilir, bir başkası hiç de beğenmeyebilir. Şairin çok umutlandığı bir şiirini, başkaları dikkate bile almayabilir. Bunlar, şairi ve şiiri bağlayan şeyler değildir. Başımdan geçtiği için biliyorum: Milli Eğitim Bakanlığı’nın bastığı “Sevdakâr” isimli şiir kitabımın dışındaki diğer kitaplarımı kendim bastırdım. Hiçbir zaman hedef kitleye ulaşamadım. Hâlbuki Bakanlığın çıkardığı şiir kitabım iki baskıda 8 bin adet satmıştı. Yani şiirimi alan ve okuyan bir kitle vardı. Buna rağmen, düzyazı eserlerimi basan yayınevleri şiirim için aynı olumlu yaklaşımı göstermediler. Gerekçeleri açıktı ve kendilerine göre de haklıydılar; ‘şiir kitapları satmıyor’ diye.  Ama yazı öyle değil: Yazının bir ortak hedef kitlesi vardır. Hitap ettiğiniz insanlar ona ulaşırlarsa, o yayılır gider. Edebiyat hayatında kırk yılı geride bırakan Oğuzbaşaran, şiirini yazıp yayımlarken, kırk tane de düzyazı eser verebilirdi. Mevcut birikimi buna müsaitti.  Bu keyfiyetini ortaya koymadı ya da koyamadı. Sürekli olarak bu yönde uyarılarım oldu. Ama anlaşılamadım her halde ki, böyle bir tabloyla bugünlere geldik.
   Bütün bunlara rağmen, ağarmış saçlarına, yorgun fiziğine rağmen, şiir için yoğun bir çaba ve çalışma içerisinde olan Bekir Oğuzbaşaran feda edilebilir mi? Elbetteki hayır, ben onun hakkını teslim etmekle yükümlü sayıyorum kendimi. Gerçek ayıklayıcı ve hakem zamandır. Geleceğe bizi taşıyacak olan da odur. Bu bakımdan insanlar kendilerinde kerameti görmekle büyük şair olamadıkları gibi, kendilerinin fark edilmediğinden üzülenler de şair olarak anılamayacaklar anlamına gelmez. Şiiri geleceğe şairi değil, şiirin kendisi taşır. Önemli olan böyle bir taşıyıcıya imza atabilmektir.
   Bekir Oğuzbaşaran, her insan gibi iradesinin hâkimidir. Bizim hakemliğimizin bir anlamı da yoktur. Ne yapacağının, nasıl yapacağının takdir hakkı kendisinindir. Ben, böyle mutlu bir yıldönümüne ulaşan dostum, kardeşim Bekir Oğuzbaşaran’a başarılar diliyorum…   



             
HÂTIRALAR ARASINDA BEKİR OĞUZBAŞARAN

             Abdullah UÇMAN

Azîz ve saygıdeğer arkadaşım Bekir Oğuzbaşaran’ı yüksek tahsil için İstanbul Üniversitesi Edebiyat Fakültesi’ne geldiğim 1968-1969 öğretim yılında tanıdım. Hafızam beni yanıltmıyorsa, derslerin daha yeni başladığı ilk günlerde Edebiyat Fakültesi’nin 7 numaralı amfisinde ön sıralarda bir gün tesadüfen Bekir’le yan yana oturmuşuz.  O da benim gibi İstanbul’un yabancısı, biraz ürkek, biraz tedirgin, ağırbaşlı, biraz da mahcup birine benziyordu. Ya ders başında ya da dersten sonra tanıştık; arkadaşlığımız yıllarca sürdü ve şu anda birbirimizden uzakta olsak da dostluğumuz devam ediyor. Daha sonra Bekir’in bölümde bir yıl okumuş olduğunu, ama son derece zor olan birinci sınıftaki baraj imtihanını verememiş olduğunu öğrendim. Bekir, aslında o yıllarda yeni uygulamaya konulan gece bölümü öğrencisiydi, ama vakti uygun olduğu için, galiba biraz da derslerini takviye etmek için bizimle beraber gündüz derslerine de devam ediyordu. Bekir’le arkadaşlığımız ilerledikçe, dersler ve okul konusunda şahsen bana da bir emniyet geldi; çünkü ne de olsa o bana göre daha tecrübeliydi; hangi derslere daha fazla önem vermemiz gerektiğini, hangilerinde not tutmamız, hangi kitapları almamız gerektiğini bizden daha iyi biliyordu.
Hiç unutmam bir gün, galiba rahmetli Mehmet Kaplan hocanın dersini dinledik; ders bitti, koridora çıktık. Bekir dedi ki: “Arkadaşım, bu Kaplan hoca var ya, bu hocanın dersleri başka hocalarınkine benzemez; Kaplan hocanın dersleri diğer bütün hocalardan daha önemlidir, onun derslerini katiyyen kaçırmamak lâzım! Bir de, Kaplan hocanın her ay Hisar dergisinde yazıları yayımlanır, onları da takip etmek gerekir!” Peki, tamam da, bu Hisar dergisi nerede çıkar, nerede nasıl bulunur; İstanbul’a yeni gelmiş birisi bunu nereden bilecek! Bekir, derginin adresini verdi, herhalde elimden tuttu, beraberce Bayazıt postahanesine gittik ve ben o gün Hisar’a abone oldum. Daha sonraki tarihlerde ilk yazılarımın da yayımlandığı Hisar’la böylece onun sayesinde tanıştım ve kapanıncaya kadar da dergiyi takip ettim.
Talebelik yıllarının arkadaşlığı da çok farklı oluyor; o yıllarda Türk Dili ve Edebiyatı Bölümü’nde gece öğreniminde okuyan başta Mustafa Miyasoğlu olmak üzere Fevzi Pehlivanlı ile, Rifat Bescili ile, hattâ yıllar sonra Mimar Sinan Üniversitesi’nde birlikte çalıştığımız merhum Aydın Oy ile yine onun vasıtasıyla Fakülte’de ders aralarında veya ders çıkışlarında tanıştım.
Hiç unutmam yine bir gün bir dersten çıktık; Bekir dedi ki: “Arkadaşım, Ankara’da Türk Dil Kurumu’nun çıkardığı Türk Dili diye bir dergi var; bu dergide her ay bizi de ilgilendiren yazılar yayınlanır; ayrıca bu dergi her yıl bir defa oldukça hacimli bir özel sayı çıkarır ve abone olanlara bu sayı bedavaya gelir; buna da abone olmak lâzım!” Peki dedim, adresini verdi ve yine Bayazıt postahanesinden Türk Dili’ne onun sayesinde abone oldum. Bugün kütüphanemde bulunan Türk Dili dergisinin Hikâye, Roman, Deneme, Şiir, Anı, Eleştiri, Halk Edebiyatı, Kurtuluş Savaşı gibi özel sayıları o yıllara aittir ve Bekir’in bu şekilde haber vermesi sayesinde temin edilmiştir.
Memleketle beraber bizleri de perişan eden öğrenci olaylarının yeni yeni başladığı 7O’li yıllarda kültür-edebiyat çevreleriyle temasım yine Bekir Oğuzbaşaran sayesinde olmuştur. O yıllarda Millî Türk Talebe Birliği’nin bir tür yayın organı olan Millî Gençlik dergisinde Bekir’in de arada sırada bazı yazıları çıkıyordu. Yine bu yıllarda M.T.T.B.’nin Kitap Klübü’ne üye oldum; bu vesileyle hemen her hafta sonu hem yeni kitaplar almak üzere Cağaloğlu’na gidiyor, hem de konferans salonunda düzenlenen konferansları dinliyordum. Hatırlayabildiğim kadarıyla Necip Fazıl’ı, Nurettin Topçu’yu, Halit Refiğ’i, Metin Erksan’ı, Ahmet Kabaklı’yı, Ergun Göze’yi ve Yağmur Yayınevi sahibi İsmail Dayı’yı burada düzenlenen konferanslarda tanıdım.
Bekir bir ara o sırada, arada bir kesintilerle de olsa, Necip Fazıl’ın çıkarmakta olduğu Büyük Doğu’da musahhihlik yaptı; yine o vesileyle çok az da olsa Necip Fazıl’ı da daha yakından tanıma ve dinleme fırsatı buldum. Yine Bekir vasıtasıyla Milliyetçiler Derneği’ne, Marmara Kıraathanesi’ne gidip gelmeye başladım. Özellikle Marmara’da Ziya Nur’u, Erol Güngör’ü, Nuri Karahöyüklü Hocayı, Mehmet Genç’i, Ali İhsan Hocayı tanıdım, Hilmi Oflaz gibi, Filozof Cemal gibi birbirinden renkli simaları dinledim. Yine o yıllarda Beyazıt’ta Beyazsaray Çarşısı’nda yeni açılan Enderun’da yapılan sohbetlerle rahmetli Nihad Sami Banarlı’nın Çarşıkapı’da Kubbealtı’nda başlatmış olduğu seminerler bizim için gerçekten bir mektep rolü oynuyordu.
Bekir o sırada Fatih’te Vakıflar Yurdu’nda, ben de başka bir grup arkadaşla Yavuz Selim’de Nişanca’da kalıyordum. Özellikle bahar aylarında fakülteden çıkınca çoğu zaman önce bir defa Sahaflar Çarşısı’na uğrar, mutlaka alınacak bir şeyler bulur; sonra Vezneciler, Şehzadebaşı güzergâhından konuşa konuşa Fatih’e Vakıflar Yurdu’na gelirdik. Bu akşam dönüşlerinde genellikle Mustafa Miyasoğlu, bazan rahmetli Sedat Yenigün de bizimle olurdu. Hafta sonları mutlaka Vakıflar Yurdu’na uğrar, Bekir ve Miyasoğlu ile birlikte yurdun yemekhanesinde yemek yer, çay içer ve uzun uzadıya edebiyattan, sanattan, kültürden, kitaplardan, dergilerden konuşurduk. Tabii ben yaşça onlardan küçük ve tecrübesiz olduğum için genellikle onlar konuşur, ben dinler; zaman zaman da aralarındaki sert tartışmalara şahit olurdum.
Kırk yıllık bir dostluğun arkasından bütün samimiyetimle şunu söyleyebilirim: Bekir Oğuzbaşaran, hayatımda tanıdığım en samimi, içten pazarlıksız, her konuda dobra dobra konuşan, eskilerin tabiriyle gıll ü gışsız ve hemen her konuda iyi niyetli bir arkadaşımdı. Bekir’in yurttaki odasında mütevazı bir kitaplığı vardı ve doğruyu söylemek gerekirse ben o yılların önde gelen şairleri Cemal Süreya’nın, İlhan Berk’in, Edip Cansever’in, Turgut Uyar’ın, Attila İlhan’ın şiir kitaplarını; Dostoyevski’nin, Tolstoy’un, Balzac’ın, W. Faulkner’ın bir kısım romanlarını, Sezai Karakoç’un daha önceki yıllarda çıkarmış olduğu Diriliş dergilerini onun kitaplığında gördüm. O yıllarda Sahaflar Çarşısı’nda hem bol miktarda eski kitap bulunuyor, hem de mütevazı talebe harçlığı ile ucuza kitap alınabiliyordu. Şu anda kitaplığımda yer alan sahamla ilgili temel kitapların çoğunu işte bu yıllarda, biraz da Bekir’in ve Miyasoğlu’nun teşvikleriyle almışımdır. Sahaflar Çarşısı deyince, rahmetli Necati Alpas amcamızı hatırlamamak ne mümkün! Necati amca, Sahaflar’a gidip gelen müşterilerinin nelerle meşgul olduğunu çok iyi bilir, sizin işinize yarayacak kitabı bir tarafa ayırır ve yoldan geçerken sizi çağırır ve aradığınız kitabı elinize verirdi. Necati amca asla pazarlık yapmaz, son derece makul bir fiat söyler, ücretini öder kitabı alırdınız. Fakültede ders kitabımız olan Rübâb-ı Şikeste’yi, sonraki yıllarda üzerinde doktora çalışması yaptığım Rıza Tevfik’in kitaplarının çoğunu bana çok ucuza temin eden hep rahmetli Necati amcadır.
7O’li yıllarda Edebiyat Fakültesi’nde sınavlarda başarılı olabilmek gerçekten şimdikinden çok zordu; sınavlara çok iyi hazırlanmazsanız, hele hele topluca bütün derslerden önce yazılı, daha sonra tek tek sözlü sınavda başarılı olabilmek her öğrenciye nasip olmazdı. Birinci sınıfta bu baraj sınavı öncesinde yine aramıza başka arkadaşların da katıldığı bir grupla birlikte günlerce sınavlara hazırlandığımızı da çok iyi hatırlıyorum.
O yıllarda Türk Dili ve Edebiyatı Bölümü’nde birinci sınıfın baraj olmasına karşılık ikinci sınıfta sınav yoktu; üçüncü sınıfın sonunda sertifika sınavları başlar, eğer bunları verirseniz son sınıfta sadece bir tek tezli dersiniz ve teziniz kalırdı. Tabii ben de arkadaşlarımın çoğu gibi, yine Bekir’in ve Miyasoğlu’nun teşvikleriyle Yeni Türk Edebiyatı Kürsüsü’nden tez yapmak niyetindeydim. Fakat Kaplan Bey tez vereceği öğrenciler için önceden vize adıyla bir sınav yapıyordu. Bu sınava girdim, fakat bir talihsizlik sonucu arkamdan benim kâğıdıma bakan birinin nârına yandım; İnci Hanım ikimizin de kâğıdını aldı ve ben Yeni Türk Edebiyatı Kürsüsü’nden tez alamadım; bunun yerine rahmetli Ali Nihad Tarlan Hoca’dan tez aldım ve onun nezaretinde mezuniyet tezimi hazırladım. Ben 1972 yılı yaz döneminde fakülteden mezun oldum, Bekir de Miyasoğlu da biraz da isteyerek öğrenimi birkaç yıl daha uzattılar. Fakülteden mezun olunca öğretmenlikten başka yapacak bir işimiz yoktu; tabii olarak Millî Eğitim Bakanlığı’na müracaat ettim, ama bu arada yine arkadaş çevremin de ısrarı ile bende bir doktora yapma, dolayısıyla İstanbul’da kalma hevesi uyandı. Yine bu arkadaşlarım vasıtasıyla Türk Petrol Vakfı genel sekreteri rahmetli Fethi Gemuhluoğlu’nun verdiği bursla yabancı dil kurslarına gittim ve o dönem doktoraya başladım. Bekir o sırada bir ara Ötüken Yayınevi’nde musahhihlik yaptı, yine onun vasıtasıyla Ötüken camiasıyla, bir süre sonra da Hareket camiasıyla tanıştım. 1972 yılında Hareket dergisinde ilk yazım yayımlandı. Bekir’in daha sonra bir ara Ali Başoğlu müstear adıyla Millî Gazete’ye haftalık sanat-edebiyat sayfaları hazırladığını hatırlıyorum. Bu günlerde yine hep beraberdik, Bekir’in yanındaydık. Galiba yine bu yıllarda Bekir’in Mehmet Kaplan hocanın deneme yazarlığı hakkında Hisar dergisinde bir yazısı yayımlandı, bu yazı hocanın da çok hoşuna gitmişti. Tabii Bekir’in arkadaşları olarak bu durum bizleri de gururlandırdı. Sanıyorum 1973 yılında Ahmet Kabaklı yönetiminde çıkmaya başlayan Türk Edebiyatı dergisine topluca yardım etmek gibi bir durum ortaya çıktı, ama bazı prensiplerde anlaşmaya varılamadığı için bu teşebbüs akim kaldı.
 Nihayet 1973 yılı sonuna doğru harçlıklarımızla Yeni Sanat adıyla sanat, edebiyat, sinema, tiyatro ve müzik meselelerine de yer verecek aylık bir dergi çıkarmaya karar verdik. Bekir Oğuzbaşaran derginin yazı işleri sorumlusuydu. Hatırlayabildiğim kadarıyla derginin yazar kadrosunda benden başka Mustafa Miyasoğlu, Ebubekir Eroğlu, Bekir Oğuzbaşaran, Durali Yılmaz, Mustafa Özer Koç, Salih Gökmen, Sedat Yenigün, Recep Duymaz, Cemal Aydın, Hüseyin Bayraktar, Ergun Sözen, Galip Boztoprak, İhsan Işık, Nihat Azamat ve Rıdvan Üzel gibi arkadaşlarımız yer alıyordu. Abdurrahman Dilipak’ın Fetih Yayınevi derginin idarehanesi, M.T.T.B. Sinema Klübü  de derginin hazırlandığı atölye idi. Bugün büyük bir zevk gıptayla o yıllara dönüp baktığımda, o günlere ait hatıralarım arasında bazan gece yarılarına, bazan sabahın ilk ışıklarına kadar derginin hazırlıklarıyla meşgul olduğumuzu hatırlıyorum. Başlangıçta bizim harçlıklarımız, daha sonra bazı dostların bulduğu ilân ve reklamlarla Yeni Sanat’ı ancak on sayı çıkarabildik. Burada gerek bizlerin ilk kalem denemelerimiz, gerekse Cemil Meriç, Mehmet Kaplan, Ali Nihat Tarlan, Reşat Ekrem Koçu gibi şahsiyetlerle yaptığımız konuşmalar bazı çevrelerde ilgi gördü. Bu konuda bizi en çok yüreklendiren de rahmetli Fethi Gemuhluoğlu ağabeyimiz olmuştu. Özellikle Muallim Naci için hazırladığımız özel sayı bayağı ses getirdi: Nuri Pakdil bundan söz etti, hattâ Edebiyat Fakültesi’nde o günlerde Muallim Naci sınav sorusu olarak çıkmıştı.
Bu arada Bekir de fakülteden mezun oldu, ama İstanbul’da kalabilmesi çok zordu; gönlü istemeye istemeye Kayseri’ye döndü ve orada galiba Kayseri Koleji’nde öğretmenliğe başladı. Askerlik için İstanbul’a Tuzla’ya geldiğinde hafta sonları yine görüşüyor, eski beraber geçirdiğimiz günleri hasretle yâd ediyorduk. Mayıs 1983’te Necip Fazıl’ın cenazesinde yine bir araya geldik. Sonra uzun bir ara; çok seyrek de olsa arada bir İstanbul’a geliyor, ama fazla kalamıyordu. Arada sırada mektuplaşıyorduk. Bekir’in, aynı yıl daha İstanbul’da iken Necip Fazıl’la ilgili olarak biriktirmeye başladığı malzemeyi değerlendirdiği Necip Fazıl’ın Şiiri adını taşıyan bir kitabı yayımlandı; imzalayıp bana da gönderdi. Nihayet 9O’lı yıllarda Van Yüzüncü Yıl Üniversitesi Türk Dili ve Edebiyatı Bölümü’nde öğretim görevlisi olarak çalışmaya başladığını, ayrıca o sırada Erzurum Atatürk Üniversitesi’nde görev yapan Prof. Dr. Orhan Okay hocanın nezaretinde Necip Fazıl üzerinde bir doktora çalışması yapmaya başladığını duydum, tabii çok sevindim. Bekir böylece hem İstanbul’da iken biriktirmeğe başladığı o zengin malzemeyi bilimsel düzeyde değerlendirebilecekti, hem de gerçekten bulunması gereken bir yerde yıllar önce yapması gereken iş için ona iyi bir fırsat çıkmıştı. Arada gidip gelen bazı dostlarımdan aldığım haberlere göre yıllar geçiyordu, ama Bekir’in tezi bir türlü bitmek bilmiyordu. Sonra Orhan hoca Erzurum’dan ayrılıp önce Sakarya Üniversitesi’ne, sonra İstanbul’a Fatih Üniversitesi’ne geldi. Bekir’in tezi uzatmalarla devam ediyor ama nedense bir türlü bitmiyordu. Hattâ bu uzatmalardan birinde Orhan hoca tez jürisine beni de dahil etmişti, ama nedense bu son uzatma da yeterli gelmedi galiba. Daha sonra Van’dan ayrılıp yine öğretim görevlisi olarak Kayseri’ye Erciyes Üniversitesi Türk Dili ve Edebiyatı Bölümü’ne geldiğini duydum. Daha sonra Berceste dergisinde yazıları ve şiirleri yayımlanmaya başladı.
Nihayet 2OO6 yılı Aralık ayında Erciyes Üniversitesi Veteriner Fakültesi’nin düzenlediği Ölümünün 7O. Yılında Mehmed Âkif sempozyumu dolayısıyla davetli olarak Kayseri’ye gittiğimde, beni karşılayanlar arasında Bekir de vardı; uzun uzun konuştuk, sohbet ettik, hasret gidermeye çalıştık, birlikte güzel ve hoş saatler geçirdik.
Maddî ve manevî şartlarla kültür ortamı meselesinin edebî ve ilmî çalışmalar için gerekli olduğuna mutlak surette inanıyorum. Bekir, belli bir mevkie ve yaşa geldikten sonra yan gelip yatanlar gibi çoluk çocuk arasında köşesine çekilmedi. Berceste’de, ben dahil tanıdıkları hakkında yazdığı rübailer öyle yabana atılır şeyler olmadığı kanaatindeyim; bütün bunlar Bekir Oğuzbaşaran adına önemli şeylerdir ama onu yakından tanıyan bizler nedense ondan çok daha fazla şeyler bekliyoruz.
 Elbette takdir-i İlâhî, nasip, kısmet diye bir şeye inanıyorum, ama şartlar uygun olsaydı da Bekir de üniversiteden mezun olduktan sonra İstanbul’da kalabilseydi ve bir şekilde üniversiteye girebilseydi, bugün mutlaka çok önemli bir mevkide önemli bir ilim adamı olacağına can ü gönülden inananlardanım. Hattâ bütün samimiyetimle şunu da söylemek istiyorum: Bekir Oğuzbaşaran bilgisi ve birikimi, öğrenme iştiyakı ve azmi, yeniliklere açık olması, çalışma tarzı, ciddiyeti ve ağırbaşlılığı ile, üniversite hocası olmaya, unvanlar taşımaya, şu anda şu veya  bu şekilde üniversitelere hulûl etmiş ve benim de yakından tanıdığım birçok zevâttan çok daha lâyık bir kişidir.
Büyük bir nezaket örneği olarak her sayısı bana da gönderilen Berceste dergisinin yayın danışmanı Sayın Vedat Ali Tok’tan Bekir Oğuzbaşaran’ın sanat ve edebiyat dünyasında 4O. yılı dolayısıyla hazırlanacak bir özel sayı için yazı talebi geldiğinde, buna çok sevindim ve bu değerli arkadaşımla ilgili olarak hatırlayabildiklerimi ve onun hakkında düşündüklerimi yazmaya gayret ettim. Aziz arkadaşım Bekir Oğuzbaşaran’a bundan sonraki hayatında da sağlıklı ve verimli yıllar geçirmesini temenni eder, onu en samimi duygularımla can ü gönülden kutlar ve kucaklarım...


Bekir Oğuzbaşaran’a Selâm Olsun

Ahmet ÖZDEMİR
 
Bazı kişiler vardır. Adını anıldığında yüreğinize pozitif enerji dolduğunu hissedersiniz. Halden bilenler gözlerinizin sevgi ile dolduğunu görürler. Bekir Oğuzbaşaran’ın bende yaşattığı duygular bunlardır. Kırk bir yıl önce, İstanbul Üniversitesi Edebiyat Fakültesi Türk Dili ve Edebiyatı bölümünde başladı arkadaşlığımız. Ben Şarkışla’dan, o; Mustafa Miyasoğlu ile Kayseri’den gelmişlerdi. Fakültenin gece bölümüne yazılmıştık. Gündüz bulabileceğimiz işlerde çalışacak, gece okuyacaktık. Aynı coğrafyanın çocuklarıydık. Bir başka ortak noktamız, varlıklı ailelerin çocukları değildik. Arkamızda dayanacağımız, bizi bir yerlere  taşıyacak kimseler yoktu.
Bekir Oğuzbaşaran Fatih Camii’nin müştemilatındaki yurtta kalıyordu. Yurtta verilen tabldot yemeğini benimle paylaştığını hatırlıyorum. Bir gün beni alıp Cağaloğlu’nda Milli Türk Talebe Birliği’ne götürdü. Orada “Milli Gençlik” diye bir dergi çıkıyordu. Yayın Kurulunda olan bazı arkadaşları tanımıştı. Benim de tanımamı sağladı ve bu dergide yazımın yayınlanmasına katkı verdi. Şunun için anlatıyorum: Bekir Oğuzbaşaran, bencil değil, paylaşmasını seven bir arkadaşımdı.
Okuldan sonra ben gazetecilikte kaldım. O Anadolu’ya gitti. Bir süre liselerde öğretmenlik yaptıktan sonra mahrumiyet bölgesi Van’a gidip çalıştı. Hiçbir unvan ihtirası olmadan onuruyla hizmet verdi.  Şimdi hizmetini memleketinde Erciyes Üniversitesi’nde sürdürüyor. Ekmeğini yediği, suyunu içtiği, havasını teneffüs ettiği hasılı içerisinde vücut bulduğu topraklarda ülküsüne ulaşıyor.
Sanırım on beş yıl önce, Ankara’da bir Yazarlar Kurultayı’nda birlikte olmuştuk. Ondan sonra karşı karşıya gelemedik. Getirip götürenler sağ olsunlar, selâmlarımız geldi, selâmlarımız gitti. Fiziki olarak uzaklarda olsak da, manevî olarak hep yakınımdaydı.
Bekir Oğuzbaşaran’ın Necip Fazıl’la ilgili önemli çalışması oldu.  Çoğu  hayatta olamayan yazarları, şairleri, düşünürleri manzum portrelerle anlattı. Kolay görülür ama ne kadar zordur bir kültür ve edebiyat insanının bütün özelliklerini bilip bir dörtlük içinde yansıtabilmek. Bu davranışı bir vefa örneğiydi. Geçen yıl yayınlanan Rubaileri de şiir geleneğimize karşı bir vefa gösterisi değil midir? Hece vezniyle de yazılmış olsalar Bekir’in “Rubaiyyât-ı Oğuz”da yer alan dörtlükleri unutulmaya yüz tutmuş klâsik Türk edebiyatının bir nazım biçimini günümüze taşıyor.
Bekir Oğuzbaşaran’ın bir başka özelliği nazire geleneğini günümüzde yaşatan ender sanatçılardan biri olmasıdır. Eşrefoğlu Rumî’nin dilini anlayamayan gençlerimiz, Bekir’in naziresini okuyabiliriler. Eşrefoğlu günümüzde yaşasaydı, her halde Bekir gibi yazardı:

“Ateş üstünde yürümek, adı aşk
Nefsi yerlerde sürümek, adı aşk

Her gün zehirle pişmiş aşı yemek,
Çile kabında çürümek, adı aşk…..”

Bekir Oğuzbaşaran’ın sevdiğim bir naziresi da Levnî’ye ilişkin olanıdır. XVIII. yüzyıl ressam şairlerinden olan Levnî “Çiçeğe arı arıya asel / Aptala boru boruya gazel / Şaire türkü türküye güzel / Güzele gerdan ne güzel uymuş” diyor. Şu dizeler de Oğuzbaşaran’ın: “Güzellere naz / Dervişe niyaz  / Mümine namaz  / Ne güzel uymuş // …. // Kâğıda kalem / Hatibe kelâm / İnsana selâm  / Ne güzel uymuş”
Bekir Oğuzbaşaran şiirini edebi sanatlar açısından incelemek gerekir. Gelişi güzel bir şiirinden bir dörtlük alıp okuyabilirsiniz:
“…Beni sevgiyle an diye
Tüm bulutlar yuvan diye
Göklerde dalgalan diye
Seni bayraklara yazdım”
 


Sözünü ettiğim gözlemi yapmazsanız, dörtlük içinde Bulut, gök, bayrak, dalgalanmak gibi birbirleriyle ilgili kelimelerin yan yana getirilerek güzel bir “tenasüp” sanatı sergilendiğini bilemezsiniz. Kaldı ki sevgiyi bayrakla özdeşleştirmek hüsn-i ta’lil yapmaktadır. Yukarıya aldığım Levnî’ye naziresi söylenmesi kolay gibi görülen ama zor olan bir tarzdır ki, buna sehl-i mümteni derler. 
Bekir Oğuzbaşaran’ın şiirleri içinde kesinlikle “izmlerin” tutsağı olmadan düzenin hicivini bulmak mümkündür. Erciyes’le ilgili uzun bir şiirinden bir dörtlük aktarabilirim:
“…Erciyes'te kar kalmadı
Sevilecek yâr kalmadı
Dünyânın sonuna kaldık
İnsanlarda ar kalmadı”
Birkaç cümle niyetiyle başladım, yazım uzadı. Ben Bekir Oğuzbaşaran kadar mahir değilim ki, kırk bir yıllık dostumu dört dizeye sığdırabileyim. Onunla ilgili bir üzüntümü bildirerek yazımı bitireyim.
Bekir, Anadolu’da eğitimimizin, kültürümüzün bir neferi gibi kutsal görev yaptı. Bu güzel bir nitelik. Ancak medyanın, yayın dünyasının gözünden uzak kaldı. O bir ipekböceği gibi kozasını içten içe öre geldi. Kimseler farkına varıp gerçek değerini veremediler.


RUBAİ (B.Oğuzbaşaran)
İsmail Âdil ŞAHİN

Gözlemledi tüm dostlarının hallerini
Dostluklar oluşturdu gönül mihverini
Bir ömrü verip kültüre çekmekte çile
Az gördü zaman böylesi kültür erini



 




 
Tanıdığım Bekir Oğuzbaşaran
M. Alemdar YALÇIN
Öncelikle okuyucularımızın şöyle düşünmesini isterim.  Anadolu’nun bozkırında bir tohumun yeşerdiğini ve serpildiğini görmüş olanlar bu tohumdan oluşan bitkinin sulanmadan, çapalanmadan kışın karına yazın soğuğuna karşı nasıl direndiğini merak etmiştir. Ancak mutlaka bir şeyine de dikkat etmiştir doğallığına.. Kokusu, rengi  kendine özgüdür.
Bir de sera veya özel  uzmanların yetiştiği tohumlar vardır ki özenilir, kışın soğuğundan, yazın sıcağından korunmuş, çapalanmış gübrelenmiş ve özenle büyütülmüş. Onları  çiçekleri, renk ve kokuları daha başkadır.   Yaşama savaşı vermemiş ve gelecek endişesi çekmemiştir.
Bizleri ve bizim kuşağımızı böyle düşünmek gerekir. Bozkırın ortasında bir çok tehlikelerin içinde yaşama savaşı verene ve bu arada bilim, sanat ve estetik alanında bir noktaya gelmeye çalışan insanlar. Bir de bunu 196O’lı yılların Türkiye’sinde orta Anadolu’nun yokluklar içindeki bir kentinde düşünün…
Bekir Oğuzbaşaran,  bu kuşağın bir öncesini oluşturur ve bir noktada bizlere de öncü olmuştur. Sanat, şiir, kitap okuma alışkanlığını, hatta bir kitabı bir makaleyi  yüksek sesle okuma alışkanlığını onlardan öğrendik. İstanbul’a gittikleri zaman bilerek ve isteyerek Türk Dili ve Edebiyatı eğitimi almak istedi. Belki  mali bakımdan daha cazip mesleklerin olduğu bir fakülteyi seçebilirdi. Ama özellikle Türk Dili ve Edebiyatı bölümü seçti. Sonra biz gittik. Onlar Mustafa Miyasoğlu ile birlikte Vakıflar Yurdunda kalıyorlardı. Şiir yazıyordu ama Miyasoğlu’nun onu  eleştiriye yöneltmeye çalıştığını biliyorum. Oysa  Bekir Oğuzbaşaran şiir yazmak istiyordu.
Şiir zevki o zaman bizde gelişmemişti. Bize şiirlerini okuduğunu hatırlıyorum. Sonra bir gün Vakıflar Öğrenci yurdundaki odasında şiirlerinin tümü yaktığını ve artık şiir yazmayacağını söylemişti. Şiirleri gerçekten çok mu kötüydü. O zamanki şiir bilgimle anlamam mümkün değildi. Serbest tarzda yazdığını ,şiirlerinin kısa ve ö dönemde ikinci yeninin etkisinin biraz da aşırıya götürmüş olan Edebiyat Dergisi grubunun şiirlerine benzediğini hayal meyal anımsıyorum.
Sonra biz koptuk. Bir ara Van’da olduğunu duydum öğretim görevlisi olarak, sonra Kayseri’ye geçtiğini.. Daha sonrada  Kayseri’de çıkan sanat dergilerindeki yazılarını gördüm. Koşulların onu  Türkiye’nin sanat ortamına oturtacak  bir şekilde gelişmediğini biliyorum. Ancak bildiğim tanıdığım Bekir Oğuzbaşaran iyi bir okuyucuydu. Okuma zevkini ondan aldık. İyi bir kütüphanesi vardı. O zamanın koşullarında varlık yayınlarını varlık dergisini hem sağı hem solu karşılaştırarak okuyan ender aydınlardan biriydi.
Çok güzel bir arşivi olduğunu bunu özenle kurduğunu biliyorum.
Şu anda düşünüyorum ve şimdiki  anlayışımla diyorum ki  Bekir Oğuzbaşaran gençlik yılları çizgisinde şiirde karar kılmış olsaydı iyi bir  sanatçı olacaktı. O daha çok eleştiriyi seçti. Eleştiri bir nevi bahçıvanlık gibidir. Bahçıvanlık içinse iyi bir toprak,
 
nitelikli bir tohum ve  sonrası iyi bir ortam olması gerekir. Oysa Türkiye bu ortamı çoktan kaybetti.
Kaybetmeye de devam ediyor. Bu yüzden hangi değerlerin  kendilerine nasıl bir ortamda neler bulacağını bilmek sadece tesadüflere bağlı bir olay haline geldi.
Her şeye rağmen ben ona  lise yıllarımda söylediğim biri  Bekir Ağabey diye sesleneceğim:
Lütfen üniversite yıllarındaki anılarını tek bir satırını kaçırmadan önemli önemsiz demeden  yaz çünkü sizin yıllarınız çok önemli bir dönüm noktasıydı ve biliyorum ki çok sıcak ve tatlı bir anlatımın var…
Yolun açık olsun, sağlıkla esenlikle sanat ve edebiyat dünyası içinde uzun ve verimli bir ömür diliyorum.

 
Bekir Oğuzbaşaran’dır
Musa Tektaş


“Manzum Portreler” şairi
Bekir Oğuzbaşaran’dır
Kadim dostlarımdan biri
Bekir Oğuzbaşaran’dır

Kayseri üdebasından
İlgili neşr-i basından
Dergicilik fırkasından
Bekir Oğuzbaşaran’dır

Edebiyatın uzmanı
Duyulur bilinir şânı
“Necip Fazıl”ın hayranı
Bekir Oğuzbaşaran’dır

“Rubaiyyat-ı Oğuz’u”
Gönül işidir her sözü
Şuarânın gülen yüzü
Bekir Oğuzbaşaran’dır

Kalmaz hiç kederde yasta
Söz sanatında bir usta
Danışman-ı şol “Berceste”
Bekir Oğuzbaşaran’dır

Erciyes kadar haşmetli
Erkân bilen maharetli
Hitabeti hararetli
Bekir Oğuzbaşaran’dır

Vedat  Ali Tok’a yâren
Ümit ile dâvâ süren
Berceste’ye emek veren
Bekir Oğuzbaşaran’dır

Bekir Oğuzbaşaran ve (KASD)
                                                                                                                                                                                                    Ümit Fehmi SORGUNLU
   Çocukluk yıllarını geride bıraktıktan sonra gençlik döneminden bugüne yansıyan birçok mutlu hatıralar var. Bunlardan biri de 1975 yıllarında Kayseri’de yaşayan  şair ve yazarları bir çatı altında toplamak için kurduğumuz (KASD) Kayseri Sanatçılar derneği idi. Ben, Dr. Sadullah Kutluer ve Muhsin İlyas Subaşı gibi 5 arkadaşın kurduğu dernek Türkiye genelinde isim yapmış ve 1982 de verdiği edebiyat ödülleri ile Kayseri’yi ikinci sanat merkezi haline getirmiş ve bir çok sanat çevrelerinin gözünü Kayseri’ye çevirmelerine neden olmuştu. Nasıl olmasın ki, Edebiyat ödülü verilen kişiler Türkiye’nin ses getiren yazar ve şairleriydi. Cemil Meriç, Sevinç Çokum, Mehmet Çınarlı, Saim Sakaoğlu, Durali Yılmaz, Mustafa Ruhi Şirin gibi isimler Kayseri’ye gelmiş ve akabinde Kayseri’den övgü ile bahseden yazılar yazmışlardı bir çok ulusal gazete ve dergilerde.
   1975 de kurulan derneğimiz gün geçtikçe Muin Feyzioğlu, Ahmet Sıvacı, Abdulkadir Budak, Ahmet Tevfik Ozan ve Bekir Oğuzbaşaran gibi edebiyatın çilesini çekmiş imzalarla daha da kuvvetlenmişti. Derneğe yer arama konusunda o dönemin Valisi ile Kurucu Başkan Dr. Sadullah Kutluer arasında geçen bir anımı da nakletmeden konuya girmek istemiyorum. Başkanla vali  arasında geçen diyalogda Kutluer Validen Tarihi medrese içinde küçük bir oda istiyor. Vali ayarlamaya çalışacağını, ancak sembolik de olsa belirli bir ücret konulması gerektiğini istiyor. Kutluer’in cevabı “Aman sayın Valim koyacağınız sembolik ücret dahi bizim için büyük bir rakam. Üyelerimizin çoğu memur, öğretmen ve işçidir. Bu konuşmalar sonucunda Kayseri sahabiye medresesinin içinde sahip olduğumuz o küçük mütevazi oda,  boyundan büyük faaliyetlere imza atmıştı. İçinde küçücük bir kütüphanesi, bir masa ve birkaç koltuktan oluşan derneğin çay içmek için birde küçük tüpü vardı. O küçük oda çok büyük hatıralarla doluydu. Önceleri hiçbir dünya görüşüne önem vermeden sadece yazar ve şair olmasını ön planda tuttuğumuz üyelerimizden bir kısmının Ramazan ayında dernekte içki içmeleri ve gelen şikayetler üzerine bir yol ayrımına gitmemiz şart olmuştu. Çünkü esnaf bizlere iyi gözle bakmamaya başlamıştı. Yapılan bir kongre sonucunda yönetim kurulunun tavır koyması üzerine dernek gerçek hüviyetine kavuşmuştu. Bu süreçte Bekir Oğuzbaşaran ve bir çok arkadaşımız çok emek sarf etmiştik.   
Develi’den gelip Kayseri’ye yerleşen Bekir Oğuzbaşaran’ı ilk kez Kayseri Sanatçılar Derneğine katılması ile tanımıştım. Şimdilerde Erciyes Üniversitesi Türk Dili ve Edebiyatı bölümünde öğretim görevlisi olan Bekir Hoca edebiyatın ilmini yapmış ve kendisini edebiyata adamış bir insan. O dönemler yazdığı eleştiri yazılarıyla dikkat çeken ve iyi bir münekkid ünvanını da alan Bekir Hoca şiir, deneme ve hikâyede yanlış buldu mu hemen söyleyen, edebiyatta yapılan hatayı hiç affetmeyen bir yapıya sahipti.
Bir zamanlar düzenli olarak sürdürdüğümüz  edebiyat oturmalarımızda şair ve yazar arkadaşlar yazdıkları ürünleri oturma arkadaşlarına okurlar, hata ve eksiklerini oturma gurubunun görüşünü alarak not eder, yazdıkları eser üzerinde yeniden düşünürlerdi. En acımasız eleştiriler Bekir Oğuzbaşaran’dan geldiği için arkadaşlardan bazıları ondan çekinirlerdi. Doğru, Bekir Hoca iyi eleştiri yapardı ancak bu eleştirileri güler yüzle şakaya getirip söylediği için kimseyi incitmezdi. O dönemlerdeki edebiyat oturmaları birçoğumuz için verimli oluyordu. Oturmalardan  geçen yazı ve şiirler daha kaliteli olabiliyor ve birçok edebiyat dergilerinde yer alabiliyordu. Ama bazı arkadaşlar eleştirilere tahammül edememiş ve oturmalar fire vermeye başlamıştı. Bekir hoca bu fire verişlere “tanenin hası burada kalıyor” diye takılırdı. Bir bakıma da doğruydu.  O oturmalar bir okul niteliğini taşımaya başlamıştı. Diyebilirim ki, o günlerde  edebiyat oturmalarımızdan birçok şair yetişmişti. Hızla akan zaman seli edebiyat oturmalarımızı da alıp götürmüştü.  Geçmişte Bekir Oğuzbaşaran’la bir çok mutlu hatıralarımız oldu. Bazı şiir gecelerine birlikte gittiğimiz, birlikte şiir soluduğumuz günler oldu. Bunlardan bazıları K.Maraş’da Bahattin Karakoç’un düzenlediği “Dolunay şiir geceleri” ile Elazığ’da ki, Hazar şiir akşamlarıydı. Kayseri Sanatçılar Derneği Bekir Oğuzbaşaran’la yüzlerce anımıza tanık olmuş, mutlu yansımalarla dolu yılların hengamesi ile geçip gitmiş, tarihteki yerini çoktan almıştı. KASD ın kapanarak tarih sahnesinden çekilişi de ayrı bir burukluk veriyordu insana. 12 Eylül fırtınasında sağlı sollu bütün derneklerin kapandığı, yalnızca KASD ın açık kalabildiğini düşünecek olursak, dernekten bazılarının sırf muhalefet nedeniyle ansızın kapanış dilekçesini verdiğini düşündükçe bugün dahi yüreğimdeki acının tortuları kımıldıyor.   
Benim tanıdığım Bekir Oğuzbaşaran güler yüzlü, kin tutmayı bilmeyen, yüreği dost sevgisi ile dolu bir insan. Onunla dost olmak ayrıcalıklı bir durum kazandırırdı insana.
Yıllar 1988 i gösterirken Bekir Oğuzbaşaran Van 1OO. yıl Üniversitesi Türk Dili ve Edebiyatı bölümüne atandı. Sonra hasretle dolu 12 yıl ve nihayet 2OOO yılında Kayseri Erciyes Üniversitesi ile başlayan yepyeni bir hayat ve bu güne kadar geçen edebiyat dolu günler ve geceler.
Bu 4O Yıllık sanat hayatı boyunca Bekir Oğuzbaşaran’ın velüt bir şair ve yazar olduğunu söyleyemeyiz. Aksine durgun ve sessiz akan bir su gibi 4O yıla ancak “Necip Fazıl’ın Şiiri” gibi araştırma, “Edebiyatımızda Portreler” ve “Rubayiat-ı Oğuz” adlarında iki şiir kitabını ancak sığdırabildiğini söyleyebiliriz.
Berceste dergisinde geçen yıllarımız ise tamamen farklı, daha yakın bir diyalog ve dostluk diyebiliriz buna kısaca. Berceste Dergisinin ilk günlerinden bugüne kadar hiçbir zaman yardımlarını esirgemeyen Bekir Oğuzbaşaran’a buradan dergi adına teşekkür ediyorum.   
Logged
Vedat
*
Çevrimdışı Çevrimdışı

Mesaj Sayısı: 301


« Yanıtla #1 : Haziran 06, 2008, 22:26:48 ÖS »

Rübaiyyât-ı Oğuz Çevresinde…
Muhsin Macit



Son yıllarda tarihî romanlara konu oluşuyla popüler kültür çevrelerinde de tanınan Ömer Hayyam vesilesiyle rübai kavramı da gençlerin lügatine girdi. Bilindiği gibi rübai, Türk şiir geleneğinde de kullanılan bir nazım biçimidir. Rübai, tek bentli bir nazım şeklinin adıdır. Aruzun hezec bahrindeki özel kalıplarla yazılır. Rubaide kullanılan 24 kalıptan mef’ûlü ile başlayan 12 kalıba ahreb, mef’ûlün ile başlayan 12 kalıba ise ahrem denir. Hem Fars hem de Türk edebiyatında 24 rubâî vezninin ancak dörtte biri yaygınca kullanılmıştır. Bunlar beşi ahreb ve ikisi ahrem dizisinden olmak üzere toplam yedi vezindir. Modern Türk şiirinde hece ölçüsüyle de rübailer, tuyuglar söylenmiştir. 
Anadolu’da bilinen en eski rubaî şairi Mevlânâ’dır. Divan-ı Kebir’de 15OO kadar Farsça rubai vardır. Bu şiirler daha sonraki Türk şairlerini etkilemiş ve Mevlânâ’dan sonra pek çok şair divanında rubaiye yer vermiştir. Kısa, çarpıcı bir nazım şekli olan ve fikirlerin, özellikle de derin felsefî fikirlerin ifade edilmesinde kullanılan rubâî, gelenek boyunca kimi şairlerin hiç girişmediği, kimilerinin çok az denediği, bazılarınınsa yüzlerle ifade edilebilecek sayıda ürün verdiği çok özel bir vadidir. Divan şairleri arasında  Fuzulî, Kara Fazlî, Azmizade Haletî, Nabî, Şeyh Galib, Erzurumlu İbrahim Hakkı rübai tarzının ustası olarak bilinirler. Modern Türk şiirinin ustalarından Yahya Kemâl, Rubâîler ve Hayyâm Rubâîlerini Türkçe Söyleyiş adlı eseriyle bu tarzın ihyâ ve inşâsına ciddi katkılarda bulunmuştur. Arif Nihat Asya da Mevlânâ’nın izinden yürüyerek 1843 rübai söylemiş, rübai söylemekte, nitelik açısından olmasa da nicelik açısından pirinin önüne geçmiştir. Rübaiyyât-ı Ârif, üstadın rübai tarzına getirdiği yenilikler kadar düşüncesindeki derinlikleri de bize gösterir. Rübaiyyât-ı Ârif, Bekir Oğuzbaşaran’ın rübai tarzına yönelmesinde etkili olmuştur.
Rubâî, uzaktan bakana kolay görünür
Söz yarışında bin bir acemi tay görünür
Hâletî, Beyatlı, Asya bu işin üstâdı
Mevlânâ ve Ömer Hayyam dolunay görünür...

Bekir Oğuzbaşaran yukarıdaki rübaisinde adını andığı ustalardan Arif Nihat Asya’nın tarzını benimsemiştir. Herhalde Arif Nihat Asya muhabbeti, Bekir Bey’in Rübaiyyât-ı Oğuz [Ötüken Neşriyat] adlı eserinin  kapağından içeriğine kadar yansımıştır.
Bekir Oğuzbaşaran ile 1988 yılının Temmuz ayında Van’da tanıştığımızda Necip Fazıl’dan bahsetmediği zamanlarda Arif Nihat Asya’dan söz ederdik. Ben Arif Nihat’ın kelimenin tam anlamıyla “ülkücü” bir şair olarak söylediklerini daha çok severdim. Bekir Bey de özellikle onun eski kültüre ne denli vakıf olduğunu göstermek için rübailerinden söz ederdi. Özellikle Kıbrıs rübaileri üzerine Bekir Bey ile muhabbet ederdik. Kıbrıs rübailerinin tam mazmunu sayılabilecek güzeller, güzellikler vardı o zaman. Taşraya fırlatılmış olmanın burukluğuyla Van’da bulunmaktan dolayı belli belirsiz sitemlerimi dillendirince Bekir Bey, “Van’ım benim, canım benim, vatanım benim” derdi… Şimdi Rübaiyyât-ı Oğuz’daki Van başlıklı “rübai”yi okurken zaman tünelinde yirmi sene geriye gidiyorum:
Diyorlar: “Vatan içre vatan” gibi...
Nazına değecek bir cânân gibi...
Vazgeçilemeyecek kaç şey var,
“Dünyâda Van, ahrette îman” gibi?..

Yirmi sene geriye gidince hatıralar depreşiyor. O yıllarda Bekir Bey şiir yazmazdı, yazsa da paylaşmazdı. Paylaşmamasının sebebi, belki şu rübaisindeki ikircikli durum olabilir:
Şiir yazdım, “Sen çok iyi bir yazarsın” dediler
“Oldukça güzel cümleler düzersin” dediler
Ağza bakıp düz yazıya geçtim bu defâ:
“Ey şâir, bu vâdîde ne gezersin?” dediler…
Bekir Oğuzbaşaran rübai ile özel olarak ilgilenirdi. Hatta Gülten İlhan adlı çalışkan bir öğrencimize “Modern Türk Şiirinde Rübai” konulu bir bitirme tezi yaptırmıştı. Ben modern Türk şiirinde geleneğin izlerini ararken nazım şekillerini esas alan bir dikkatle Tanzimat’tan bu yana bir tarama yapmamı önermişti. Bu önerisini ihmal ettim… Bekir Bey’in rübaiye ilgisi devam etti ve yıllar sonra Rübaiyyât-ı Oğuz ortaya çıktı.
Rübaiyyât-ı Oğuz’da 1OO rübai var. Bekir Bey dört dizeli portreler çizdi. Şimdi sayıları dörder dizeyle şiirleştirmeye Berceste’de devam ediyor. Rübai özelliği itibariyle duyguyla değil, hayat tecrübesi ve hikmetle süslenen bir tarzdır. Oğuzbaşaran’ın hayatının olgunluk çağında rübai tarzına yönelmesi doğaldır. Rübaiyyât-ı Oğuz’da bilhassa İstanbul ve Kayseri’nin öne çıktığı memleket sevgisi ana izlek olarak görünür. Kayseri’yi kıskanır, yalnız sever. Fakat, sıra İstanbul’a gelince derin muhabbetle bağlandığı üstadı Necip Fazıl devreye girer. Ondan hiçbir şeyi kıskanmaz. İstanbul’u bile…
Yahyâ Kemâl, âşıklarının serdârı
Necip Fâzıl, “Canım İstanbul” mîmârı
Belki yıldızlardan bile daha çoktur
İstanbul’umun karasevdâlıları…
   
   Modern Türk şiirinde divan şiiri nazım biçimleri ile âşık tarzı Türk şiirinin biçimlerini birlikte kullanan şairler vardır. Bekir Oğuzbaşaran da hece ölçüsüyle rübai söyleyen şairlerdendir. Türk şiir geleneği içerisinde rübailer daha ziyade aaxa, aaaa şeklinde kafiyelenir. İlk kafiye biçimi mani ve tuyuglarda kullanılır. Bekir Bey de rübailerinde aaxa biçiminde bir kafiye düzenini tercih eder. Halk ve divan tarzını buluşturur. Türk şiirinin temel özelliklerinden olan ses unsurunu ihmal etmez. Şu rübai de ses ve anlam iç içedir:
İç içe dâireler, iç içedir semâlar
İç içe tecellîler, iç içedir îmâlar
İnsanlar iç içedir, kıyafetler iç içe,
İç içe kelimeler, iç içedir mânâlar…

Bekir Oğuzbaşaran adı bende dostluk duygusunun yanı sıra Türkçe sevgisini çağrıştırır. Bekir Bey ile Van’da ilk tanıştığımız zamanlarda hem âşık hem de şair olduğum için şiir, hayatımın her anını doldururdu. Bir yandan da sözde bilimsel yazılar yazardım. Yazdığım her metni Bekir Bey’in okumasını isterdim. Metni okumaya başlamadan kurşun kaleminin ucunu açar, ne kadar yazım ve ifade bozukluğu varsa düzeltirdi. Kırılganlığımı bildiği için çok nazikçe eleştirilerini söylerdi. Sonra kitaplar yazdım. Onları da aynı titizlikle okudu. Hiç kırmadı. Onun için Bekir Bey benim aynı zamanda öğretmenimdir. Onun Türkçe’yi doğru ve güzel kullanma konusundaki hassasiyeti hala biraz abartılı biçimde muhabbet ortamlarında anlatılır.  Doğrusu ben de Bekir Oğuzbaşaran kadar Türkçe muhabbeti derin ve samimi olan az insan tanıdım. Diniyle dilini onun kadar muhabbetle kaynaştıran insan azdır. Rübaiyyât-ı Oğuz bu iddianın en somut kanıtıdır.





Bekir Oğuzbaşaran(rubai)
Sergül VURAL

Tam kırk yılı aşkın yazıyor, hep yazıyor,
Manzum yazılardan, ne resimler çiziyor.
Yazdıkça açılmış yaşayan hâfızası,
Altın gibi sözlerle şiirler diziyor.

O yazıyı unutmadım

Mehmet Nuri Yardım
Anadolu’da edebiyat dünyamızın gerçek kahramanları vardır. Fikir âlemimizin bu müstesna şahsiyetleri mütevazı bir halde yaşarken etraflarını da aydınlatırlar. Bekir Oğuzbaşaran o aydınlık çehrelerden, o âşina simalardan, o deniz fenerlerindendir. Kayseri deyince aklıma geliveren ilk iki üç isimden biridir.
Kayseri’den Türkiye’ye yayılan, himmetli insanların eseri olarak her ay yayınına devam eden Berceste dergisi bir vefa borcu ödüyor. Kayseri kültürüne ve edebiyatına büyük hizmetler eden, şiirleri ve yazılarıyla Türk edebiyatının yaşayan kıymetli adı Bekir Oğuzbaşaran için özel bir sayı yapıyor. Bu imrenilesi, takdire şayân, soylu bir davranıştır. Emeği geçen herkese, derginin yöneticilerine teşekkür etmek lâzım. Sanırım bu özel sayıda Bekir Oğuzbaşaran’ın şiirleri, eserleri ve sanat anlayışı üzerinde duranlar olacaktır. Ama ben henüz dünya gözüyle göremediğim, bir araya gelip de sohbet edemediğim, lâkin güzel yüreğinin sıcak atışlarını yüzlerce kilometre öteden, tâ İstanbul’dan duyduğum bir Hoca’yı, bir ağabeyi benim için eskimeyen bir hâtıra eşliğinde anlatmaya çalışacağım.
1986 yılıydı. Edebiyat Fakültesi Türk Dili ve Edebiyatı Bölümü’nü henüz yeni bitirmiştim. Bir taraftan da Türkiye gazetesinde, kültür sanat servisinde çalışıyordum. İlk kitabım, ilk gözağrım yeni günışığına çıkmıştı: Edebiyatçılarımızın Çocukluk Hâtıraları... Tabii ufak tefek  tanıtımlar çıktı sağda solda. Ama İlk ciddî değerlendirme, ilk sağlıklı ve güzel eleştiri yazısı, 26 Aralık 1986 tarihinde Zaman gazetesinin kültür sayfasında neşredilmişti. Yazarı da Bekir Oğuzbaşaran ağabeyimizdi. Edebiyat  dünyasında yaşayanlar bilir. İlk kitap, yazarı için çok önemlidir. Çünkü ilk intibaları, ilk takdir veya tenkitleri alacaktır. Yazar çok heyecanlıdır. Kalbi küt küt atmaktadır. Kaleme alınacak yazılar belirleyicidir, yönlendiricidir. Ümid de kırabilir, şevk de verebilir bu yazılar. Ve yeni yazarın çıktığı edebiyat yolunda sağlıklı yürüyebilmesi, azimle devam edebilmesi biraz da bu yazıların dozuna, muhtevasına ve etkisine bağlıdır. Bekir Oğuzbaşaran Beyin yazısı teşvik ediciydi, yüreklendiriciydi, faydalı tavsiyeler de vardı içinde. Başlığı “Neleri okudular nasıl okudular” şeklindeydi. Ziya Paşa, Reşat Nuri Güntekin ve üstat Necip Fazıl Kısakürek’in fotoğrafları da kullanılmıştı metin içinde. Yazı şu satırlarla başlıyordu: “1986’da yayımlanmış ilgi çekici bir kitap okudum: Mehmet Nuri Yardım’ın hazırladığı Tanzimat’tan Günümüze Edebiyatçılarımızın Çocukluk Hâtıraları... Ve şu satırlarla sona eriyordu uzun yazı: “Yeni baskılarda yeni isimlerle zenginleştirilmesi her zaman mümkündür. Çocukluğun saf, temiz dünyasından esintiler getiren kitap gerçekten bence okunmaya değer. Biliyoruz ki, dünyaya gelen her çocuk İslâm fıtratı üzeredir çünkü...”
Bu anekdotu özellikle nakletmek istedim. Bir çok kalem erbabı, ilk kitabını çıkaran bazı genç yazarlara hoyratça davranabiliyor, taze filizlerin azmini, şevkini kırabiliyor, idealini söndürebiliyorlar. Bunu da edebiyat adına, sanat adına yapıyorlar ne yazık ki. Ellerindeki satırlarla yeni heveslileri kesip biçen münekkitlerin sayısı dün olduğu gibi bugün de az değil. Bunun kime ne faydası var? Halbuki edebiyat tarihimize şöyle bir yolculuk yaptığımızda, bugün için tanınmış, bilinen okunan ve sevilen bir çok edebiyatçının ilk kitabının acemilikler, eksiklikler, noksanlıklar taşıdığını görebiliyoruz. Bu meşhur ediplerin de önüne bu tarz sert münekkitler çıkmış olsaydı, bugün belki de şiirlerini, hikâyelerini, romanlarını zevkle okuduğumuz kıymetli şair ve yazarlarımızın çoğundan mahrum kalacaktık.
Geçmişte olduğu gibi bugün de edebiyatımızın ikizleri vardır. Aslında böyle bir araştırma yapılabilir. Âdeta ruh ikizi diyebileceğimiz, huyu suyu bir, sanat ve edebiyat anlayışları aynı olan, birlikte görünen ve gezen, birbirini çok seven edebiyatçılar vardır. Muhsin İlyas Subaşı ile Bekir Oğuzbaşaran da Kayseri’mizin bu ‘edebiyat kardeşleri’ndendir. İstanbul’da da böyle edipler var: Bestami Yazgan ve Yusuf Dursun... Dursun Gürlek ve Olcay Yazıcı... Ekrem Kaftan ve Halil Gökkaya... Mûsikide Nevzat Atlığ ve rahmetli Selahattin İçli… Hep beraber dolaşırlardı iki büyük sanatkârımız… İyi bir araştırma yapılsa daha pek çok isim hatırlanabilir bu kardeşliği en mükemmel şekilde devam ettiren... İşte Oğuzbaşaran ve Subaşı da bu kardeşliğin Kayseri’deki, Anadolu’daki gerçek temsilcilerindendir... İki güzel yürek buluşmuş ve Anadolu’nun her tarafına bu sevgiyi yaymışlardır.
Bekir Oğuzbaşaran’ın çok değerli eserleri vardır. Yeni eseri Kültür ve Edebiyat Dünyamızdan Manzum Portreler bir bakıma edebiyatımızın kuşatıcı ve kucaklayıcı bir haritasıdır. Orada Türk kültürüne, edebiyatına, sanatına, diline, medeniyetine hizmet eden birçok şahsiyet için dörtlükler yazmıştır şairimiz. Sözünü ettiği kişinin özelliklerini, hususi yapısını, kabiliyetini, eserlerini, çalışmalarını âdeta o dört mısrada hülasa etmiş, özetlemiştir.
Bekir Oğuzbaşaran edebiyatımızın Anadolu dervişlerindendir, sanatımızın ermişlerindendir, nefsini aşmışlardandır. Bu yönüyle de örnek bir kişiliktir, aydınlık bir isimdir. Ve her zaman gençlerin özenebileceği, yolundan ve izinden gidebileceği seçkin bir sanatkâr, mükemmel bir insandır.
O eserleriyle, şiirleriyle, dergilerde kaleme aldığı değerli makaleleriyle zaten çok önemlidir. Ama benim için farklı bir mânânın mümessilidir Bekir Oğuzbaşaran. 22 sene önce çocuksu hevesle yola çıkan genç bir edebiyatçıya cesaret veren, ona yol gösteren, çalışmasını överken tavsiyelerde de bulunan bir gönül ehli, iyi bir kılavuz, unutulmayacak bir rehberdir.
Anadolu’muzun merkez ili Kayseri’mizin bu asîl ve aziz evlâdına gönül dolusu selâm olsun. Sizden daha nice şiirler, yazılar ve kitaplar beklemek hakkımız muhterem Bekir Hocam. Çünkü asıl eserlerinizi yazmadınız henüz… Sabırla ve heyecanla gözlüyoruz. Sağlıcakla kalınız.



   
BEKİR HOCA

M. Fatih KÖKSAL


   Üniversitede öğrenci idim onu ilk tanıdığımda. Türk Dili ve Edebiyatı Bölümü’ne henüz başlamıştık. Bölüm başkanımız –merhum- Prof. Dr. Meserret Diriöz, bana o zayıf omuzlarımın kaldırması pek güç bir yük yüklemiş, “Yunus Emre’yi anlat” demişti. Yunus bir derya. Neyi anlatılır ki Yunus’un? Daha Türkoloji’nin elifinde bir talebe nasıl cesaret edebilir, böyle bir şeye. Cahil cesur olur kelâmı muktezasınca kabullendik ve başladık araştırmaya. O zamana kadar yayımlanmış ne kadar Yunus Emre Divanı, Yunus’la ilgili diğer kitap, makale vs. ne varsa topluyordum. İşte o araştırmalarım götürdü beni Bekir Oğuzbaşaran’ın yanına. Bekir Oğuzbaşaran adını zaman zaman duyuyordum. Erzurum’da öğrenciyken o zamanlar Kayseri’de neşredilen Doğuş Edebiyat dergisinin abonesiydim. Herhâlde âşinalığım oradandı. Muhsin İlyas Subaşı’yla tanışıklığımız daha önceye dayanıyordu. “Bir de onu görürsen iyi olur.” diyerek Muhsin Ağabey bahsetmişti tavsiye etmişti Bekir Bey’le görüşmemi. Birlikte Bekir Hoca’lara doğru yola koyulduk. Kışa çalan bir sonbahar günüydü.
   Bazı insanlar vardır, “keşke tanımasaydım” dersiniz. İsmini duyarsınız, eserlerini okursunuz, etkiler sizi. Yazar-okur arasındaki gıyabî tanışıklık vicahiye dönüşünce çoğunlukla hayâl kırıklığıdır devamı. Ciddi, ağırbaşlı kişiliği, bahse girdiği konulara hâkim bir edebiyatçı oluşu ve güzel Türkçesiyle bende bıraktığı bütün intibalar müspetti. İstanbul Türkoloji mezunudur Bekir Bey. İstanbul kaldırımlarını bihakkın çiğnediğinin en güzel delâleti güzel Türkçesidir. İşte o ilk tanıştığımız gün Yunus’tan yedi beyitlik bir gazel şerh etti. Etkilenmiştim. Şehirden, şehrin yedi kapısından bahsederken Yunus’un aslında neler dediğini hayret ve gıptayla dinliyordum Bekir Bey’den. Tarlan’ların, Timurtaş’ların, Ergin’lerin rahle-i tedrisinden geçmiş olmanın gurur ve güveniyle konuşuyordu. Notlarımı aldım, teşekkür ederek ayrıldım.
   O gün bu gündür dostluğumuz devam eder. Zaman zaman inkıtaa uğramış olsa da irtibatımız devam etti. O, Van macerasından sonra Erciyes Üniversitesi’ne öğretim görevlisi olarak geldi. O zamandan beri, özellikle de Berceste’nin viladeti ile birlikte bizim de teşrik-i mesaimiz arttı.
   Kayseri’nin “oturma”ları meşhurdur. Kışın şehirde soba başlarında, yazın Talas, Hisarcık, Gesi, Erkilet bağlarının öretmelerinde, köşklerinde veya serin ağaçlar altlarında yapılan sohbetlerle büyür, olgunlaşır Kayseri’nin delikanlısı. Bunlar arkadaş oturmalarıdır, akraba, komşu, ırafık (Hac arakadaşı), meslektaş ve saire oturmaları olur ve birbiriyle karışmaz. Yıllardır haftanın üç dört gününü bu oturmalarda geçirenleri bilirim. Bir de bizim yazar – şair taifesinin oturmaları vardır. Onlarca yıldır devam eden bu oturmalarda ben de Kayseri’de bulunduğum yıllarda veya denk gelirse Kayseri’ye uğradığım vakitlerde katılır, katılmaya çalışırdım. Bekir Hoca’yla tanışıklığımız bu toplantılarda ilerlemiştir. O, bu oturmaların en heyecanlı, en aktif simalarından biri olarak merkez isimlerindendi. Sanatkârlar naif insanlardır. Herhâlde bu yüzden olsa gerek gönül koymalar, küslükler de eksik olmazdı bu oturmalarda. Ama Bekir Hoca bütün heyecanına rağmen  oturmalarda bazen çok hararetlenen tartışmalarda yatıştırıcı, kuşatıcı, müspet kişiliğiyle öne çıkardı.
   Bekir Oğuzbaşaran çok iyi bir edebiyat öğretmeniydi. Üniversite gömleği ise –herhalde kendisi de kabul eder- üzerine bir türlü oturmadı. Bu, asla onun birikimiyle ilgili bir şey değil. Fakat üniversitenin istediği niteliklerin sanatçı bir ruha sahip Bekir Hoca’nın kişiliğiyle uyuşması zordu. Onun azade mizacıyla, disipliner bilim hayatı arasındaki doku uyuşmazlığı sanırım üniversiteden beklentilerini karşılamasına engel teşkil etti.
   Bazı insanlar vardır, dinlenir. Bekir Hoca’yı da dinleriz. Konuş hocam, konuşmak da güzeldir. Ama söz uçar, yazı kalır. Biraz da yaz Bekir Hoca’m…
 

Nefesimizin Tutulduğu An
Selim TUNÇBİLEK



   Hayatınızın belirli dönemlerinde tanıştığımız bazı insanlar vardır. Onlar sizin için bir çok bakımdan ayrı değer ifade ederler. Benim hayatımda da 198O sonrası yaşantımın, dağınık ve perişan ilk yıllarında, Kültür Sanat dergisi vasıtası ile tanıştığım birkaç önemli insan oldu. Derginin sahibi Mahmut Cağlıgöncü Beye bıraktığım çeşitli çalışmalarımı Rahmetli Muin Feyzioğlu inceledikten sonra: ‘Şiirlerini Bekir de görsün’ dedi. İlk şiirim zamanı itibariyle en azından kendi adıma ciddi bulduğum, kültür ve edebiyat dergisi olan Kültür Sanat’ta Muin Feyzioğlu, Muhsin İlyas Subaşı ve Bekir Oğuzbaşaran beylerin ortak beğenisiyle yeni sesler adı altında yayınlandı. Sanırım onları şiir adına mahcup etmeyen belki sayılı birkaç insandan biri oldum. Şiir yazmaya hiç ara vermeden devam ettim. Bu çerçevede sürekli ilişki içerisinde olduğum bu dostlardan ilgi ve teşvik gördüm.
   Bekir Oğuzbaşaran bey şimdiki dönemlere nazaran o yıllarda çok daha kıvrak kaleme sahipti demek benim için bir yanılgı olmadığı kanaatini bu gün için söylemek asla istemezdim. Fikir ve edebiyat hayatımızda öznel ve nesnel yaklaşım diye tartışması süreklilik arz eden münakaşanın bir başka penceresini burada açmak istemiyorum. Buna rağmen benim gibi insanların bir konuyu veya şahsiyeti değerlendirmeye alırken samimiyetten öte bir duygu ve düşünce ortaya koyamayacağı gerçeğini ne nesnellik, ne de öznellik yaklaşımı ortadan kaldıramaz. Kime ait olduğunu bu yazıyı kaleme alırken hatırlayamadığım ama kuvvetle muhtemeldir ki şair Bertolt Briceht’e ait bir sözün hafızamda yer ettiğini biliyorum. Diyor ki; “Hatalar kötü değil. Onları düzeltmemek bile kötü değil. Kötü olan, onları gizlemektir.” Hiçbir kusurunuzu gizlemeden durumu olduğu gibi ortaya koyan yaklaşımlar kimden gelirse gelsin size değer veren ve sizi olgunlaştıran yaklaşımlardır. Kusurlarımızı gizleyen ve onların bizim tarafımızdan da fark edilmesini sağlamayan ve dolayısıyla da mesafe almamıza katkı sunmayan çevre sağlıklı bir çevre değildir. Bu anlamda Bekir Oğuzbaşaran, bulunduğu ortamda kendine has eleştirel dikkati ile sizi her bakımdan uyanık kalmaya zorlayan, mecbur eden adeta kişiliği ile bütünleşik yönüyle göz ardı edilmesinin bireysel hatalarımı çoğaltacağı kaygısını taşıdığım bir dosttur, bir öğretmendir.  Kendisi zaman zaman yerel ağızla konuşmayı tercih etse de, sizin her kelimeyi telaffuzunuza son derece önem gösteren, tek tek yazılı ve sözlü düzeltmelerinizi yapan canlı yazım kılavuzudur. Kırıcılığa kaçmadan yaptığı bu düzeltmelerine yanlış yapıyor diyen birinin çıkacağını sanmam. 
   Yeni Türk edebiyatının özellikle 194O ve sonrası seyrini çok özenli biçimde takip etmiş, her türlü soluk alışlarına yer yer tanıklıkta bulunmuş, yapacağınız bir saatlik sohbetle karşınıza daha önce şahitlik etmediğiniz değişik pencereler sunan nadir birikimli biri demek, onun bilgi kıymetine bir ekleme yapar mı sanmıyorum. Bu gerekçelerden ötürü Rahmetli Muin Feyzioğlu’nun vakitsiz ölümü, Bekir Oguzbaşaran’ın eleştiri ve deneme yazılarına eskisi kadar sıcak bakmaması, şehrimizin kültürel varlıklarında göz ardı edilemeyecek kadar solgun bırakmıştır. Bir zamanlar kültürün üçüncü büyük şehri olan Kayseri’de ülkenin genel sanat ve edebiyat hayatına kavrayıcı bakış ortaya koyan bu şahsiyetlerin payını inkar edebilmek mümkün değildir. İşte bu gün Kayseri, özellikle gelişmiş potansiyeline rağmen yurt geneline sağlıklı bir kültürel ağırlık koyamıyorsa Bekir Oğuzbaşaran’ın bu sahada kalemini oynatmamasının etkisi büyüktür. Bu vebali taşımayı sürdürmek onu inşallah bir gün rahatsız edecektir.
   Onun Van Yüzüncü Yıl Üniversitesine öğretim görevlisi olarak uzun sayılabilecek bir dönem gitmiş olmasının sonuçları olarak gördüğümü söylemek isterim. Şayet Bekir Oğuzbaşaran Kayseri’de kalsa idi bu şekilde bence olumsuz olan değişime uğramazdı. Burada konu ettiğim nokta Van veya Van Yüzüncü Yıl Üniversitesi ile ilgili bir sorun değildir. Genelde yaşanılan problemi vurgulamak istedim. Özelde değil. Üniversitelerin yapıları gereği de bir takım heyecan yok edici işlevlerinin olduğunu göz ardı etmemek gerekli değil mi? Çok içe kapalı ve fanus bir hayatı kendileri için yeterli gören üniversitelerimiz durağanlaşmayı önemli kılan kurumların başında gelmiyor mu? Böyle bir yapının içinde kalıp da gündemi geçmişin birikimleriyle yoğurma dikkatini kaybetmemek kolay bir şey olmasa gerek. Kalıplaşmış metotların esaretinden kendi zekâsını kıl payı da olsa kurtarma becerisini gösterebilmiş olan birinin size önemli ipuçları sunması olağan değil mi? Bunu başarabilmek bir yetenek de barındırmaz mı? Klikleşmiş yapılar ve o yapının dayattığı mesafelerde tutunacak yer bulmak Bekir Oguzbaşaran’ın cambazlıklarından değil yeteneklerinden kaynaklanıyor. Enteresan bir dikkat ve bu dikkate perçinli hafızayla ayakta duran nadir insanlardan biri o. Okuduğu bir metni ana düşünceden ziyade onun oturtulduğu cümlelerle satır satır aktaran birine saygı duymamak elde değildir. Zaman bu satırların üzerine çizgi koyamaz ve güneş onun muhayyilesine nakşedilmiş cümlelere soluk perdeler ekleyemez. Özellikle onu dinlerken neleri gözden kaçırdığınıza hayıflanırken böyle bir dostun hemen yanı başınızda olmasından mutluluk duyarsınız. Bu mutluluğu onunla uzun yıllar sayılabilecek bir zaman diliminde paylaşan biri olarak gözlemlerimizin yanılgısını yaşamadığımı ifade etmem gerekli.
   Onunla birlikte hiç yanılgı yaşamadım demek mümkün değil tabi ki. Zihniyet dünyanızı kuşatan disipline edilmiş bilgiler ve ömrünüzü verdiğiniz bir şair bağımlılığı, yanılgılara değilse bile birtakım ön yargılara kapılar aralamaktadır. Bununla ilgili ilk deprem, ölümle ilgili bir şiir üzerine sohbette yaşanmıştır. Şiir okunduktan sonra en çok eleştirilerin geleceğini sandığım iki dostta şu kısa cümlelerle şiire yaklaştılar: “Necip Fazıl’ın ölüm karşındaki tiratları niçin bu şiirde yok.” Bu cümlenin bende yol açtığı depremle utana sıkıla, “şiirin altında başka birinin imzası var. Necip Fazıl’ın ölüm karşındaki tiratlarını okumak isteyen, Çile’yi okuyabilir dediğimi bu gün gibi hatırlarım. Neredeyse ömrünüzü adadığınız bir şaire bağlılığın önünüze getirdiği bu yargıyı sizin hanenize yazılması gereken bir durum olarak görmek yanlış değildir. Uzun yıllar süren bu şiire Necip Fazıl penceresinden bakmak sonraları anlamlı bir dengeye, terazinin kefesinde oturduğu gibi Bekir Oğuzbaşaran’ın zihniyetinde de oturdu. Kütüphanesinde Necip Fazıl enstitüsü kurabilecek kadar kişisel dokümantere sahip olan biri için çok da kaçınılması kolay bir şey olmadığını düşünmek gereklidir. İlk kitaba şeklini veren bu dokümanların derlendiği isim “Necip Fazıl’ın Şiiri”. O eser Üstadın şiirimizdeki yerinin belirgin bir şekilde yeniden ele alındığı kaynak eserlerin başında gelmiştir.  Asıl itibariyle aradan geçen yirmi dört yıllık zamana rağmen benim ve tüm edebiyat çevrelerinin Bekir Oğuzbaşaran’dan beklediği Necip Fazıl’la ilgili temel telif bir eserdir. Bunu yazmadığı sürece Bekir Oğuzbaşaran Türk edebiyatına ilişkin görevlerinden önemli birini savsaklamıştır denilecektir. Umarım uyarıları sürekli olarak baş tacı eden şahsiyet buna kırılmaz.
   Bir zamanlar düşünce ve dikkatini dışarıda bıraktığınızda Türk edebiyatına eksik bakış açısı getireceğiniz kaygısına kapıldığınız Bekir Oğuzbaşaran yakın zamanlarda yoğunluğunu şiire verdi. İlk dönemlerde özellikle Berceste’de yayınladığı dörtlüklerle, nazik iltifatlar biçiminde algılanan çalışmalar, “Manzum Portreler”le kendine has dikkat ve bakış açısının edebiyatımıza önemli şahsiyetler çerçevesinden ilginç ve nitelikli bir bakış olduğu görülmüştür. Manzum Portreler, edebiyat tarihimizin manzum olarak gelecekte müracaat edilen kaynak eserlerinden biri olacaktır.  Ardından gelen ‘’Rubaiyyatı Oguz’’ isimli eseriyle de bu sahadaki kalıcılığını pekiştirmiştir. Neredeyse unutulan Arif Nihat Asya geleneğinin önemli temsilcisi sıfatını kazandırmıştır bu çalışmalar; ama önemli bir farkla: hecenin de bu alanda küçümsenmesinin mümkün olmadığı gerçeğiyle birlikte. Bu çerçeveden bakıldığında Yahya Kemal’in divan edebiyatı geleneğine yaslanmış şiirlerinin benzer tesirlerini ve yeniliklerini şiirimizin genelinde değilse bile Rubai babında gerçekleştirdiğini söylemek ona hakkını vermekten başka bir ifade değildir.
   Kırk yıllı aşkın bir süredir kültür, sanat ve edebiyatla doğrudan ilgili olan ve üniversite kadrosu içinde yer alarak pek çok etkinliklere ve birikimlere imza atmış olan Bekir Oğuzbaşaran kendinden beklenen ürünleri kitaplık çapta verememiştir. Ümit ederim ki önümüzdeki nice sağlıklı yıllarda bu çalışmaların en azından önemli bir kısmı gün yüzüne çıkar. Biz dostları da bu noktada onun adına sevinç çığlıklarımız daha gür bir biçimde kamu ile paylaşırız.
Bu çığlığın şimdilik nefesini tutup beklediğimiz an olduğunu sanırım muhterem bilmektedir.
   

 
Şehrine Ruh Üfleyen Yazar, Şair: Bekir Oğuzbaşaran
A.Vahap AKBAŞ
İnsanların davranışlarıyla, eserleriyle bıraktığı ilk izlenimlerin önemli olduğu hep vurgulanır. Tanışmada, ilişkileri oturtup geliştirmede aceleciliğe gerek olmadığını, insanlar arasındaki ruh uyumunun öyle bir iki yazıyla ya da bir iki görüşmeyle ortaya çıkamayacağını düşünmeme rağmen ilk izlenimlerin üzerimde etkili olduğunu da inkâr edemiyorum.
Düşünüyorum da ilişkilerimi yıllarca sürdürebildiğim, bir ruh yakınlığı kurabildiğim dostlarımın büyük bir çoğunluğu, onlarla ilk karşılaşmamda üzerimde olumlu etkiler bırakan kişilerdir. Özellikle yazı / eser yoluyla ilk defa tanıdıklarım beni çok az yanılttılar.
Bekir Oğuzbaşaran da ilk defa yazılarıyla tanıdığım bir yazar, şair dost. Çiçeği burnunda bir üniversite öğrencisi ve büyük şehrin baş döndürücü kültür atmosferi içinde pür telaş bir şeyler öğrenmeye çalışan bir edebiyat meraklısı olarak dergilere, kitaplara saldırdığım zamanlarda karşılaşmıştım onun imzasıyla. Yetmişli yılların başlarıydı. Türk Edebiyatı dergisi yayın dünyasına gözünü yeni açmıştı. Bu derginin ilk sayılarında Yaban üzerine, Mizancı Murat Bey’in romanı üzerine ciddi iki yazısını okumuştum Oğuzbaşaran’ın. Belki edebiyat tahsil etmemin de etkisiyle yazılar sarmıştı beni. Bu arada yeni girdiğim İstanbul Üniversitesi Edebiyat fakültesi’nden onun yeni mezun olduğunu öğrenmiştim. Aynı okullu olmanın da ilk izlenimlerimin olumluluğunda etkisi olmuş muydu, bilmiyorum. Ama sırf bu iki yazıyla Bekir Oğuzbaşaran ismi uzun zaman hafızamda kendisine bir yer buldu. Sonra izini kaybettim. Bu arada ya o yazmadı ya da ben onun yazdıklarına ulaşamadım.
Bekir Bey’le gerçek anlamda tanışmamız yıllar sonra Mustafa Miyasoğlu vasıtasıyla oldu. Seksenli yılların başında Mustafa Miyasoğlu ile tanışmış, kısa zamanda sıcak, derin bir dostluk kurmuştuk. Bu sırada Mustafa Bey, Suffe Yayınları’nı kurmuştu. Bizim çevrelerin ilk kültür sanat yıllığını çıkarmak için yoğun bir çalışma içindeydik. İşte Kayseri’deki kültür sanat çalışmalarından, orada çıkan dergilerden, bu dergilerdeki imzalardan o zamanlar haberdar oldum. Onlarla görüşme, yazışma imkânı buldum. Miyasoğlu’nun arkadaşı, dostu olan Bekir Oğuzbaşaran da Kayseri’deydi. Orada çıkan Küçük Dergi, Kültür ve Sanat gibi dergiler bana da ulaşmaya başladı. O döneme göre oldukça seviyeli bir dergi olan Kültür ve Sanat’ta Kayseri’nin önemli kalem erbabının yanında Türkiye’nin muhtelif yerlerindeki yazar ve şairler de yazıyordu. Bekir Oğuzbaşaran’ın da, yanılmıyorsam, otuz küsur sayı çıkan bu derginin hemen her sayısında bir yazısı yer alıyordu. Makaleler, eleştiri yazıları, değinmeler, mülakatlar yayımlıyordu. Bu yazılar, Oğuzbaşaran’ın müktesebatı, velutluğu, yazmadaki kabiliyeti hakkında, hiç şüphesiz, sağlam fikirler veriyordu.
Gerek yazılarından, gerek dostlarının aktardıklarından Oğuzbaşaran’ın Üstad Necip Fazıl’ın büyük bir muhibbi olduğu anlaşılıyordu. Benim en çok önemsediğim, bilgisayarın, internetin olmadığı o dönemlerde Bekir Bey’in Üstad hakkında çok zengin bir dökümana sahip olduğuydu. Üstad’a dair her bilgiyi, onu anlatan her satırı büyük bir titizlikle biriktirdiğini duyardık. Doğrusu ben o zamanlar bu zengin bilgilerin, belgelerin değerli kitaplar doğurmasını sabırsızlıkla beklemiştim. Okuduğum yazıları, Bekir Oğuzbaşaran’ın bu işin üstesinden layıkıyla geleceği kanaatini uyandırıyordu bende. Nitekim Üstad’ın ölümünden sonra “Necip Fazıl’ın Şiiri” adıyla onun şiir anlayışını, şiirine dair yazılanları içeren bir kitap çıkardı. Üstad’ın vefatının oluşturduğu atmosfer içinde yalap şalap hazırlanmış bazı kitapların yanında şüphe yok ki Oğuzbaşaran’ın çalışması takdire değerdi. Ancak, doğrusunu söylemek gerekirse, ben bunu bir giriş gibi telakki etmiş ve ondan Necip Fazıl’ı bütün yönleriyle anlatacak büyük eseri beklemiş durmuştum. Bu işe yıllarını vermiş, uzmanlaşmış birinden böyle bir eseri bugün hâlâ beklediğimi belirtmeliyim.
Bekir Oğuzbaşaran,  dergilere akseden tarafıyla ve tabiî ki uzun yıllar tek kalan kitabıyla ciddi bir araştırmacı, denemeci, eleştirmen olarak göründü. Başka bir deyişle edebî türlerden çok düşünce yazılarına meyleden bir kimlik taşıdı.
 
Ancak son yıllarda birden şair tarafı öne çıktı. Ya da Oğuzbaşaran, şair yanını vitrine taşıma gayreti içine girdi. Uzun yıllar kitap çıkarmayan yazar, birden iki şiir kitabı yayımladı. Gerçi Oğuzbaşaran’ın şiiri de, dikkat edilirse, düşünce ağırlıklıdır. Kendi ifadesiyle “hikemî şiir” tarzını tercih etmiştir. Bunun için de düşünceyi yoğunlaştırmaya müsait olan rübaî, dörtlük şekillerine dökmüştür fikirlerini. Yine de yıllarca düzyazı alanında at koşturan, düzyazının da fikir ağırlıklı yanıyla tebarüz eden bir yazarın, yaşının olgunluk dönemlerinde şiire yoğunlaşması bana çarpıcı gelmektedir. En azından bu, yaygın olan bir kanaatle çelişmektedir. Birçok edebiyatçı işe şiirle başlar, yıllarca şiirle didiştikten sonra düzyazıya ( da) geçer. Hani, gençlik dönemlerinde herkes şairdir, derler ya; Oğuzbaşaran sanki bu kanaatin yanlışlığını ispatlamaya çalışıyor.
Bekir Oğuzbaşaran, birçok kişi gibi, sırf edebiyatla uğraşmıyor. Belki bunun için birikimini, dergilerde perakende bir şekilde duran yazılarını kitaplarda bir araya getiremedi henüz. Kayseri’deki görüşmelerimiz sırasında bunun sebebini biraz daha iyi anladığımı sanıyorum. O hocalığı, okulda ve her yerde insan yetiştirmeyi; yetiştiği, ekmeğini yediği şehrin kültür ve sanat hayatına dergicilikle, sosyal aktivitelerle katkıda bulunmayı daha büyük bir eser olarak kabul ediyor galiba. O, Tanpınar’dan ilhamla söylersek, bulunduğu şehrin sahibi olduğunun bilincindedir; orada bir misafir gibi yaşamayı arzu etmemektedir.

 


Uzaktaki yakın dosta, Bekir Oğuzbaşaran’a…
 Yrd. Doç. Dr. Rıdvan Canım/ ERZURUM


Kendisini daha çok “Edebî Portreler”i ile tanıdım diyebilirim.. İsmini, ilk defa Van 1OO. Yıl Üniversitesi’nde görev yaptığı yıllarda duymuştum Bekir Bey’in.. Daha sonraları edebiyat âleminin sanat ürünleri olan dergiler ve kitaplarla tanıdım onu.. İlk karşılaşmamız, yüz yüze ilk tanışmamız Elazığ Hazar Şiir Akşamları vesilesiyle bu güzel şehirde oldu.. Beni hiç şaşırtmadığını hatırlıyorum sadece.. Son derece kibar, son derece olgun, beyefendi, ağırbaşlı, kısacası bir “edebiyatçı” kimliğini yakıştırdım kendisine.. Hani kendisi diyor ya ;

“Dosdoğru söylemeli: Hayat acemisiyim
Pusulası bozulmuş yalnızlık gemisiyim
Sözün büyüsüyle mest, fildişi kulesinde
En güzel şiirlerin çılgın haramisiyim...”

İşte tam öyle, onu  tam bir edebiyat, kültür ve sanat tutkunu olarak tanıdım ben de.. Hayatımızın karanlık ve fırtınalı denizlerinde biz dostları için onun mütevazı bir kandil, bir deniz feneri olduğuna inananlardanım ben de..
Mevlâm çalışmalarını bereketli, ömrünü hayırlı ve uzun kılsın güzel dost.. İyi ki varsın ve iyi ki yazıyorsun..
Güzellikler temennisiyle…

 Bekir Hoca’ma Dair
 
                               
 Ömer DEMİRBAĞ


Epey bir zaman adını “Bekir Oğuz” soyadını “Başaran” sandığım Bekir Oğuzbaşaran Hoca’yı tanıdığımda kırklı yaşlarda idiler ve ben çiçeği burnunda bir akademisyen olarak yirmili yaşlara vedâ demlerindeydim.
Van YYÜ’de göreve başlar başlamaz, bir anda kendimi Bekir Bey’in sohbet halkasında -hem de kendilerinin daimi muhalifi olarak- buluvermiştim. Masalarımızın L biçiminde konuşlandığı odanın duvarları dile gelse, yıllarca o sohbetlerde dinlediği Necip Fâzıl, şiir, tasavvuf ve tarihe dair nükteleri nakleder.
Öğrencisi değildim. Ama, zaman zaman münakaşaya varan atışmalı sohbetlerimiz esnasında Bekir Bey’den çok şey öğrenen gizli, sinsi ve mütecessis bir öğrenci edasına büründüğümü itiraf etmeliyim.
Nefis İstanbul Türkçesiyle konuşan, ceketinin önünü bir kez bile açık görmediğimiz; bizim ağzımızdan en yakası açılmamış “kalaylama”ların rahatlıkla döküldüğü çileden çıkma anlarında bile, olanca hiddetine rağmen “-Adama bak yaa!” dan başka bir şey söyleyemeyen Bekir Bey…
Lakabı “Yürüyen Zarafet” idi. Öyle beyefendiydi, kibardı, çelebiydi.
Bekir Oğuzbaşaran, şüphesiz ki bir bilim adamıdır; ama tanıyanlar onda ilim kadar “hilm” sıfatının da baskın olduğunu bilirler. “İlm bir kıyl ü kâl imiş ancak” diyen Fuzûlî, Bekir Bey’i tanısaydı, ihtimal ki “Hilm anda bir latîf hâl imiş ancak” diyecekti.
Yazdıklarımızı incelerken takındığı hatır gönül dinlemez münekkit tavrını en çok kendi çalışmalarında benimsedi ve bir virgüle bir kitabı kurban eden mükemmellik kıvamını tutturabilme uğruna, başladığı nice projeyi yarıda bıraktı.
Onunla konuştuğunuzda bir kelimeyi biraz yanlışça telaffuz etmeniz bile, ne anlattığınızı size unutturacak kadar uzun ve azar dolu bir söylev dinlemenize vesile olabilirdi. Kadı Burhânettin’e ait birkaç beyitlik bir manzûmeyi benim zannederek yerden yere vurması üzerine, şunları söylemiştim:
“Bekir Hoca’m Bekir Hoca’m
  Senin halin sekir hocam

  Nedir bana ettiklerin
  Sorar Münker Nekir hocam”
Bana “Aruz Şâiri” diyordu. Bu bir küçümsemeydi tabii. Şiirimin başka hiçbir özelliği olmadığını îmâ eden, Süleymaniye’ye “-Şu minareli, kubbeli mescit…” dercesine bir burun kıvırma.
Kendisi kadar vakur değildim. Derslerde öğrencilere şiir okuduğum, heyecanlandığım olurdu. Bunları duyan Bekir Bey’de, benim için yafta hazırdı: “Farsör!”
Yüzüme karşı demediğini bırakmayan; şâirliğimi, edipliğimi delik deşik eden Bekir Bey’in derslerde münasebet düşürüp de beni övdüğünü duyardım; ama sinsi bir “tecâhül-i ârif” ile bundan hiç haberim yokmuş gibi davranırdım.
O bizim hocamızdı, büyüğümüzdü, ağabeyimizdi.
Van’ı ve Kayseri’yi bir yana bırakın; bütün yeryüzünde Bekir Bey’den incinmiş bir karıncanın mevcut olabileceğini sanmıyorum.
Muhterem Hocam,
“Peygamberimi severim” cümlesini şiir sayan samimiyetinizi,
Ağaç bayramlarında bile hazır bulunmayı ihmal etmeyen titizliğinizi,
Gazete kupürlerinden bir kâinât oluşturan arşivciliğinizi,
Basın, yayın, dergi, makale, kitap ilgisi üzerine kurulu sohbetlerinizi…
Çok özledim.
Ve galiba en çok, ben özledim.

Logged
Vedat
*
Çevrimdışı Çevrimdışı

Mesaj Sayısı: 301


« Yanıtla #2 : Haziran 06, 2008, 22:28:26 ÖS »


Bekir Oğuzbaşaran’ın Şiirlerine Edebî Bir Yaklaşım…
               Rıfat ARAZ
   Edebiyat sahasında yazdığı deneme, inceleme, tenkit gibi yazıları ile şiirlerinde bir kültür, fikir ve san’at adamı; bir sevgi, edep ve ahlâk timsali olarak görülen Bekir Oğuzbaşaran, aynı zamanda iyi bir gözlemcidir. Bir kısım yazar, şair, âlim ve bilim adamının dünya görüşlerini; kimlik ve kişilik hususiyetlerinin en belirleyici yönlerini; iç ve dış yapılarını birer dörtlüğün anlam dünyasına sığdırarak bize tanıtan “Kültür ve Edebiyatımızdan Manzum Portreler” adlı eseri ile konusu; “Allah, din, tasavvuf, insan, zaman, hayat, tabiat, gibi genel konuların yanında; “felek, göz, gül, şiir, edebiyat…” gibi münferit konulara ait duyarlılıkları da ihtiva eden “Rubaiyyât-ı Oğuz” adlı eserindeki rubâîler, O’nun bu yönünü ortaya koyar. Dinî, tasavvufî, felsefî yaklaşımların, hikemi duyarlılıkların ağır bastığı bir kısım dörtlüklerde; usul, edep, erkân ve ibret telkin eden özlü, didaktik söyleyişlerin yanında kişiyi iyiye, güzele ve doğruya davet eden, yer yer şikâyet ve sitem, bazen de huzur ve sevgi terennüm eden lirik çağrışımlar, şairin edebiyat sahasındaki mümtaz yerini de belirler.
Oğuzbaşaran, çok az şiirinde serbest ölçü kullanmakla birlikte genellikle millî veznimiz olan heceyi tercih eder. Hecenin hemen bütün vezinlerini bilen ve kullanabilen şairin, bir kısım şiirlerinde, bazı mısraların ifade ediliş biçimleriyle o şiire has olan veznin durak kuralına uyum göstermediklerini görürüz. Meselâ “hilâl” sembolüne beslediği sevgi duyarlılığını, hecenin (4+4=8)’li vezni ile terennüm ettiği  “Yazdım” başlıklı şiirinden aldığımız bu ilk dörtlükte:
Sevdiğimi âlem bilsin
Seni duraklara yazdım
Bütün başaklar eğilsin
Seni oraklara yazdım
biçiminde birinci mısrada vezin kuralına itibar edilerek yapılan ‘söyleyiş ve tonlama’, görüleceği gibi şiirin diğer üç mısraında vezin aynı olmakla birlikte tamamen farklı biçimlerde kendisini ortaya koyar. Ancak, şiirin dış yapısına ve âhengine tesir eden bu yaklaşım tarzı, Oğuzbaşaran’ın bütün şiirlerinde aynı şekliyle görülmez. Bazı hâllerde şairin:
Bilmiyorum nerde, nasıl   
Omuzuma bir gül düştü
Bir ağaçtan usul usul
Omuzuma bir gül düştü
söyleyişinde olduğu gibi dörtlüğün bütün mısralarındaki ‘durak, tonlama ve ritmin’, o şiire ait (4+4=8)’li veznin, yahut farklı şiirlerinde farklı vezinlerin ahengine ustalıkla adapte edildiğine de  şahit oluruz.
Şairin muhtelif  şiirlerine baktığımızda, şiire has örtülü mânânın ışıldamasına imkân veren, derûnî âhengin oluşumunu sağlayan olmazsa olmaz unsurlardan birisi olan kafiyeyi, şiirin ananevî kuralına uyarak bazen kelimelerin kökünde: “ dur/-ak, or-ak; nas-ıl, us-ul; g-ez, b-ez, ez; ra-na, müstes-na” gibi tam kafiye; veya “ger-çek, çi-çek” şeklinde zengin kafiye olarak arayan şair; bazen de“gid-ecek; ala-ya” örneklerinde görüldüğü gibi bu ahenk unsurunu şiirin geleneksel kuralının dışına çıkarak kelime köklerinde değil de kökün aldığı eklerde birer musiki unsuru olarak kullanır. Kafiyeyi kelime köklerinde bazen ‘gir-esin diye’, ‘gör-esin diye’, ‘sev-esin diye’ örneğinde de görüleceği gibi ‘-esin diye’ rediflerinden önce gelen ‘gi-r’, gö-r’ ve ‘sev’ köklerinin ilk ikisinde ‘r’ sesiyle, yarım kafiye şeklinde de kullanan şair, üçüncü kelimeye ait ‘sev’ kökünde bu kuralın dışında kalmıştır. Bunun, kurallı şiir yazan  şairin samimi gayretine rağmen, yine de dikkatinden kaçırdığı bir husus olduğu intibaını bizde uyandırmıştır.
Şairin, özellikle edebiyatımızda rubâî adı verilen dörtlüklerinde, aliterasyon ve asonans denilen ses; kafiyelerden sonra gelen redif dediğimiz ek yahut kelime tekrarları ile yer yer de mısra tekrarlarına başvurarak ritmi ve derûnî ahengi yakaladığını; bu şiirlerindeki dil, şekil ve muhteva hususiyetleri ile yenileşerek değişen, değişerek gelişen ve güzelleşen geleneğin tesiri altında olduğunu söyleyebiliriz.
Bekir Oğuzbaşaran’ın şiirlerinde kullandığı cümle yapısı, genellikle bir mısra ile sınırlı kalmamış, “Yazdım” başlıklı şiirinden aldığımız örnekte de görüleceği gibi birinci mısralar ikinci, “Sevdiğimi âlem bilsin / Seni duraklara yazdım” şeklinde; üçüncü mısralar  ise dördüncü mısralarla: “Bütün başaklar eğilsin / Seni oraklara yazdım” şeklinde  birleşip bütünleşirken; bazen de yine aynı şiirden aldığımız: “Kalbime giresin diye / Aşkımı göresin diye / Sen beni sevesin diye / Seni mızraklara yazdım”  dörtlüğünde de görüleceği gibi şiirin ilk üç mısraı, son mısra ile birleşip bütünleşmiştir.
Şairin şiirlerinde yerli, dinî ve millî konuların üzerinde durduğuna, muhtevada didaktik mahiyette hikemi söyleyişlere ehemmiyet verdiğine yukarıda temas etmiştik. Şair; ‘Yazdım’ başlıklı şiirin muhteva bütünlüğü içerisinde, Türk-İslâm kültür ve medeniyeti çerçevesinde bir sembol olarak nitelendirilen ‘hilal’i, teşhis sanatıyla şahıslandırmış, ona kimlik ve kişilik kazandırmak suretiyle sevgisini:
Beni sevgiyle an diye
Tüm bulutlar yuvan diye
Göklerde dalgalan diye
Seni bayraklara yazdım
şeklinde çok sade ve samimi, anlam bakımından yüklü ve güçlü bir söyleyişle terennüm etmiştir. Gökyüzünde sınır tanımadan akıp giden bulutları hilâl için bir yuva hâlinde tasavvur eden şair, hilal mazmununu gökte değil, şuurlu olarak seçip kullandığı göklerde dalgalanan bayrağa yazdığını söylüyor. Hilal için dalgalanma yeri olarak tayin ettiği mekânı, sadece irtibat halinde olduğumuz yakın gökyüzü ile sınırlamayıp: “Göklerde dalgalan diye” mısraıyla ona gökleri münasip gören şair, hilâle/bayrağa ait bu duyarlılığı ile bize Türklerin başlangıçtan itibaren mekânda ilerleme, yayılma ve yükselme ideallerinin dinî, millî bir yapılanma ile i’lâ-yi kelime-t-ullah mefkûresine dönüşen muhteşem dinamizmini hatırlatır. İslâm dininin tevhid akidesini gücün ve takatin yettiği yere kadar ulaştırma, bu inancı Allah’ın şanına lâyık biçimde yayma ve yüceltme  hedefini dile getirir. Dilin, şiire has imkânlarını kullanarak okuyucuyu düşünce ufkunun derinliğine çeken Oğuzbaşaran Hocanın, şiirinde ileri sürdüğü bu ideal, milletimizin nezdinde hiç bir zaman bir hâyal unsuru olarak tasavvurlarda kalmamış, bilakis İslâmiyet’ten önce gerçekleşip hayat bulduğu gibi İslamiyet’ten sonra da gerçekleşmiş ve üç kıtada hayatiyetini devam ettirmiştir.
Tarih içindeki varlığı ile destanlara bürünen Oğuz Kağan, sürekli hareket halinde ve arayışlar içerisinde bulunan bir millete liderlik yapmış, inandığı yüce değerler uğruna dünyayı hakimiyeti altına alma iştiyâkında olan bir idealist, bu yolda yetişmiş büyük bir cihangirdir. Alp tipinin hemen bütün hususiyetlerini bünyesinde bulunduran Oğuz Kağan, zaferle sonuçlanan bir seferin sonunda düzenlenen büyük şölende:
Demir kargı olsun orman
Av yerine yürüsün kulan
Daha deniz daha müren
Güneş bayrak gök kurukan” 
şeklindeki hitabında, kişinin cihangirlik ve kahramanlık duygularını kabartan; topluma umut ve güven telkin eden; oğullarına, beylerine ve milletine daha nice denizlerin aşılmasını, daha nice ırmakların geçilmesini yer ve mekân adı belirtmeden, zaman tayin etmeden  hedef göstermiş olması Oğuz Kağan’ın, cihâna hükmetme idealinin açık bir göstergesidir. Gök kubbeyi ülkenin çadırı, güneşi ise bu  sınırsız ülkenin bayrağı olarak  tahâyyül eden Oğuz, gerçek anlamda bir cihân hakimidir. O’nun inandığı değerleri hakim kılma yolunda dünyaya hükmetme idealini,  bir iştiyak olmaktan çıkarıp hayat tarzı haline getiren alplerin, bu üstün meziyetleri, ancak gönüllere kadar nüfuz eden samimi, derin ve son derece kuvvetli bir imân ile izâh olunabilir. Nitekim Oğuz Kağan, oğullarına yurdunu paylaştırdıktan sonra onlara yatığı hitabında:
Ay oğullar köp men aşdum
Uruşgular köp men kördüm
Çıda birle köp ok atdum
Aygır birle köp yürüdüm
Düşmanlar-nı ığlagurdum
Dostlarum-nı men kültürdüm
Kök Tengri-ge men ötedim
Sen-ler-ge biremen yurtum
“Ey oğullarım! Ben çok yaşlandım. Ben çok savaşlar gördüm. Çıda ile çok ok attım. Aygır ile çok yürüdüm. Düşmanları ağlattım. Dostlarımı ben güldürdüm. Gök Tanrı’ya (borcumu) ödedim. Sizlere (de) Yurdumu veriyorum.” diyen Oğuz Kağan’a, sahip olduğu yüce idealleri kazandıran kaynağın, özellikle “Kök Tengri-ge men ötedim” ifadesinde de görüleceği gibi, derin ve güçlü bir “Tanrı” inancının olduğu aşikârdır.
Rubâî tarzındaki şiirlerinde ilhamın verdiği saf, sade, samimi ve estetik duyarlılıkla zengin, köklü bir kültür ve medeniyetin birikimi olan fikir, duygu, düşünce, hayal ve inanç gibi bedii tefekkür unsurlarını bu şiirlerin bünyesine, yine şiirin ananevî kuralları içinde yükleyen Oğuzbaşaran, okuyucuyu az sözle şiirin anlam güzelliğine çekmeyi başarır. Şiirde şekle taalluk eden; vezin, durak, seci, aliterasyon, kafiye, redif gibi  ahenk ve ritim  unsurlarını mânânın emrine vermek, bu itibarla da şiire telkin gücü yüksek bir haz kazandıran mânâyı, dil sayesinde kuvvetlendirip söz aracılığıyla estetik şiiri ve lirik söyleyişi ortaya koymak, belli bir birikimi ve ustalığı gerekli kılar. Zirâ şiir, sadece mânâdan ve âhenkten, yahut sadece şekilden, sesten ve söyleyişten ibaret değildir. Şiirin kendisine has ananevî biçimini, ilhamdan süzülüp gelen mânâsını ve derunî ahengini ortaya koyan binlerce yıllık kültür ve sanât mirâsı; bilgi, fikir, duygu, dil, söyleyiş birikimi ve biçimi vardır. Şiir, ancak bu yapısıyla okuyucusunu tesiri altına alıp, onda estetik bir zevk, bedii bir haz ve hayranlık bırakabilir. Şairin, Senem Gezeroğlu’na atfettiği “Fuzûlî-III-” başlıklı şiirinde:
   İşlenmemiş bir lisan, gülü solmuş hâr gibi
   Şiirle zenginleşir, güzelleşir nâr gibi
   Her şey aşktan ibaret, der, bir yerde Fuzûlî
İlimsiz şiir çöker, temelsiz dîvâr gibi…
ifadelerinde  bize Fuzulî’nin:
Işk imiş her ne var âlemde
İlm bir kıl-ü kâl imiş ancak 
şeklindeki ünlü sözünü ve şiirde, ilimle ilgili iki farklı görüşünü hatırlatmakla kalmaz; işlenmemiş lisanı gülü solmuş bir dikene teşbih ederken, dilimizin bir üst dil olan şiirle işlenip, zenginleşeceğine; sesin ve dilin, şiirle olgunlaşıp söz güzelliğine erişeceğine de işaret eder.
Ancak Türk şiirinde, Tanzimatla başlayan kırılma hareketi, gelenekten beslenerek günümüze kadar akıp gelen şiirimizin şiire has kaide ve kurallarını görmezden gelerek onun estetik yapısını sarsmak ve ortadan kaldırmak temâyülündedir. Edebiyatımızda özellikle Garip Hareketi’nin yanında İkinci Yeni’nin hayata ve şiire bakış tarzıyla  şiirde değişim ve yenilik adına şiirin şekil, dil ve muhtevî yapısını kuralsızlıklarla bozan, onun derûnî âhengini altüst eden yaklaşımlar ortaya çıkar. Şiirde kuralsızlık, anlaşılmazlık ve yenilik adına, şiirin muhtevasına  biyolojik bedenin arzu ve ihtirasları ile bu anlayışı ortaya koyanların ihtilalci ideolojileri sindirilir. İnsanı sadece maddî yönüyle ele alıp biyolojik bir varlıktan ibaret sayan bu zihniyet; ondaki ilâhî  mânâ cevherini, “Mutlak güzellik” e karşı duyduğu iştiyâkı görmezden gelerek materyalist bir yaklaşımla onun mânâ yönünü ve ruh varlığını inkâr eder. 
“Düşünme,
Arzu et sade!
Bak,  böcekler de öyle yapıyor”
Diyen Orhan Veli, bu sözüyle içine düştüğü derin boşluğun tesiri altında, kâinatın en şerefli ve en mükemmel varlığı olan insanı, böcek mesabesinde değerlendirme gafletinde bulunur. Allah (cc) Â’râf suresi 179. ayetinde: “Andolsun, biz cin ve insandan birçoğunu (sanki) cehennem için yaratmışız. Zira onların kalpleri vardır ama onlarla gerçeği kavrayamazlar; gözleri vardır, lâkin onlarla göremezler; kulakları vardır, fakat onlarla işitemezler. İşte onlar hayvanlar gibidir; hatta daha da sapıktırlar. Onlar gaflete düşenlerin tâ kendileridir.” buyurarak insanı ve onun varoluş hakîkatini anlamak istemeyenlerin akıbetlerini açıkça ortaya koyuyor. Şiirin bir ‘sır’, bir ‘ses’ ve bir ‘kelime mimarisi’yle yükselen estetik çağrışımlarını duymayan; yahut, ‘ilhâmın imbiğinden süzülen hikmetli bir söz’; insanı kendisine hayran bırakan bedii bir ‘dil’; yüreğin arayışlarına tercüman olan eşsiz bir ‘mânâ’; ‘söz’ ve ‘ahenk’ uğruna damara atılan bir aşk neşteri’ olduğunu göz ardı eden; onun ‘gönül sözüyle elenen ilham inceliğini, anlam derinliğini’; yapısındaki ‘edep, erkân, iz’ân ve irfanın estetik tefekkürünü’  hiçe sayan; onu tabiri caizse yozlaştıran bu talihsiz anlayış, Merhum Hocam Prof. Dr. M. Kaya Bilgegil’ in: “Şiir Rabbin hazinelerinde, insan kalplerinde, kendi içimizde, mekân ve hayyiz kelimelerinin gerek mücerret, gerek müşahhas medlülleri (=anlamları) içinde kazandığımız görgü ve duyguları kullanarak mısralar hâlinde yeniden imal etme sanatıdır.” “İlâhî güzelliklerin derûnunda uyandırdığı hayranlığı temâşa edebilen insan tam insandır. O hayranlığa kelimelerle lâyık olduğu bedeni verebilen insan da şâir olanı”  şeklindeki şiir ve şair hakkındaki görüş ve telakkileriyle ne kadar da büyük bir tezat teşkil etmektedir. 
Bugün de yine batıyı takip, taklit hâttâ kopya eden bir kısım şairler;  Türk şiirinin, mânâya dayalı tebliğ ve telkin ettiği o derin hazzı, duyurduğu derûnî ahengi ve estetik sesi, şiirin belli başlı kuralları içinde verdiğinden ötürü kurallı şiire karşı çıkarlar.
Günümüz şairlerinden Hilmi Yavuz, “Şiir Nedir? Vezinli ve kafiyeli söz mü?”   başlıklı yazısında, bazı yerli, yabancı şair ile araştırma ve bilim adamının şiirin tanımına, kurallı ve kuralsız şiir hakkındaki görüş ve telakkilerine yer vermiştir. Bu yazısında, şiirde kural tanımayan yaklaşımın yanında olduğu yönünde bir izlenim ortaya koyan şair, yazının sonuna doğru: “Burada Montaigne’nin o ünlü sözünü hatırlamanın tam zamanıdır:” diyerek: “Şiirin ortahallisi için geçerlidir kurallar;- büyük şiir, kural dışı’dır!”  şeklinde Montaigne’nin şiir hakkındaki tespitini ortaya koyar.
Hilmi Yavuz’un misâl olarak gösterdiği bu söze itibar edilmesi, şiire böyle bir zaviyeden yaklaşılması hâlinde, asırları aşarak bize ilâhi aşkın hazzını; o iri, o diri sesiyle, sözü söze çatan o dil ve mânâ güzelliğiyle ve şiirin olmazsa olmaz kuralları içinde bize duyuran Yunus Emre’nin şiirlerini; bugün şöhreti Japonya’dan Amerika’ya, Orta Avrupa’dan Ortadoğu dahil bütün Türk–İslâm coğrafyasına yayılan Mevlânâ’nın mesnevilerini; Fuzulî’nin Türkçe divanında lirizmin şahikasına yükselen o abidevî gazellerini; her bir kelimesinden hasret sızan, aşk iştiyakı damlayan “Su Kasidesi” adıyla da meşhur “Kasîde-i Der-Na’t-ı Hazret-i Nebevî” adlı muhteşem şiirini kurallı oluşlarından ötürü orta halli şiir olarak addedeceğiz öyle mi?!..  Bir bayram sabahında yer ve gök ehlini bünyesinde buluşturup, kaynaştıran; insana ebedîlik hazzının tadını ses ses, kelime kelime duyuran Yahya Kemal’in o Süleymaniyede Bayram Sabahı’nı; bugün altı yaşını henüz idrâk etmemiş yavrularımızın ezberinde bulunan, milletin iliklerine kadar işlemiş, damarlarında kaynayan bir inanç ve imân membaı İstiklâl Marşı’mızı, Türk şiir geleneğinin kaide ve kuralları içinde yazıldığından ötürü orta halli şiir olarak telakki edeceğiz öyle mi?!.. Bu muhteşem söz ve söyleyiş san’atını inkâr edip, kuralsız yazılmıştır diye  “Makinalaşmak” şirinde geçen:
   “Trrrrum,
       Trrrrum,
         trrrrum!
trak tiki tak!
      Makinalaşmak
            istiyorum!
      Beynimden etimden iskeletimden
                 geliyor bu!  …”
şeklindeki yapısıyla insanı makineleştirmek isteyen, bu itibarla da maddeyi mânâdan soyutlayarak tanrılaştırma iştiyakını marksist ve materyalist bir ideoloji ile açıkça ortaya koyan  Nazım Hikmet’in:
“1OO metreden
      çiftleşen iki sineği seçebilen iki gözüm,
                      elbette gördü
                iki ayaklıların
                ikiye ayrıldığını…”
ifadeleriyle de müstehcen çağrışımlara dayanarak dünyadaki iktisadî kamplaşmaların varlığını, şiirden daha fazla nesir olan bir üslup hususiyetiyle ortaya koyan bu ruhsuz kelime yığınlarını, kural tanımayan şiir olduğundan ötürü büyük şiir olarak nitelendireceğiz öyle mi?!... Bu milletin, edep olan edebiyatının; hikmet olan şiir ve san’atının sahipsiz olmadığının dayanağı ve delili, bu kültür ve san’atı, ma’şeri vicdânında saklayan bu milletin yine bizzat kendisidir.
Tokat Öğretmenevinde katıldığımız bir sohbet esnasında Doç. Dr. Turan Karataş Hocaya  Şeyh Galib’in:
      Bir şu’lesi var ki şem’i cânın
      Fânûsuna sığmaz âsmânın
beytini hatırlatmış, günümüz Türk şiirinin bu söyleyişe dayalı ses ve âhenk estetiğini, mânâ derinliğini henüz yakalayamadığı noktasında kendisiyle hemfikir olmuştuk. Bütün bunların, işlediğimiz kurallı şiirin konusuyla kısmen ilgili olmalarından ötürü ve bu konularda belki daha kapsamlı bir makaleyi ortaya koyarız niyetiyle asıl konuya tekrar dönmek istiyorum.
Kurallı şiir anlayışından zerre miktar taviz vermediği gibi, bu tarz şiirin en estetik olanını yakalamanın cehti içinde kıvrandığı, şiirlerinde açıkça belli olan Oğuzbaşaran, özellikle halk şiirimizde çokça ele alınıp işlenen “felek” kavramını konu seçip aldığı bir rubâîsinde, yine o sade, o samimi üslup hususiyetini ortaya koyar. Edebiyatımızda felek, genellikle hayatın birtakım meşakkatlerinin müsebbibi olarak gösterilir. Ferit Devellioğlu’ nun Osmanlıca Türkçe Ansiklopedik Lûgatında: “gök yüzü, semâ” anlamlarına gelen felek  kavramına, Abdülbaki Gölpınarlı’nın çevirisini yaptığı Hafız Divanı’ndaki notlar bölümünde de yine “gökyüzü” anlamı verilmiş olup, feleğin  eskilerin inanç dünyasındaki yerine işaret edilmiştir.  Türk şiirinde canlı bir varlık olarak tasavvur edilen felek; kişinin muradını gözünde koyan, onu acı ve ızdırapların içinde dertten derde düşüren diri, güçlü, kudretli, zalim bir gizli güç olarak karşımıza çıkar.  Bekir Oğuzbaşaran, feleğin  Türk şiirinde üstlendiği bu yapı ve fonksiyonlarından hareketle  ona tepkisini, sitem ve şikâyetlerini toplam dört mısranın  anlamı içinde sayıp dökerken başarılıdır.
Diyardan diyara gezdirdin beni
Şu tatlı canımdan bezdirdin beni
Devlerle güreşsem yenebilirdim
Heyhât, cücelere ezdirdin beni…   
 Diyerek feleğe seslenen, bu itibarla da onu şahıslandıran şair, duyduğu acı ve ıstıraplarının, çektiği her türlü dert ve belânın müsebbibi olarak feleği görür. Diyâr diyâr dolaşmak; yerinden yurdundan olmak; eşten dosttan ayrılmak elbetteki insanı canından bezdirecek bir duruma getirir. Ancak burada hayatın kaçınılmaz gerçeklerinin ortaya koyduğu göç gibi bir kısım sosyal hadiselerin zorluğundan; bazı dostların vefâsızlığından; yahut da güçlünün  zayıfı ezmesi gibi toplumun esas yapısını teşkil eden temel değerlerin ve manevî disiplinlerin körelmesinden neşet eden ruh hâlinin bütün sebebini feleğe yükleyen şair, tıpkı hemşerisi Everek’li Seyranî gibi  haksızlıklar karşısında ortaya çıkan acı ve ıstıraplarını bir çaresizlik içinde içine gömer.
Şair, bazen hayatın kaçınılmaz bir parçası olan ölüm hakikati karşısındaki hislenişini, Veysel’in sesini ve söyleyiş tarzını   hatırlatan:
Dünyâ yalan, ölüm gerçek
Kimler geldi, kim gidecek
Kokusu olmayan çiçek
Ölüm gence yakışmıyor 
tarzındaki üslubuyla  terennüm eder. Oğuzbaşaran, bu şiirinde dünyanın gelip geçiciliğine, hayatın fanîliğine rağmen, yaşama sevincinin insanoğluna duyurduğu güzellikten ötürü ölüm denilen kaçınılmaz hakikati genç yaştaki birisine yakıştırmaz. Genç ölümü karşısında tıpkı Bizim Yunus’un:
 Bu dünyada bir nesneye yanar içüm köynür özüm
Yiğid iken ölenlere gök ekini biçmiş gibi
şeklindeki söyleyişindeki duruluk ve duyarlılıkla bir yandan içinden yanarak, içi göyneyerek hayıflanırken, bir yandan da ölümün bir son olmadığının, bilakis yeni ve ebedî  bir hayatın başlangıcı olduğunun, insana “ebedîlik” vasfını kazandırdığının idrâk ve inancındadır. Nitekim Oğuzbaşaran, Mevlânâ’nın diliyle yine Mevlânâ’yı terennüm ettiği “Şeb-i Arus” başlığını taşıyan:
      Zâhir ilimlerinde büyük kanatlı kuştum
Şems-i Tebrizî ile tasavvufta buluştum
“Düğün Gecesi” saydım ölüm dediklerini
On Yedi Aralık’ta Sevgili’ye kavuştum…
şeklindeki özlü söyleyişinde, Mevlânâ’nın ifadeleriyle ölümün  bir düğün gecesi, sevgili ile  vuslât anı olduğu tasavvuruna işaret eder. Oğuzbaşaran’ın, her iki dörtlüğün yapısında dış âlemle iç âlemi çağrıştıran unsurları bir arada ifadelendirmesi, bu dörtlüklerin muhtevasına bir anlam derinliği;  saf ve samimi olan söyleyişe ise lirik bir güzellik kazandırıyor.
 Bir kısım şiirlerinde beşerî aşk duygulanışlarını dile getiren, hâttâ kulağımızı verip de dinlediğimizde Rıza Tevfik Bölükbaşı’nın: “Beni hülyâlara salan gözlerin” mısraının da yer aldığı “Gözlerin” adlı şiirindeki sesi, anlamı, ahengi bize duyuran ve yine “Gözlerin” adını taşıyan şiirinde şair:
Gözlerinden giriliyor ülkene
Aklıma en önce gelen gözlerin
Kuş bile kondurtmam kutsal gölgene
Kanayan kalbimi çelen gözlerin
şeklindeki söyleyişiyle okuyucusuna beşerî aşka dair hasret, hüzün ve hislenişlerini duyurur.
Oğuzbaşaran,  bize göre ilahî aşk duygulanışlarını terennüm eden; peygamber sevgisini ve muhabbetini dile getiren şiirleri ile bir dörtlüğün dünyasına kültür ve medeniyetimizin olmazsa olmaz değerlerini ve güzelliklerini sığdırdığı rubâîlerinde, kendi üslubunu bulmuş, kendi sesi ve sözüyle çok daha samimi ve güçlü, çok daha sade ve derin; çok daha içten ve başarılıdır. Bu başarı şairin, hassasiyetle seçip ahenk unsurlarıyla birlikte işlediği dilin zenginliğinde olduğu gibi, rubâîlerin yapısına sindirilen mânânın duyurduğu estetik hazda da kendisini ortaya koyar. Şairin:
   O dilerse dikeni gül-i rânâya çevirir…
Nice çirkini dilber-i müstesnâya çevirir…
“Ol!” demesi yeterli, ezel-ebed arasında,
Mezbelelikleri cennet-i âlâya çevirir…
şeklinde dinî ve tasavvufî bir duyarlılıkla söylediği ahenkli, güçlü ve içli mısralarında Allah’a duyduğu  samimi aşk iştiyakı, o eşsiz ve benzersiz yaratıcıya olan bağlılığı ve teslimiyeti kendisini açıkça gösterir. Bir dörtlüğün anlam dünyasından gönüllere akseden tebliğ ve telkinin gücü, şiir dilinin estetik yapısıyla hazza dönüşür. İnsanın düşünce ve cüzi irâdesini aşan, dinî ve ahlâki duyarlılığı terennüm eden, hissî temayüllerle yüklü bu özlü söyleyiş güzelliğinde, Allah’ın külli iradeye sahip oluşu; gücü, kuvveti, kudreti samimiyetle dile getirilmiş ve okuyucuya kuvvetle hissettirilmiştir. Allah’ın, bir varlığı yaratmayı murat etmesi halinde ona sadece: “Ol!.”  demesiyle onun olacağına dair ayetlere de işaret eden şair: “dikeni güle”; “çirkini müstesna bir dilbere”; “mezbelelikleri” ise dilemesi hâlinde “cennet-i âlaya” çevirecek benzersiz kuvvet ve kudrete sahibi olan Allah’ın, yaratıcılık vasfını överken, aynı zamanda aynı ifadelerdeki tezat sanatlarıyla da bu rubâîsindeki söyleyişine edebî ve estetik bir şiiriyet kazandırır.
   Türk Edebiyatı’na İran Edebiyatı’ndan geçen, aruzla yazıldığı halde günümüzde hece vezniyle de yazılan rubâî nazım biçiminin en güzel numunelerini Ömer Hayyam, Mevlânâ, Azmîzâde Haletî, Yahya Kemal Beyatlı ile Ârif Nihat Asya’nın eserlerinde buluyoruz. Türk şiirinde bilhassa Arif Nihat Asya’nın rubâîleri anlam derinliği, duyurduğu ses ve ahenk güzelliğiyle muhteşemdir. Yine gönül dostumuz Muhsin İlyas Subaşı, “Aşkistan” adlı kitabında toplam 1O1 rubâîsiyle bu halkaya dahil olanlardandır. Biz Bekir Oğuzbaşaran’ın, özüyle, sözüyle bir olan bu gönül adamının, bilhassa rubâîleriyle yaşayacağına, bu tarz dörtlükleriyle edebiyat tarihimizin bu sahasına ışık tutacağına inanıyoruz. Zira Oğuzbaşaran, bu sahada zor olanı “Rubaiyyât-ı Oğuz” adlı eseriyle geride bırakmıştır.


                     
               
Oğuzbaşaran’dan “Manzum Portreler”
R. Mithat YILMAZ
Kitabın adı “Kültür ve Edebiyatımızdan Manzum Portreler.” 1O1 sayfalık kitapta Bekir Oğuzbaşaran’ın edebiyat-kültür dünyamızdan 15O kişiyle, 12 dergiyle ilgili dörtlüklerden oluşan manzum denemeleri var. Kitabın başındaki takdim yazısında Vedat Ali Tok gayet güzel tespitlerde bulunmuş. Diyor ki Tok:
(Bekir Oğuzbaşaran’ın) “Yeni Türk Edebiyatı uzmanı olmasına rağmen divan edebiyatına, divan edebiyatına olduğundan fazla da halk edebiyatına vukufu vardır. / Türkiye’nin neresinde hangi kitap, hangi dergi basılıyorsa Bekir Oğuzbaşaran’ın mutlaka haberi vardır… Ondaki dergi tutkusunu beş altı yıldır (onu) tanıyan bu fakir bir türlü çözememiştir. / (Bekir Oğuzbaşaran) Kolay ve rahat yazabilen bir şair. İlhamını bilgi ve kültürüyle birleştiriyor.”
Elimizdeki bu kitap ve içindeki manzum portrelerle ilgili olarak da Vedat Ali Tok’un dedikleri kayda değer:
“Oğuzbaşaran’ın manzum portreleri okunduğunda bilgi, ilham, araştırma, hâfıza, hatıra, ahde vefa; hâsılı aşk ve sevgi görülecektir. Onun hiciv türünde de kuvvetli portreleri var; fakat nedense bunları kitabına almak istemedi. / Manzum portrelerde okuyucu, şiir zevki yanında çeşitli bilgiler ve… ilginç hâtıralar bulabilecektir.”
Sevgili Tok, şairin, hiciv türü şiirlerini bu kitaba koymadığını söylüyor. Bizce, Oğuzbaşaran’ın bu kitabına almadığı başkaca şiirleri de var. Meselâ bazı kimselerle ilgili gazel tarzı şiirler. Ki, bunlardan biri de “R. Mithat Yılmaz’a Gazel” başlığıyla bize dairdir.
Bekir Oğuzbaşaran Kayserili; şu anda da Erciyes Üniversitesi Türk Dili ve Edebiyatı Bölümü’nde öğretim görevlisi. Aynı zamanda Kayseri’de çıkmakta olan Berceste dergisinin yayın danışmanı.
Oğuzbaşaran’ı gerek kendilerinin Hazar Şiir Akşamları’na gelişlerinden, gerekse bizim Kayseri’ye gidişlerimizden yıllardan beri tanırız. Bu tanışmalarımızdan edindiğimiz intiba şudur ki; Bekir Oğuzbaşaran samimi, yüzü ve yüreği güleç, kalbi vefa duygusuyla dolu; edebiyatı, sanatı hayatının vazgeçilmezi kılmış nadide bir karakter. Bu kitaptaki portrelerine baktığınızda onun bu özgün yaratılışını ve yazıcılığını sezmeniz mümkün. Hemşehrisi; bizimse değerli dostumuz İsmail Âdil Şahin’i çizen portresi Oğuzbaşaran’ın bu vasfına bariz bir örnektir, denebilir:
Kendi söylediğine kendisi gülen adam
Girdisi çıktısıyla şiiri bilen adam
Kendini şiire verdi emeklilikten sonra
Bu uğurda beyninin terini silen adam…
Yine Kayseri’den ama bu defa hanım bir şairle ilgili yazdığı:
Bir Erciyes şairi Sergül Vural
Şiirde hem bülbül, hem bir gül Vural
Dînî, millî, insânî hisleri var
Nur yolunun yolcusu nur gül Vural…
“Kültür ve Edebiyatımızdan Manzum Portreler” âdeta şiirle hazırlanmış bir şair ve yazarlar sözlüğü. Kimler yok ki bu sözlükte; Mevlâna, Mehmet Akif, Yahya Kemal, A. Hamdi Tanpınar, Ahmet Hâşim, Arif Nihat Asya, Bekir Sıtkı Erdoğan, Erol Güngör, F. Kadri Timurtaş, F. Nafiz Çamlıbel, Necip Fazıl, Sezai Karakoç…
İllere taksim edecek olursanız portrelerin çoğu hâliyle Kayseri’den. Bazıları; Seyyid Burhaneddin, Abdullah Satoğlu, Alemdar Yalçın, Âlim Gerçel, Ali Rıza Navruz, İ. Âdil Şahin, Mehmet Şahin, Mimar Sinan, M. İlyas Subaşı, Nevzat Türkten, Nurkal Kumsuz, Ümit Fehmi Sorgunlu, Vedat Ali Tok.
Elazığ’dan da az portre çizmemiş Oğuzbaşaran; sevindik doğrusu. Ahmet Kabaklı, Niyazi Yıldırım Gençosmanoğlu, Ahmet Tevfik Ozan, Nazım Payam. Ayrıca kitapta yer verilen Fethi Gemuhluoğlu, Rıfat Araz, Hasan Ali Kasır ve Ali Akbaş’ı da Elazığlı sayabiliriz. Dergilere gelince, Bizim Külliye zaten Elazığ çıkışlı; Türk Edebiyatı’ndan ise Elazığ’a övünç payı çıkarsak sanırım çok gören olmayacaktır. Oğuzbaşaran’ın kitaptaki Ahmet Kabaklı portresi şöyle:
Uzun yıllar okuttu edebiyatımızı
Savundu geleneği, millî sanatımızı
Tüm ömrünü adadı “Türk Edebiyatı”na
İhyâ etti kültür ve fikir hayâtımızı…
Bu da Gençosmanoğlu:
Ona çok yakışırdı Türklük aşkıyla yanmak
En kutlu göreviydi kahramanları anmak
Oğuz Kağan el verdi, Dedem Korkut dil verdi
Yeniden gerçekleşti “Destanlarda Uyanmak…”
Elazığlı saydıklarımızı sorarsanız:
Fethi Gemuhluoğlu çoklarınca her ne kadar Arapkirli diye biliniyorsa da aslen o, Elazığ’ın Ağın ilçesine bağlı Gemuh (Demirçarık) köyündendir. Dolayısıyla Gemuhluoğlu’nu hemşehri saymamız yersiz bir sahiplenme olmayacaktır. Biz 2OOO yılında 8. Hazar Şiir Akşamı’nı da onun hatırasına düzenlemiştik.
Rıfat Araz, Van-Erciş doğumludur; fakat o Erciş’ten çok Elazığlıdır, desek yeridir. Uzun yıllar Elazığ’da öğretmenlik yapan Araz’ın Elazığlılığına “Harput Evliyaları” ve “Harput’ta Eski Türk İnançları ve Halk Hekimliği” adındaki eserleri de tanıklık eder sanırız.
Bingöl-Genç doğumlu olan Hasan Ali Kasır da bizce daha çok Elazığlı bir şairdir. Öğreniminin bir bölümünü ve ilk kültür birikimini Elazığ’da yapan Kasır, Çemişgezek’teki öğretmenlik yıllarında da Elazığ’la ilişkisini sürdürmüştür.
Saygı duyduğumuz şair Ali Akbaş’ı Elazığlı saymamızın esbâb-ı mucibesi bir başkadır. Bir nüfus sayımı öncesi vasıta bulamadığı için Ankara’ya dönemeyen Akbaş, o geceyi ve ertesi günkü sayımı Şener Bulut’un evinde geçirmek zorunda kalmış; böylece de “Elazığlılığı” resmen tescil olunmuştur. Kendileri de bir şiirlerinde bunu teyit etmişlerdir:
Başka yerde doğsam bile
Gözetmediler silsile
Sevgimi edip vesile

Eski kütüğü bozdular
Beni Harputlu yazdılar

Akbaş söyler hüner ile
Değişilmez güher ile
Kardeş edip Şener ile

İpliğe inci dizdiler
Beni Harputlu yazdılar
Bekir Oğuzbaşaran’a teşekkürler. Kendileri bir yandan birçok kültür ve sanat adamıyla ilgili duygularını dile getirirken, bir yandan da bizim şimdiye kadar içimizde basılı hâlde duran bazı duygularımızı dile getirmemize vesile oldular.
 
Bir Fotoğraf Bir Anı ve “Kayseri’nin Hafızası” Bekir Oğuzbaşaran
S.Burhanettin Akbaş
 
Bekir Oğuzbaşaran’ın kırkıncı sanat yılında bir fotoğrafla işe başlamak ve onun Kayseri’nin kültür ve sanat hayatına yaptığı özverili katkıyı bir kez de fotoğraf sanatından yararlanarak sizlere sunmak istedim.
Kayseri’de geleneksel hale getirilmeye çalışılan Erciyes Şiir Günleri tertip komitesinde bir araya geldiğimiz Bekir Oğuzbaşaran’ın, yaptığımız toplantılarda hafızasına hayran olmayan yoktur. Bir insan, bu kadar şair ve yazar adını, kitap isimlerini, dergileri, dergilerin yazı işleri müdürleri ve sahiplerine kadar nasıl hatırlar diye düşünürsünüz. Şöhret yapmış insanları çoğu kimse bilir diye düşünebilirsiniz; lakin Bekir Bey’in dağarcığı o kadar geniş ki sanat alanında yetenekli bulduğu birçok kimseyi de takip edebiliyor.
Kayseri söz konusu olduğunda ise ben Bekir Bey için “Kayseri’nin hafızası” diyorum. Kayseri’de yolu sanatla buluşmuş her kim varsa Bekir Bey onu tanır diye düşünüyorum. Bu hassasiyettir işte. Bu dikkattir. İnsanlara önem vermektir. Yaptığı işi ciddiye almaktır. Bu yönüyle Bekir Bey’i hep takdir etmişimdir.
Zaman zaman TV programlarında bir araya geldiğimizde ise Kayseri’ye sahiplenen bir şahsiyet olarak Bekir Bey’i gördüm. “Bu şehir benim” diyen bir anlayış ki yanlış da anlaşılmasın diye söylüyorum, Selçukludan Osmanlıdan günümüze kadar gelen bir medeniyeti ve kültürü kuşatmışlık görüyorum. Bu şehrin dününe ve bugününe sahip çıkan bir anlayış, elbette onun eserlerine de yansımaktadır.
Ben burada eserlerinden sadece birini, Manzum Portreleri, ele almaya çalışacağım. Kendisine uzun bir sanat hayatı, sağlık, mutluluk ve başarı diliyorum.


(1.   Erciyes Şiir Günlerinde Erciyes dağının eteklerinde karlı bir günde Bekir Bey, Erciyes dağı üzerine yazdığı şiiri seslendirirken görülüyor. Yıl 2OO6…)
Kültür ve Edebiyatımızdan Manzum Portreler
Bekir Oğuzbaşaran, Berceste dergisinde bir süredir sürdürdüğü manzum portrelerini “Kültür ve Edebiyatımızdan Manzum Portreler” adıyla kitaplaştırdı. Laçin yayınlarından 2OO7 yılında çıkan ve 1O2 sayfa olan kitap doğumunun 8OO. Yıldönümünde büyük Türk-İslam mütefekkiri Mevlana Hazretlerine adanmış.
Kitaba bir ön yazı yazan Edebiyatçı Vedat Ali Tok, bu yazıda özellikle Bekir Oğuzbaşaran ile Üstat Necip Fazıl arasındaki bağa değiniyor ve “Necip Fazıl Kısakürek’in rahle-i tedrisinden geçti.” biçiminde özetlenebilecek bu bahisten sonra Bekir Bey’in ilk kitabının “Necip Fazıl’ın Şiiri” adını taşıdığı hatırlatılıyor.
   Bekir Bey’in dergicilik tutkusu, son yıllarda şiire yönelmesi, manzum portreler yazması gibi daha birçok konu Sevgili Vedat Ali Tok tarafından dile getirilmiş.
Bekir Oğuzbaşaran, Erciyes Üniversitesinde Yeni Türk Edebiyatı kürsüsünde olmasına rağmen edebiyatımıza bir bütün olarak bakabilen bir bilim ve kültür adamıdır. Vedat’ın da bahsettiği gibi son yıllarda bilim adamı kimliğini zenginleştirerek, aynı zamanda “gönül adamı” ve “sanat adamı” olduğunu da gösteren örneklerle dikkatleri çekti.
Böyle büyük bir arşivcinin inanılmaz bir hafıza ile ortaya koyduğu şeyler, her zaman çevresinde şaşkınlık doğurmuştur. Düne ve bugüne ait binlerce isme vakıf olduğu gibi, özellikle Türkiye’de ve Türk Dünyasındaki birçok kitap ve dergiyi takip edip hafızasına nakşetmiş olması şaşırtıcıdır.
Bekir Bey’in edebiyatçı ya da sanatçı yönünün bir başka boyutu da onun Kayserililiği ve yöresinde yetişen değerlere olan tutkusudur. Kayseri’deki yürütülen birçok sosyal ve kültürel faaliyetin ya hazırlayıcısı, ya katkı sağlayanlardan biri ya da konuşmacısıdır. Seyrani, Seyyid Burhaneddin, Kadı Burhaneddin, Yaman Dede… Kayseri’den hangi ismi söylerseniz söylesin aynı heyecanla size kucaklarını açacaktır.
Söz Manzum Dörtlüklerde
Dörtlüklerden oluşan manzum portrelerin biçim özelliklerinden ziyade içerikleri önemli… Şair, ilk iki dörtlükte kendini anlatıyor.
“Bendeniz” adını verdiği dörtlükte kendisi için “en güzel şiirlerin çılgın haramisi” diyen şair, kendi adını verdiği diğer dörtlükte ise “son yıllarında şair, manzum portre ressamı” diyerek kendisini tarifte nazmın gücünü kullanarak birçok şeyi birkaç mısraya taşımayı başarır.
Aslında “manzum portre”lerdeki mantık bu tür kurgulardan oluşuyor. Hayatı hakkında ciltlerce kitaplar yazılmış, araştırmalar yapılmış, nice sözler söylenmiş kültür ve sanat hayatının gelmiş geçmiş büyüklerini de şair en çarpıcı, en çok hatırlanan yanlarıyla veya sözleriyle bizlere sunuyor. Mesela Seyyid Burhaneddin’i ve Mevlana’yla ilgili yazılmış dörtlüklerden birini ele alalım:
Seyyid Burhaneddin
Tirmiz’den gelip postu Kayseri’ye o sermiş
Celaleddin’e yolun sırlarını o vermiş
Bilginler Sultanı’nın yetim mücevherini
Mevlana olmak için Selçuklu’ya göndermiş
Seyyid Burhaneddin’in Tirmizli oluşu, Kayseri’ye yerleşmesi, “seyyid-i sırdan” vasfını vermek için “yolun sırlarını vermiş” ifadesinin yer alması, “Bilginler Sultanı’nın yetim mücevheri” derken Mevlana’nın babası Bahaeddin Veled’e, “yetim mücevher” denilerek Mevlana’ya sözün taşınması ayrı ayrı incelenecek bilgilerin yansımalarıdır. Şiirin ya da nazmın gücü de burada saklı zaten. Az sözle çok şeyi anlatmayı başarabilmek de tabii başlı başına bir marifet.
Mevlana-2
Babası ilme sultan, Bahaeddin geçilmez
Hocası gize sultan, Burhaneddin geçilmez
Mahdumu Sultan Veled geçilir sanmayın
Mevlana dile sultan, Celaleddin geçilmez
Mevlana ile ilgili, kitabın başında altı dörtlük yer almış. Bu da kitabın baş kısmındaki atıf cümleleri ile oldukça bağdaşmıştır ve hoş bir görüntü vermiştir. Ayrıca Mevlana’dan önce de Seyyid Burhaneddin dörtlüğü ile işe başlamak hem bizdeki hocaya saygı mantığı, hem de bir hemşehri duyarlılığı olarak algılanabilir.
Kitaptaki sıralamada Mevlana’nın ve Mesnevi’nin izi Yahya Kemal’de de devam etmiş:

Yahya Kemal Diyor Ki
Malazgirt ve büyük fetih’i kilim gibi dokuyarak
Anlattı eserinde satır satır, varak varak
Yahya Kemal’e sormuşlar: “Viyana’ya nasıl gittik?”
Şöyle demiş: “Pilav yiyip Mesnevi’yi okuyarak”…
Kitaptaki portreler Abdülhakim Arvasi, Abdülkerim Abdulkadiroğlu, Abdullah Öztemiz Hacıtahiroğlu, Abdullah Satoğlu, Abdullah Uçman, Adnan Büyükbaş, Ahi Evran, Ahmet Kaplan, Ahmet Sıvacı, Abdurrahim Karakoç, Abdurrahman Şen gibi alfabetik sıraya dönüyor. Bu da başka bir incelik olsa gerek… Çünkü, ince ruh hali, insanları üzmemek ve kırmamak üzerine geniş düşünüyor.
Tabii Tanpınar denince “Huzur”u önplana çıkarırken Haşim’de, onun sanatının renklerini vermeyi ihmal etmez.
Ahmet Haşim
Hep ateşle oynadı, ateşler içre yandı
Dünya cehenneminde ölüm günü uyandı
Ustası Galib gibi, ateş denizlerinde
Mumdan yapma gemiyle, gene iyi dayandı
Edebiyat dersinde öğretmenler Haşim’in hayatını ve sanatını anlatırken bu dörtlüklerden yararlanmalılar diye düşünüyorum. Çünkü, Haşim’in hayatının ve sanatının ana unsurları dört satırda özetlenmiş gibi görünüyor. Yahut da sadece Haşim hakkında bu dörtlüktekileri öğrenmek bugünkü nesiller için çok şey öğrenmektir
Sıralama Ahmet Kabaklı, Ahmet Turan Alkan, Ahmet Tevfik Ozan, Alemdar Yalçın, Alim Gerçel (Yahut Milli Muhtar), Ali Akbaş, Ali Nihat Tarlan, Ali Rıza Navruz, Amil Çelebioğlu şeklinde devam ederken Arif Nihat Asya için iki dörtlük ayrılmış. Ünlü “Bayrak” şairi dörtlüklerden birinde şöyle dile getiriliyor:
Arif Nihat Asya II
Dostlarına karşı ipek, düşmanına kaya
Milli his ve düşünceye eserleri maya
Fetih Marşı’nı o yazdı, Rubaiyyat’ı da
Bayrak ve Naat şairi Arif Nihat Asya
Asaf Halet Çelebi, Aşık Seyrani, A.Turan Oflazoğlu, Atabey Kılıç, A.Vahap Akbaş, Ayhan Songar, Bahaettin Karakoç, (Bahattin, Abdurrahim, Ertuğrul…) Karakoçlar, Bayram Bilge Tokel, Bayram Durbilmez (Nam-ı Diğer: Ozantürk), Bekir Sıtkı Erdoğan, Belkıs İbrahimhakkıoğlu, Beşir Ayvazoğlu, Cahit Sıtkı Tarancı… gibi daha nice isim var kitapta portreleri verilen.
Son bölüm ise beklendiği gibi “Dergiler”e ayrılmış. Başta manzum portrelerin büyük bir bölümünün yayınlandığı Berceste dergisi olmak üzere Bizim Külliye, Bizim Kümbet, Dergah, Erciyes, Hece Dergisi, Somuncu Baba, Sükut, Türk Edebiyatı, Yağmur, Yedi İklim, Yeniden Diriliş sırasıyla yer almışlar.
Türk Edebiyatı Dergisi
                     -Cemal Aydın’a
Kabaklı’nın mirası “Türk Edebiyatı”dır
Milli kültür elması “Türk Edebiyatı”dır
Otuz beş yıldan beri tıpkı bir bayrak gibi
Dergilerin en hası “Türk Edebiyatı”dır
Eminim ki kitabın yayın hayatına “merhaba” dediği gün Bekir Bey, bu külliyata yeni portreler eklemiştir. Anılmak, yad edilmek edebiyat ve sanat dünyası için vazgeçilmez güzelliktedir. Bu güzellikleri bize yaşatan Bekir Oğuzbaşaran’a teşekkürler.
 

Mütavazı Bir Hocanın Kanatları Altında
   Kibar AYAYDIN
   Bekir Oğuzbaşaran sanat ve edebiyat dünyasının titiz bir kalem işçisidir. O, Kayseri’nin bereketli topraklarında yetişmiş, Erciyes’in soğuk sularından içmiş; ilmiyle bahir, duruşuyla mahir bir sanatkârdır. Anadolu’nun tarih, kültür ve sanat şehri olan Kayseri onun ruh dünyasında derin izler bırakmıştır. Şehirlerinde bir ruhu vardır. Bu ruhu oluşturan atmosfer ise maziden gelen birikimler ile maziye taşınan değerler silsilesidir. Bu ruhun farkında olan Bekir Oğuzbaşaran Kayseri’den kolay kolay ayrılamaz. Kayseri’nin millî ve manevî havasında şekillenen Oğuzbaşaran baba ocağı olan bu şehirde Seyyid Burhaneddin ve Somuncu Baba’ların izini sürer. Onun manevî gıdasını bu şehrin gönül erenleri oluşturur. Öğrencilik yılları, öğretmenlik ve Van’da öğretim görevliliğinden hemen sonra tez elden geldiği yer Kayseri’dir. Her memleket vurgunu gibi, o da doğduğu şehir olan Kayseri’ye döner. Bazı şehirler vardır ki; kendi topraklarında doğan çocukların başka yerlerde olmasına tahammül edemez. Onların, yuvaya dönüşünü dört gözle bekler.  Yuvaya dönen bu memleket sevdalılarından biri de Bekir Oğuzbaşaran’dır.
   Bekir Oğuzbaşaran’ı üniversite yıllarında tanıdım. Üniversitemiz bir serhat şehri olan Van’da kurulmuş mütevazı bir Anadolu üniversitesiydi. Van Gölü’nün üfül üfül esen rüzgarına karşı fakülte binalarının bir bir  yeni inşa edildiği Kampus sahasında bütün ihtişamı ile duran tek bina Fen-Edebiyat Fakültesi’ydi. 1991 yılının sıcak bir Eylül günü Türkoloji’nin çiçeği burnunda yeni bir öğrencisiydim. Kompozisyon derslerine Bekir Oğuzbaşaran gelirdi. Yazmanın daha  doğrusu “planlı yazma ve okuma” hususunu bizlere örneklerle  anlatan ilk hoca Bekir Bey’dir. Bekir Bey; hoca olarak çok titiz bir insandı. Derslere her zaman takım elbiseyle girer ve ceketinin önü daima ilikli olurdu. Öğrencisine karşı sabırlıydı. Anlattığı konuları birebir yaşıyormuş gibi anlatırdı. Yumuşak bir ses tonuyla konuşurdu.  Lisanından çıkan cümleler fonetik kuralarına uygun; tertip ve ahenk harikasıydı. Telaffuzu çok mükemmeldi. Türkçe’yi İstanbul’un köklü medeniyet terkibi içerisinde terennüm ederdi. Bunda da İstanbul’da okumasının büyük etkisi vardır. Derslerde anlattığı konunun  bütün yönlerini bilir, her konuşmasını bilgi ve belgeyle süslerdi. Hitabeti cezp edici, öğrenciye karşı yumuşak huylu idi. Biz öğrencilerine karşı “efendim” deyişi kendine olan muhabbetimizi bir kez daha artırırdı. Bibliyografyaya karşı aşırı bir ilgisi vardı. Kitap künyelerini, dergi koleksiyonlarını devir ve dönem tarihlerini çok iyi bilirdi.
   Bekir Oğuzbaşaran için Türkçe’yi güzel konuşmak, yazarken yazım kurallarına uymak çok hassas bir konu idi. Yerli yerinde kullanılmayan her kelimenin üzerini çizer, “bunun yeri burası değil, şurada olsa daha iyi olur” derdi. Fakültenin ilk senelerinde Bekir Oğuzbaşaran’ı tanımam benim için büyük bir şanstı. Bir yazar, bir öğretmen olarak daha sonraki yıllarda beni şekillendirecek pek çok şeyi onun rehberliği sayesinde öğrendiğimi söyleyebilirim.
Kompozisyon sınavlarının birinde, Necip Fazıl, gençlik ve aksiyon konulu bir yazı yazmıştı. Bu yazıyı bir imtihandan ziyade, bir dostuma mektup yazmanın rahatlığı içinde kaleme almıştım. Bekir Oğuzbaşaran Hocam, bir ders çıkışı sırasında beni odasına çağırdı. Bana yazdığım kompozisyonla ilgili  sorular sordu. Necip Fazıl’ı okuyup okumadığımı, hangi tür kitaplar sevdiğimi sordu. Ben üniversiteye dört yıl ara vermiş, ondan sonra gelmiştim. Ortaokul yıllarında Necip Fazıl’ın elime geçen eserlerini okumuş, onun cümle kuruluşlarına hayran kalmıştım. Evet üniversiteye akranlarıma göre dolu dolu gelmiş bir öğrenciydim. Ortaokul ve lise yıllarında çok kitap okumuştum. Beş büyük koli kitapla geldiğim üniversitede  ise okumanın rüştüne daha yeni varıyordum. Bitme bilmeyen bir iştah ile kitap alıyor gece ikilere, üçlere kadar kitap okuyordum. Hatta üniversiteyi bitirip eve döneceğimiz bir zamanda kitap kolileri o kadar fazla oldu ki; otogardaki sivil polisler şüphelendiler, kolilere bakma ihtiyacı hissettiler. Hatta şaşırdılar bu kadar kitap mı olurmuş kabilinden. Meseleyi anlatınca yine de şaşkınlıklarını gizleyemediler.
Bekir Oğuzbaşaran’ın, Necip Fazıl’a olan ilgisini,  öğrenciliğin ilerleyen yıllarında daha iyi anlayacaktım. O, üstadın yanında bulunmuş, sohbetlerinden feyiz almış bir insandı. Necip Fazıl’la ilgili kitabı bunun açık göstergesiydi. Bekir Oğuzbaşaran’ın, Necip Fazıl’la ilgili çalışmaları; benim, ona olan sevgimi bir kat daha artırdı. Çünkü;  ben Necip Fazıl’ı seviyor, üslûbuna bayılıyordum. Bekir Oğuzbaşaran’ın “İslamî Edebiyat” dergisinde “Necip Fazıl’da Hz. Peygamber Sevgisi”  ilk okuduğum makalelerinden biridir. Beni sürekli yazmaya teşvik etmiş, ilk kalem tecrübelerimi büyük bir sabırla incelemiştir. Bekir Oğuzbaşaran’ın, bir hoca olarak bende ikame ettiği en büyük yeniliklerden biri de, beni Tanpınar’la tanıştırmasıdır. Dördüncü sınıfın başında tez konuları belirleniyordu. Bekir Bey; ya Tanpınar, ya da Fuat Köprülü arasında bir tercih yapmamı istemişti. Ben de Tanpınar’da karar kılmıştım. Evet, biraz zora talip olmuştum.  Arkadaşlarımın büyük bir kısmı, Tanpınar’ı dilinden dolayı pek sevmezdi.  Bekir Oğuzbaşaran Hocam’ın, tez için seçtiği bu konunun, benim ufkumu nasıl genişlettiğini daha sonraki yıllarda görecektim. Tanpınar’ın bütün eserlerini döne döne okudum, kitapları fişlere geçirdim. Tanpınar’ın ifadeleri, estetik bakış açısı, rüya ile gerçek arası felsefesi; bana, “sanat ve edebiyatın gücünü” yeniden keşfettirdi. Kültür, edebiyat ve medeniyet adına söylemleri ise çok derin düşünceleri içeriyordu. Tanpınar’ın eserleri, halen elimden düşürmediğim, başucu kitaplarıdır. Bekir Oğuzbaşaran, bendeki “Tanpınar sevgisinin” ilk mimarıdır. 
Bekir Oğuzbaşaran, bir şair, bir eleştirmen ve denemeci kimliği ile Türk edebiyatına adından övgüyle bahsedilecek eserler bırakmıştır. Sanırım en güzel eserlerini, yurdun dört bir tarafına yetiştirip gönderdiği öğrencileri oluşturmaktadır.
Bazı insanlar, eserden daha çok ,yetiştirdikleri talebeleriyle anılırlar. Bir hoca, bir dost olarak kendisinden çok şeyler öğrendiğim hocamın; kırkıncı sanat yılını, en derin hürmetlerimle kutluyorum.





Bekir OĞUZBAŞARAN/ Prof. Dr. İsmail Hakkı NUR
   Bekir Bey, isminde ki  “BEY” kelimesi aslında sıfatının  karşılığı.Kayseri’li olmasına rağmen İstanbul’da büyümüş gibidir.   Kendisini Van Yüzüncü Yıl Üniversitesi’nden itibaren tanırım.  Hem hocamız hemde dost olarak tanıdım. Gecen onca yıl içinde düşüncelerinde samimi biridir Bekir Bey, en zora taliptir bu yönü  ile. Samimiyet; Kainattaki en zor şeydir. Ben kendisini  tanımaktan gurur duyuyor ve mutlu hissediyorum. Kayseri’ deki çevresine baktığımda  yılar  öncesindeki  tanıdığım dan hiç  fark etmemiş, çizgisini değiştirmemiş, dost meclislerinde aranılan, dinlenen düşünceleri merak edilen biri olmuştur.   Ömrünü bu memlekete  hasretmiştir. Durmadan okuyan, okudukça zihni cilalanan ve bunları  öğrencileri, arkadaşlarıyla paylaşan biridir. Düşüncesinin rahminden dökülenlerle hayat tecrübesini birleştirerek herkese yön vermeye çalıştığına şahit olmuşumdur. 
   O,  iyi  bir babadır aynı zamanda. Evlatları Mustafa, Selim ve Ali onun  göz bebeğidir ve tüm çocuklar bunlardan farklı değildir.
   Akademisyen olmak demek, doktoralar  yapmak, unvanlar almak değildir. O,  evlatlarıyla üç sefer doktora yapmıştır. Çünkü kariyerden maksat iyi insan olmanın yollarını, vatanına bağlılığı, inancında samimiyeti aşılamaktır ve ondan da bunu öğrenebilirler..
   Bekir beyin, yetişmesinde emeği olanlar, şahsiyetinde bunu gördüklerinde eserleriyle gurur duymakta haklıdırlar. Yazdığı şiirler ve ders üslubunun ana temasını sevgi   ve yukarda bahsettiğim değerler taşımaktadır. O, memleketine aşıktır.
   Kendisine bir ömür mutluluk diliyorum, onu tanımaktan mutlu olduğumu siz değerli okuyucularla paylaşmak istiyorum.
   Saygı ve hürmetlerimle.
Logged
Vedat
*
Çevrimdışı Çevrimdışı

Mesaj Sayısı: 301


« Yanıtla #3 : Haziran 06, 2008, 22:30:42 ÖS »

GÜL ÇOCUK/İsa YAR
         —Bekir Oğuzbaşaran’a
Oku güzel çocuk,
O’nun adıyla oku.
Çevir üzerine gelen oku,
Kır kahpe ellerde kurulan yayı!
Oku!
O’nda başlar, O’nda biter her sayı…

Tankları taşlayan çocuklar varmış.
Şehirler tarihe bakıp ağlarmış.
O gül, ah, rengiyle her gün kanarmış…

Oku sen ey! Cennetten koku;
Gül kokulu yârdan
Muhabbet doku.
İmanla içiçe barınmaz korku.
Unutma
Bugünü, garbı, Altay’ı
Hazırla sefere börkü, al tayı…

Anneler Bağdat’ta evlat ararmış,
Kubbeler göklerden medet umarmış,
Ebabil kuşları adres sorarmış…

Güzel çocuk, gül çocuk
Sen ağlama gül çocuk.
Gözyaşı sanki sümbül
Avazı bülbül çocuk…

Bu dünya mazluma ne kadar darmış.
O gül ah! rengiyle her gün kanarmış.
Ebabil kuşları adres sorarmış…

BEKİR OĞUZBAŞARAN VE BİR PORTRENİN ŞİİRİ


Senem GEZEROĞLU

   “İşlenmemiş bir lisan, gülü solmuş hâr gibi
   Şiirle zenginleşir, güzelleşir nâr gibi
   Her şey aşktan ibaret, der, bir yerde Fuzûlî
   İlimsiz şiir çöker, temelsiz dîvâr gibi…”
   Bende ayrı bir yeri olan yukarıdaki Fuzûlî portresini ve bunun gibi yüzlerce şiirini kendi el yazısından okuduğum saygıdeğer hocam Bekir Oğuzbaşaran, Fuzûlî’nin “İlimsiz şiir, temelsiz duvara benzer.” lâfzını şiir felsefesinin temeline oturtarak ilim ve ilhâmın birleştiği yeni şiirlerle çıkıyor karşımıza.
   Her okuyuşta dudağımda farklı ses, dimağımda farklı bir anlam bırakan şiirleri kendisinin sohbetiyle bir kat daha renklenmektedir. Kendi ifadesiyle, on iki yaşlarına kadar inen bir edebiyat tutkusuna sahip olan Bekir Oğuzbaşaran’da, elli yıllık birikim günümüze nesir olarak yansırken son yıllarda mekânını nazma bırakmıştır. İçinde beslediği bu derin ilgi, sevgi ve bilgi beraberinde üniversite hocalığını ve geniş bir kültür-sanat dairesi etrafında dönen şâir-yazar vasfını getirmiştir. Oldukça girişken bir yapıya sahip olan hocama edebiyatla ilgili hemen her panel, sempozyum, konferans, dinleti…de rastlar; onun mülâkat, deneme, tanıtım yazılarını ve şiirlerini ise hemen hemen her dergide görürdüm. Kayseri’de düzenlenen kültür-sanat ve edebiyat etkinlikleriyle uzaktan ya da yakından ilgisi olan Bekir Oğuzbaşaran, bitmek bilmeyen enerjisi ile günümüz gençlerine taş çıkaran bir rûha bürünür gözümde. Onda beni etkileyen ve benim için bir örnek teşkil eden en önemli özelliklerin başında hazırcevaplılığıyla birleşen zekâsı; en küçük teferruâtı dahi bünyesinde saklayan hâfızası; öğrenme-araştırma merakıyla beslenen derin ilmi; dile ve imlâya olan dikkati ve edebî sohbetlerde, meclislerde bu vasıflarıyla öne çıkan şahsiyeti gelir.
   Birinci elden okuduğum, küçük kağıt parçalarına yazılmış şiirleri, hocamızın sohbetiyle birleşince muhâtabını ayrı ayrı dünyalara sürükler. Zira edebiyat ilmi ve bu ilmi işleyiş kabilîyeti bir portresinde şu şekilde okuyana sunulur:
   SELMA BAŞ
   O bir bilim insanı…İsveçli Selma değil
   Yeni’nin çalışkanı…Güneri Selma değil
   Ne “Filozof” şiiri, ne “Fazıl” hemşiresi
   Edebiyat uzmanı…Hayalî Selma değil…
Bekir Oğuzbaşaran’ın Yüzüncü Yıl Üniversitesi’nden öğrencisi Selma Baş hakkında yazdığı bu portrede, birbirinden farklı Selmalardan bahsedildiğini ve dönüp dolaşıp Yeni Türk Edebiyatı hocası Yrd. Doç. Dr. Selma Baş’a geldiğini görmüş ve bahsi geçen bütün Selmaları bildiğim hâlde hocamızın sohbetine nâil olabilmek için bir muziplik yaparak sormuştum: “Hocam, bu Selmalar da kim?” Portrede geçen İsveçli Selma’nın 19O9’da Nobel Edebiyat Ödülü almaya hak kazanan ilk kadın yazar İsveçli Selma Lagerlöf olduğunu ifade ederken Selma Güneri’nin de Türk sinemasının ünlü kadın sanatçılarından olduğunu ekledi. “Ne ‘Filozof’ şiiri” derken feylosof lâkabıyla Rıza Tevfik Bölükbaşı’nı hatırlattığını ve şâirin 19O3’te Serâb-ı Ömrüm adlı kitabında yer alan “Selma…Sen de Unut Yavrum!” isimli şiirine gönderme yaptığını belirtti. “Ne ‘Fazıl’ hemşiresi” derken ise Necip Fazıl’ın küçük yaşta vefat eden kardeşi Selma’yı yâd ettiğini söyledi. Söz Necip Fazıl’dan açılmışken konuyla ilişkili olan bir anıyı üstâdın kendi ağzından anlatmadan da edemedi:
“Selma'ya ait bir hatırâm sonra sonra beni yakacak hâle geldi: Büyük babamdan kıpkızıl bir lira çeyreği kopardığım bir gün, onu Selma'ya göstermiştim. Yavrucağın elinde ısırılmış, mini mini dişlerinin izini taşıyan bir elma vardı. Lira çeyreği o kadar hoşuna gitmişti ki, o ebediyen mahzun, yahut hüzün ebediyetiyle dolu gözlerini bana dikmişti de:
- Ağabey, demişti, bu elmayı sana vereyim de o parayı bana ver! Biraz ısırdım ama; ziyanı yok, değil mi?
Pırıltılı lira çeyreğini vermiş; fakat elmayı da almak gibi bir gaflete düşmüştüm.
Sonra sonra dövündüğümü hatırlıyorum:
- Ah, niçin lira çeyreğini verdim de, hafifçe ısırılmış elmayı kendinde bırakmadım? Niçin "O da senin olsun!" diyemedim.
Hayatımın ilk büyük vicdan azâbı budur.”
“Kendisini vakfetmiş ‘Sanat/l Âlemi’mize”
Şiiristân vâlisi Mehmet Nuri Yardım’dır…”
dizelerindeki Mehmet Nuri Yardım hocamızın www.sanatalemi.com  sitesinin kurucusu olduğunu hatırladığım,
“Şiir zevki de olan asker kökenli hoca
Türk’e özgü her şeyi armağanca seviyor…”
dizelerinin muhâtabı olan M. Metin Karaörs hocamızın eşinin Armağan olduğunu öğrendiğim ve,
“Edebiyat hocası, hem beyni, hem gözü Tok
Eleştirilerinde dobra dobra, sözü Tok”
dizelerinde tasvir edilen Vedat Ali Tok hocamızı tanıdığım vakit portrelerin güncel, özel ve reel bir değer taşıdığını da kavramış oldum.
   Kendisiyle gerçekleştirdiğimiz sohbetlerimizde Bekir Oğuzbaşaran, Türk şiirinde yenilikler yaptığını vurgular. Örnek olarak, kaleme aldığı şiirlerinin birkaçında üç farklı şahıs hâkimdir. Şöyle ki, dörtlük birinci tekil, ikinci tekil ve üçüncü tekil şahıslarda ayrı ayrı okunduğu zaman anlam şahsa göre değişirken şekil aynı kalır. Bunlardan Mevlânâ’nın “Hamdım, piştim, yandım.” lâfzını da içeren bir şiiri alalım:
   MEVLÂNÂ
   Tebrizli Şems yoluyla ilâhî aşka kandı/m/n
   Zâhir âlimi olsa/m/n dahi gerçekte hamdı/m/n
   Sır potasında pişti/m/n Muhakkık Tirmizî’nin
   Güneşe yaklaştıkça pervâne gibi yandı/m/n…
Görüldüğü üzere şiir, üç farklı şahısla yorumlanmaya müsaittir: Ben, sen ve o.
Hocamızın beyân ettiği bir başka şiir özelliği ise Dîvan Edebiyatında sıkça kullanılan musammat tarzının onun portrelerine yansımasıdır. Dörtlüklerinin çoğunda yarım kafiye ve redif ile sınırlı kalan bu ses benzerliği, şiire bir ahenk katması bakımından önemlidir.
   ALİ RIZA NAVRUZ
   Kayseri’de şiire / ömrünü verenlerden
   Belli bir söyleyişe / kolayca erenlerden
   Haklı eleştiriye / kulak verseydi eğer
   Olurdu yükseklere / postunu serenlerden…
Yukarıda 14’lü hece ölçüsüyle yazılmış şiir, işaretli yerlerden ikiye bölündüğünde sanki 7’li hece ölçüsüyle yazılmış yeni bir şiirin sesi gelir. Aynı durum Nurkal Kumsuz hocamız hakkında yazılan bir portrenin son iki mısrasında daha bârizdir:
   “Araştırmadan yazmaz / eleştirmeden durmaz
   Gayûr demek ona az / Kayseri ona dardır…”
Bekir Oğuzbaşaran’ın anlam yanında sese verdiği önem üzerinde de durmakta fayda vardır. Zira yazdığı şiiri defalarca denetleyen ve yeniden kaleme alan, bununla da yetinmeyip şiir son hâline gelinceye kadar etrafındakilerin görüşlerini soran hocamız, şiirde hem şekil hem mânâ hem de sesin zirvesine ulaşmak ister.
   “İlmiyle Âmil âlim, bir Çelebi insandı
   Hayrânî mahlâsıyla Dîvan tarzı yazandı”
Âmil Çelebioğlu hocamız için yazdığı portrenin bu ilk mısralarında tekrarlanan 12 tane “a”, 9 tane “i” ünlüsü ve 7 tane “l” ünsüzü aliterasyon ve asonans sanatlarına verdiği önemin bir delîlidir.
   Şiiri ve sanatına dair ona şevk veren tepkileri sorduğum vakit ise (alfabetik sırayla) Abdullah Satoğlu, Abdurrahim Karakoç, Fuat Tok, Hüseyin Türkmen, Mustafa Miyasoğlu, R. Mithat Yılmaz, S. Burhanettin Akbaş, Senem Gezeroğlu, Sergül Vural, Ümit Fehmi Sorgunlu, Vedat Ali Tok ve Yüksel Kalkan gibi isimlerin yanında Cihan Okuyucu, Mustafa Aslan ve Yavuz Bülent Bâkiler’in manzum tarzla şiire mukabele edişini müteşekkir bir edayla anlatır.
   “Bizim irfânımızdan süzülüp gelen adam!
   Bir çelebi, bir güzel, haddini bilen adam!
   Ömrü boyunca yalnız, Hakk’a eğilen adam!
   Er kişidir vesselâm Bekir Oğuzbaşaran.”
         Yavuz Bülent BÂKİLER

   “Sahibine râcidir bütün o güzel sözler
   Zerrede cihan görmek bu ne büyük bir hüner
   İltifatlar bir yana gerçeği şu ki dostum
   Sizden gelen bir selâm iki cihana değer”
            Cihan OKUYUCU
   Yazılan yüzlerce manzum portre ve gelen cevaplar bu fakîrin nazarında; kültür-sanat ve edebiyat ile uğraşan insanların birbirine âşina olmasıyla kaleme alınan, gönül aynasından sızan vefadâr ve edebî yansımalardır. Nef’î ne diyor:
“Ehl-i dil birbirini bilmemek insâf değil”
 
Biz Aynı Derginin Çocuklarıyız

                                                                                            Nazım Payam

Sanat dünyasına ilk adımımı “Erciyes” dergisinde attığımdan Kayserili şair ve yazarlarla tanışıklığım çok eskilere dayanır. Herhangi bir yerde herhangi bir Kayserili sanatçıyla karşılaşsam kırk yıllık dostmuşuz gibi kaynaşıveririz. Mahalleden, sokaktan değil de dergilerden tanıdıklar, dostlar bu arkadaşlığı perçinler. Bizim de böyle bir mazimiz var. Kayseri, İstanbul’dan sonra en fazla kültür sanat dergisi çıkaran ilimiz. Onlar da öyle; Hazar Şiir Akşamlarına ilk defa katılan ve yüz yüze ilk defa görüştüğümüz Muhsin İlyas Subaşı’na, elde olamayan sebeplerden yeterli ilgiyi gösterememiştim. Subaşı, kızgınlıkla sitemini belirtirken ne kadar mahcup olduğumu anlatamam. O sitemde dostlardan, muhabbet duyduklarından beklentisine cevap veremeyen bizler alacağımızı almıştık. Kayseri’ye gittiğimde, ben de görüşemediğimiz Emir Kalkan’a sitemlerimi göndermiştim. E-postayla üzüntülerini belirtmişti Emir.
Kültür geni zengin bir şehir Kayseri… Her kalem erbabı da Kayseri’ye bir şekilde bağlıdır. Mesela Mustafa Miyasoğlu ile hiç karşılaşmamışız; ama karşı kaldırımda yürüdüğünü görsem: “Yahu nereye?” diye seslenecek kadar kendime yakın buluyorum. Her ay muhakkak bir telefon görüşmemiz vardır Mustafa Bey’le, ağabeyimi dinler gibi dinlerim onu. Sonra Vedat Ali Tok, Ümit Fehmi, Hüseyin Türkmen; sonra Nevzat Türkten, Âlim Gerçel… Türkten ve Gerçel Beyefendiler, sadece dergi çıkaran bir sanatçı olarak kalmadılar toprağı bereketli Kayseri’de.  Toplayıp dağıttılar muhabbeti. Kayseri ile çarçabuk ruh akrabalığı kuruşumuz belki de ondan; orada çıkan dergilerden.
Bekir Oğuzbaşaran’la da aynı derginin, aynı sayfalarının çocuklarıyız: Oğuzbaşaran ile ne zaman karşılaşsak iki dakika içerisinde senli benli bir muhabbet bizi sarıp sarmalar. Önceleri Oğuzbaşaran’ın soyadıydı beni cezbeden. Sonra tanışmak nasip oldu. Tanıdığım bildiğim yazar şair dostların çalışmalarını daha bir dikkatle okuduğumdan ona muhabbetim arttı. Hafızamda sağlam bir yer edindi. Fakat Oğuzbaşaran’ın asıl etkilendiğim yönü onun mülayim sabrı; sanatta sürekliliği, kültür sanat dergilerine kıymet verişi, o derecede kadirşinas oluşudur.
     Anladığım kadarıyla söyleyeyim: Bekir Oğuzbaşaran; hizmet etmeyi, yetiştirmeyi, değerlendirip taktir etmeyi seven, muhabbetinin alanını genişletmeyi şiar edinmiş bir şahsiyet. Ona bakan, onu hatırlayan; sanatı, edebiyatı, fikri hareketlerini ve Kayseri’yi hatırlar. Çünkü karşılarında ömrünü sanata edebiyata vakfetmiş bir hemşerimiz vardır. En son yayımlamış olduğu “Kültür ve Edebiyatımızdan Manzum Portreler” eseri bunun örneğidir.
   



KAYSERİ’NİN KÜLTÜR ELÇİSİ
Süleyman KOCABAŞ

              Sayın dostum Bekir Oğuzbaşaran’ı ilkin dergiler, gazetelerdeki yazıları ve “Necip Fazıl” kitabı ile gıyaben tanımıştım. Şahsen tanışmamız, 1984 güzünde  Raşit Efendi Kütüphanesi’nde oldu.. Dostum Muhsin İlyas Şubaşı ile kütüphane müdürü Ali Rıza Karabulut’u ziyarete gelmişlerdi. Oğuzbaşaran’la ilk karşılaşmam ve sohbetlerimden değerli ve alanında kabiliyetli bir kültür, sanat ve edebiyat adamı olduğunu keşfettim.
            Oğuz başaranla tanışmamdan sonra dostluğumuz uzun yıllar devam etti. Kayserili kültür ve sanat adamlarıyla olan oturma ve toplantılarımızda değerli fikirlerinden çok faydalandım. Yazdığım kitaplarımın okuyor, samimi olarak imla ve noktalama hatalarımı bana bildiriyordu. Kitaplarımı yazarken kendisinden bu alanda çok faydalandım. “Marifet iltifata tabidir” derler. Oğuzbaşaran’ın yazmam konusundaki sürekli teşvikleri, diğer teşvikler yanında beni cesaretlendirmiştir.
          Oğuzbaşaran, 198O’li yılların sonunda aramızdan bir müddet ayrılarak Van Yüzüncü Yıl Üniversitesi’ne öğretim üyesi olar olarak gitti. Van’da Kayseri’nin kültür elçisi oldu. Kayserili şair, yazar ve bilim adamlarını orada tanıttı. Van’ın dergi ve gazetelerinde yazılar yazdı. Berimle olan bir röportajı “2 Nisan Gazetesi”nde yayınlandı. Van üniversitesine beni tanıdan oldu. Tarih öğretim üyesi Saim Arı’dan bir mektup aldım. Beni kendisine Oğuzbaşaran’ın tanıtılığını ve kitaplarımı takın olarak istediğini yazıyordu. Gönderdim. Arı hoca, “Tarihte Adil Türk İdaresi” isimli kitabımı çok sevmiş ve ders kitabı olarak okutmaya karar verince benden 12O adet istedi. Kitaptan öğrencilere 4O puanlık soru sormuş ve kitabın öğrencilere Türk-İslam gurur ve şuuru vermede etkileri büyük olmuş. Van’da ilk defa hacimli bir kitap (bin sayfa) “Van Kütüğü” gibi değerli kaynak bir eseri de hazırlamak ve yayınlamak Oğuzbaşaran’a nasip olmuştur.
         Oğuzbaşaran’ın Kayseri’ye gelip ilimize hizmet etmesi için teşvik ettik. Bizleri kırmayarak Erciyes Üniversitesi’ne naklini yaptırdı. Sayın rektörümüz Prof. Dr. Mehmet Şahin bu nakil olayına yardımcı olmuştur. Oğuzbaşaran’ın gelişi,  Kayserimiz için büyük bir kazanç oldu. Kayseri kültür, sanat ve edebiyat hayatına daha da artarak hizmetleri devam etti. Benim hakkımda birçok gazeteler ve dergilerde biyografi yazıları ve kendisiyle röportajlarım yayınlandı.
          Oğuzbaşaran’ın Türk Edebiyatı’na genel katkısı çerçevesinde manzum portreleri yazıp yayınladı. Bununla kültür hayatımızdaki büyük bir boşluğun dondurulmasına kaklısı olmuştur. Kendisini bu en verimli çağında daha da gayretli çalışarak Kayseri ve ülke kültürümüze yeni eserler kazandırmasını diliyorum..
   
 


 

BEKİR OĞUZBAŞARAN
 Ali ÇAVUŞOĞLU


Adını lise yıllarımda, öğretmenlik yıllarımda daha çok bir şair olarak duyardım. Üniversiteye öğretim görevlisi olarak geçtiğim yıllarda, herhalde aynı senelerde “Bekir Oğuzbaşaran da öğretim görevlisi olarak galiba Van’dan gelmiş dediler. Bir sohbet sırasında Bekir Oğuzbaşaran adı geçince, o sıralar Kayseri Fen Lisesi’nde müdür yardımcılığı görevinde bulunan öğretmen arkadaşlardan İbrahim Şahin Bey “Bana edebiyatı sevdiren adam.” dedi. Daha da çok merak ettim o zaman Bekir Oğuzbaşaran’ı. İbrahim Bey, “Birlikte ziyaretine gidelim.” dedi. Onunla birlikte Bekir Oğuzbaşaran’a hoş geldin ve tanışma ziyaretine gidemedik, fakat ben derslerden fırsat buldukça üç ya da dört sefer bu zatı tanımak amacıyla gittim. Nasip değilmiş odasında bulamadım. Birkaç sene sonra görev yaptığım İlahiyat fakültesinde Türk Dili derslerine girmeye başladığını duydum. Bir gün odama elinde kitap ve dergilerle iri yarı, uzun boylu, saçları kırlaşmış mütebessim bir adam girdi. “Bekir Oğuzbaşaran” dedi. Böylece tanıştık. Gurur, kibir, “ben” bilmeyen bu “adam” fakültemizde görev yaptığı sıralarda sık sık uğradı odama; her gelişinde ya bir kitap ya bir dergi getirdi. Berceste için yazı yazmam tavsiyesinde bulundu. Fırsat bulunca birkaç kez yazdım. Doğrusu fırsat bulsam sürekli yazmak da istiyorum. Pek çok öğrencisine edebiyatı sevdirdiğinden eminim. Gerçekten değerli dostum İbrahim Şahin’in dediği gibi şiirin temiz, masum ve mütebessim dünyasında bütün bu vasıflar yüzüne aksetmiş bir “adam” Bekir Oğuzbaşaran. 



Bekir Oğuzbaşaran’ın Özellikleri /Nurkal KUMSUZ
 

   Kültür, sanat, edebiyat konularında herhangi bir olay, kişi, düşünce ve özlem dile getirilirken çevresindeki herkesin kalbinde derin bir muhabbet heyecanı dalgalandıran Bekir Oğuzbaşaran; insan olarak, kültür-sanat-ilim adamı olarak bütün yönleriyle mümtaz bir kişiliktir. Hayata Kayseri’de hazırlanarak İstanbul’da sanat dünyasına açılan ve Van’da ilim açısından olgunlaşma evresinin farklı bir boyutunu gerçekleştiren Bekir Oğuzbaşaran, Necip Fazıl ekolünde pişer. Kişiliği, sanatçı ve ilim adamlığı ile kendine has bir terkibe ulaşır. Onu tanıyan herkesin üzerinde farklı yönleriyle iz bırakır. Bu çerçevede özellikleri ile “özel” bir isim.
   Engin bir düşünce ile çizgilerini belirginleştiren ve bu özelliklerin yönlendirdiği kişiliğini kendisi şöyle tanımlar:
   “İlim, fikir, sanatta; hikemî tarz makamı
   Son yıllarında şair, manzum portre ressamı
   Deneme, inceleme, tenkide ömür verdi
   Kaldıysa hayatının ikindi ve akşamı…”
   Bekir Oğuzbaşaran’ın özelliklerini belirtirken, sanat birikiminin etkisini ve sürekliliğini yansıtması ile insanî yapısını aynı paralelde görmek gerekir. Çünkü o; yüksek karakterli, geniş kültürlü, inançlı, şuurlu, alçakgönüllü, müstesna yaradılışlı bir insan. Ayrıca; bilgisi, keskin mantığı ile yaratıcı bir eğitici.
Bütün bir ömrü daha planlı ve verimli geçirmede bilimin ve sanatın şartlara uymak gerektiğine inanan ilkeli bir yazar. Ona göre “Yazmak”; “Kıyısız bir denizde yüzmek gibi…” Pek çok gazete ve dergide kültür, sanat ve edebiyat konularında deneme, inceleme, biyografi, makale ve eleştiri yazıları ile kitaplara önsöz ve sunuş yazdı. “Necip Fazıl’ın Şiiri” adlı kitabı bulunmaktadır.
Araştırıcı zekâsı ile tahlil yeteneğini ince ruhu ve hassas kalbiyle birleştiren bir şair. Şiiri; “Şiir, sözü kalıplarda dondurmak sanatı/ Her şeyi yerli yerine kondurmak sanatı…” diye tanımlarken, tecrübeyi canlı ve ölümsüz kılma çabasındadır. Hafızasındaki kaynaşma ve mayalanmayı bütün halinde imbiğinden geçirerek şiir adına güzel düşleri gerçekleştirmeyi amaçlamaktadır. “Kültür ve Edebiyatımızdan Manzum Portreler” ile “Rubaiyyat-ı Oğuz” isimlerinde iki şiir kitabı bulunmaktadır.
   Sanat ve edebiyat ile ilgili pek çok faaliyetin; tertip komisyonunun üyesi, konuşmacısı veya jüri üyesi olarak aktif  ismi. Sorumluluk aldığı her programda yürekli bir iletişim ağının gücünü ortaya koyar.
   Her şeyin doğru yanını görmek için okuduğunu çok iyi hazmeden ve üzerinde söz söyleyeceği konuya nüfuz eden, zamanın yıpratamadığı müthiş bir hafıza.
   Her çıkan kitabı sevinçle karşılayan ve elinden gelen yardımı esirgemeyen bir iyimser.
   Hiçbir şeyi üstünkörü geçiştirmek istemez. Herhangi bir bilgi yanlışına düşmemek için ana kaynaklara başvurmada ısrar eder. Yazılarına son şekli vermeden önce çevresindekilerden görüş alır. Söylenenleri de büyük bir alçakgönüllülükle dikkate alır. Bir noktalama hatası dahi yapmamaya özen gösterir. Yazılarının zamanında yayınlanması için de gayretlidir.
   Sanat hayatında kırkıncı yılını yorulmayan ve tazeliğini kaybetmeyen bir dinamizmle dolduran Bekir Oğuzbaşaran’a daha nice verimli yıllar diliyorum.


Bekir Oğuzbaşaran’ın Erciyes Dergisindeki Yazıları İçin Bibliyografya
     Nevzat TÜRKTEN
     Bekir Oğuzbaşaran, Kayseri dışındaki görevleri sebebi ile Erciyes Dergisinin bâzı aylık sayılarında ürünleri ile bulunamasa da Dergimizin önde gelen yazarlarındandır. Son zamanlarda, Kayseri’nin mûteber kültür dergisi Berceste’ye omuz vermesinden dolayı Erciyes’e yazı lütfu bakımından ilgisi azalmış olsa da; bugüne kadar Erciyes’te neşredilen yazı ve şiirlerinin sayısı altmış ikiyi bulmuştur. Kayseri dışında bulunduğu zamanlarda da ilgisini kesmemiş, etrafındaki yazarlarla Dergimizin temasını sağlamış, onların yazılarının Erciyes’e intikaline gayret etmiştir.
     Bekir Oğuzbaşaran’ın Erciyes’in otuz bir yıllık münderecatında yer alan yazı ve şiirlerinin bir bibliyografyasının, Berceste’nin hazırladığı “Bekir Oğuzbaşaran” özel sayısında yer almasının faydalı olacağını düşündük. Ürünlerin sıralamasını, Prof. Dr. Ali Berat Alptekin’in 1-312 sayılarımızın, yâni yirmi altı yıllık münderecatın yer aldığı “Erciyes Dergisi Bibliyografyası”ndaki konu başlıkları ve sıralamasına uyarak sunmaktayız. Sıralamamız: Cilt ve sayı numarası, neşir tarihi, sayfa numarası,  yazı veyâ şiirin  başlığı ile yazının özet konusu olacaktır:
     ÂŞIK EDEBİYATI VE ÂŞIKLARLA İLGİLİ YAZILAR
     â) Âşık Seyranî ile ilgili Yazılar:
     1) 4/44,Ekim 1981,s.içkapak; Seyranî Konusunda İki Teklif: Seyranî’nin daha geniş çapta ve Kayseri merkezinde anılması teklif edilmektedir.
     2)5/54 (Seyranî Özel Sayısı),Hazıran 1982,s:23-27; Seyranî’de Manzum Atasözleri ve Deyimler: Atasözlerinin Seyranî’nin şiirlerindeki yeri değerlendirilmiş, atasözü ve deyimin târifi yapılmış,49 atasözü ve 31 deyime yer veren şiirler nakledilmiştir.
     3)Aynı sayı, s:33-35;Seyranî İçin Diyorlar ki:Seyranî’nin şahsiyeti ve şiirleri üzerine fikir beyan eden bâzı neşriyat ile şâir ve yazarlardan, kısa-uzun altmışı aşkın metin nakledilmiş.
     4) Aynı sayı.s:60-62;Kadir Özdamarlar’ın “Seyranî Bibliyografyası”:Bu bibliyografya ile Bekir Oğuzbaşaran’ca tanzim edilen bibliyografyaya yer verilmiş.
     5)7/83,Kasım 1984,s:3-5;Seyranî’de Hz.Peygamber Sevgisi:Seyranî’nin konuya uygun şiirleri ile işleniyor.
     DİĞER ÂŞIKLARLA İLGİLİ YAZILAR
     5)22/256,Nisan 1999,s:1-3;Bir aşk şâiri olarak Ercişli Emrah: Emrah tanıtılıyor ve şiirlerinden örneklerle değerlendiriliyor.
     6)23/265,Ocak 2000,s:27;Âşık Celalî’yi Nasıl Tanıdım: Âmâ âşık ile tanışma hikâyesi ve hayatı hakkında bilgi veriliyor ve şâirliği değerlendiriliyor.                         
     DİNÎ VE TASAVVUFÎ TÜRK HALK ŞİİRİ
     7)4/42,Ağustos 1981;Kayserili Muhtedî ve Mevlevî Şâir Yaman Dede: Gregoryen Türk iken ihtida edip Abdulkadir Keçeoğlu adını alan Diyamandi’nin hayatı,sanatı hakkında bilgi ve şiirlerinden örnekler verilmekte .
     8- 14/63,Temmuz 1993;Yunus Emre Üstüne Notlar: Geniş izahatlı bir yazı
     TÜRK DİLİ İLE İLGİLİ YAZILAR
     9)10/117,Kasım 1989,s:17;ÖYS Türkçe Soruları: Sorulardaki uyduruk kelimeler, yanlış değerlendirmeler, Divan Şiiri hakkında haksız ve menfi değerlendirmeler v.s.
     10)11/121,Ocak 1988,s:8;İmlâ Meselesi: İmlânın önemi ve uygulanması lüzumu üzerine…
     YENİ VE ESKİ TÜRK EDEBİYATI VE EDEBÎ ŞAHSİYETLERLE İLGİLİ YAZILAR
     11)3/30-31,Haziran-Temmuz 181,s:21-23;Kayseri Yazarları:1981 yılı îtibariyle Kayserinin kalburüstü yazarları ve ürünleri hakkında bilgiler.
     12)9/98,Şubat 1986,s.3-5;Mehmet Kaplan’ın ardından: Mehmet Kaplan’ın şahsiyeti, hocalığı, hakkında yazılan ve söylenenler v.s…
     13)9/100,Aralık 1986,s:21-23;Necip Fâzıl ve Şâirlik: Örnekleri ile Necip Fâzıl’ın şâirlik kudreti anlatılıyor.
     14)10/115,Mart 1987,s:13-15;Şiir Görüşleri: Devirlerine göre şâir ve yazarların şiir hakkındaki görüşleri ve şiir tarifleri anlatılıyor.
     15)10/116,Nisan 1987,s:10;Âkif Haklı: Mehmet Âkif-Tevfik Fikret fikir ayrılığı konusunda Âkif’in haklılığına dâir…
     16)10/120,Aralık ı987,s:2;Türkolojide Yaprak Dökümü: Türkoloji ileri gelenlerinden vefat edenler hakkında bilgi veriliyor.
     17)11/127,Temmuz 1988,s:22; “Mehmet Kaplan İçin” :Türk Kültürü Araştırma Enstitüsü’nce 1986’da yayınlanan “Mehmet Kaplan İçin” adlı eserin muhteviyatı anlatılıyor.
     18)13/149,Mayıs 1990,s:1-3;Çanakkale’nin Romanı: Çanakkale üzerine yazılan roman eksikliğinin telâfîsi lüzumu, yazılanlar hakkında bilgi ve konu üzerine geniş malûmat…
     19)18/206,Şubat 1995,s:11-24;Necip Fâzıl’ın Şiiri Konusunda Yapılanlar ve Yapılması Gerekenler:Bu geniş yazıda şu ara başlıklar ve îzahları bulunuyor:Niçin N.Fâzıl’ın şiiri?,Necip Fâzıl’ın Şiiri,Sanatı,Aksiyonu;Türk Edebiyatı Dergisi Necip Fâzıl Anıt Sayısı,Mavera Dergisinin N:Fazıl’a Rahmet Özel Sayısı,Yönelişler Dergisi Necip Fâzıl Özel Sayısı,Kültür ve Sanat Dergisinin N.F.Kısakürek Özel Sayısı,N.Fâzıl’ın Şiiri (B.Oğuzbaşaran),Necip Fâzıl Kısakürek,Hayatı-Sanatı-Çilesi;Hakkındaki Yazılar-I (Osman Selim Kocahanoğlu),Suffe Kültür ve Sanat Yıllığı/1984 (Necip Fâzıl Armağanı), N.Fâzıl Kısakürek(Mustafa Miyasoğlu),N.Fâzıl Kısakürek (M:Orhan Okay),Bütün Yönleri İle N: Fâzıl Kısakürek’in Şiiri (Hasan Çebi),Çiledeki İnsan Necip Fâzıl (İhsan Kurt)ve Necip Fâzıl’ın Şiiri Konusunda Yapılması Gerekenler.
     20)18/207,Mart 1995,s:1-8;Millî Birlik ve Bütünlüğümüz Açısından Mehmet Âkif ve Çanakkale: Sekiz sayfalık bu uzun yazıda konu geniş şekilde işleniyor.
     21)21/241,Ocak 1998,s:33; Hayâlimdeki Edebiyat Dersi: Edebiyat Öğretmeni olan Yazar, edebiyat derslerinin nasıl uygulanması gerektiğini anlatıyor.
     22)21/243Mart1998,s:8-10;”Şiir Üzerine Düşünceler” ve Şiir Sanatı: Yazıda “Şiir Üzerine Düşünceler” ve “Şiir Sanatı” yazıları bir başlık altında veriliyor ve konular izah ediliyor. Şiir Sanatı başlıklı yazısında Faruk Nafiz Çamlıbel’in  “Şiir Sanatı” adlı şiiri  sunuluyor.
     23)21/248,Ağustos 1998,s:30-31;”Benim Antolojilerim Vardı”:Şiir antolojileri üzerine bir değerlendirme.
     24)23/269,s:15-16;Şiir Nasıl Yayınlanmalı: Usulüne uygun yayın bilgileri meşhur yazarlara atıflarla anlatılıyor.
     25)23/271,Temmuz 2000,s:21; Kötü Şâirin Vasıfları: Kimlerin kötü şâir sayılacağı anlatılıyor:
     26)23/273,Eylül 2000,s:5-7;Namık Kemal’in Şiirlerinde Osmanlı: Namık Kemal’in Osmanlı üzerine şiirlerinden örnekler veriliyor.
     27)28/327,Mart 2005,s:5-6;Bir Şiir Çınarı: Bekir Sıtkı Erdoğan: Şâirin hayatı, sanatı ve eserleri hakkında bilgi…
     ŞİİRLER
     28)24/288,Aralık 2001,s:23;Ey Şehr-i Ramazan.
     29)26/289,Ocak 2002,s:32; Kerkük Üzerine 19 Hoyrat.
    .30)26/307-8,Kasım 2005,s:64;Kayseri Çeşitlemesi.
     31-34)31/49,Mayıs 2008(Kayseri Özel Sayısı) ,s:49;Bekir Oguzbaşan’dan şiirler:a) Kayseri Güzellemeleri, b)Seyyid Burhaneddin,c)Ahî Evran ve ç)Nevzat Türkten.
     TARİH, SANAT TARİHİ VE COĞRAFYA İLE İLGİLİ YAZILAR
     35)5/49,Mart 1982,s:21;Kayseri’ye Sâhip Çıkmak: Bir ilim merkezi olan Kayseri’deki kültür faaliyetlerine şehrin aydınlarının ilgi göstermesi ve iştirak etmesi lüzumu üzerine.
     36)11/130, Ekim 1988,s:4;Erzincan:13 Haziran 1988 tarihinde Erzincan’da yapılan ve yazarın katıldığı Necip Fâzıl’ı Anma Günü’nden bahis ediliyor.
     37)22/257,ayıs1999,s:14-15;Şiirin Aynasında Van: Van Belediyesi yayını “Van Şiirlerinden Seçmeler” kitabının tanıtılması ve değerlendirilmesi.
     FİKRÎ, MİLLÎ, SANAT, EĞİTİM V.S.KONULU YAZILAR 
     38)3/29,Mayıs 1980,s:12;Kayseri Kültürü İçin: Geçmişten günümüze bir ilim merkezi olan Kayseri’nin kültürünün işlenmesi ve yeni nesillere aktarılması lüzumu üzerine bir yazı.
     39)3/34,Ekim 1980,s:9;İnsanın Mes’uliyeti: İnsanın topluma karşı sorumluluğu konu ediliyor. 
     40)13/147,Mart 1990,s:21-23;Şiirimizde Fetih Rûhu:Fetih rûhu taşıyan şiirler işleniyor.
     41)14/164,Ağustos 1991,s:5;Konumuz Eğitim: Doç.Dr. Necmettin Tozlu’nun eğitim ile ilgili iki makâlesi esas alınarak eğitim konusu işleniyor.
     42)21/241,Ocak 1998,s:33;Hayâlimdeki Edebiyat Dersi: Edebiyat öğretmeni olan yazar, edebiyat dersinin uygulanmasının nasıl olması gerektiğini işliyor.
     MİMAR SİNAN KONULU YAZILAR
     43)12/33,Ocak 1989,s:22-25;Türk Şiirinde Mimar Sinan: Makâle şiir örnekleri ile hazırlanmış.
     SOHBET YAZILARI
     44)14/167,Kasım 1991,s:13;Yrd. Doç. Dr. Hasan Boynukara İle İngiliz Dili ve Edebiyatı Üzerine Bir Konuşma: Yazıda İngilizce ve Türkçe üzerine geniş ve mukâyeseli bilgi bulunuyor.   
     45)22/258,Haziran 1999,s: 13-14:Süleyman Kocabaş İle Sohbet: Vatan Yayınları Sâhibi ve 2008 yılına kadar târihî konularda 43 kitap yayınlamış olan Süleyman Kocabaş ile 1999 yılına kadar yayınladığı eserleri hakkında bilgi ağırlıklı sohbet.
     46)22/260,s:8-9;Ağustos 1999;Yrd. Doç.Dr. Mustafa Sarıca İle Kültürel Değişim Üzerine Bir Konuşma: Yüzüncü Yıl Ü.Fen-Ed. Fakültesi Fransız Dili ve Edebiyatı Böl. Bşk. Mustafa Sarıca’nın hayatı, Türk kültürüne Fransız tesiri ve karşılıklı etkileşim konularında fikir alışverişi.
     47)24/278,Şubat 2001,s.7-8;Şâir ve Yazar Muhsin İlyas Subaşı ile “Kayseri’de Edebiyat Üzerine Sohbet”:Konu, sohbet içinde değerlendiriliyor.
     48)28/335,Kasım 2005,s:4-5;Ahmet Kaplan İle Necip Fâzıl Üzerine Bir Sohbet: Bir zamanlar Üstad’ın yakınında bulunup hizmette kusur etmemiş değerli yazarlarımızdan Ahmet Kaplan ile Necip Fâzıl üzerine yapılan sohbet metnidir.
     KONGRE, SEMİNER, HABER, SERGİ VB.İLE İLGİLİ YAZILAR
     49)6/61,Ocak 1961,s:26-28;Bir Armağanın Anatomisi: Makâlenin yazıldığı zamanda faaliyette bulunan Kayseri Sanatçılar Derneği’nin 1962 yılı îtibâriyle Roman, Şiir, Hikâye, Tenkid, İnceleme, Deneme, Folklor, Yayın, Çocuk Edebiyatı, Aruz ve Hizmet dallarında verdiği ödül toplantısından intibâlar, Derneğin önceki ödül törenleri ve armağan alanlar üzerine bilgi.
     50)11/123,Mart 1988,s:23;”Güzel Ölüm Mustafa Miyasoğlu’nun bu adı taşıyan romanının değerlendirilmesi.
     51)21/142Şubat 1998,s:18-19;Bir Sempozyumun Ardından: Van Üniversitesi ile Van Valiliğinin müştereken 4-6 Haziran 1997 günlerinde düzenledikleri “Sosyal Bilimler Kavşağında Güney ve Güneydoğu Sempozyumu”nun konuları, katılanları ile değerlendirilmesi.
     52)27/324,Aralık 2004,s:3-5;Uluslararası Hazar Şiir Akşamlarının Ardından: Yazar ile birlikte katıldığımız,22-24 Eylül 2004 târihleri arasında Elazığ’da düzenlenen şölenin programı, katılanlar, cereyanı, intibâlar, geniş bir şekilde değerlendirilerek anlatılmış. 
     KİTAP TANITIM YAZILARI
     53)8/88,Nisan 1985,s:18-19;Türkiye Kültür ve Sanat Yıllığı: Yazarlar Birliği’nin 1985 Kültür ve Sanat Yıllığı’nın münderecatı hakkında.
     54)11/131,Kasım 1988,s:17;”Akdeniz ve Cezayir’de Türk Halk Şâirleri”: Prof: Dr. Şükrü Elçin’in Türk Kültürü Araştırmaları Enstitüsü’nce neşredilen kitabının tanıtımı.
     55)17/202,Ekim 1994,s:19-25;Van Kütüğü Nasıl Meydana Geldi:1989 yılının Van’ını her yönü ile anlatan ve hazırlanmasına yazarın da iştirak ettiği, bir nevi ansiklopedi mâhiyetinde olan kitabın hikâyesi anlatılıyor.
     56)20/240,Aralık 1997,s:3;TDV İslâm Ansiklopedisi: Makâlenin yazıldığı târihte 14.cildi neşredilmiş bulunan ansiklopedinin önemi anlatılıp, eksikleri konusunda beklenen tenkitlerin yapılmadığı belirtiliyor.
     57)21/245,Mayıs 1998,s:22-23;Ötelerden Bir Ses Üzerine: Prof Dr. Mustafa İsen’in, Divan Edebiyatı ve Balkanlarda Türk Edebiyatı üzerine olan makâlelerini topladığı “Ötelerden Bir Ses” adlı kitabının değerlendirilmesi.
     DERGİ TANITIMI
     58)21/251,Kasım 1999,s:8-9;Van’da Yeni Bir Dergi: Seyir:
     59)22/263,Kasım 1999,s:15-16;Estetik ve Sanat Yolunda “Seyir”: Van’da neşredilen Seyir Dergisi hakkında bir değerlendirme.
     DİNÎ YAZILAR
     60)7/83,Aralık 1964,s:3-5;Seyranî’de Hz. Peygamber Sevgisi:Seyrâni’nin konuya uygun şiirlerinden örnekler.
     61)22/260, Aralık 1990,s:1-5;Ârif Nihat Asya’nın Şiirlerinde Hz. Peygamber Sevgisi: Konunun şiir örnekleri ile işlenmesi.
     62)14/161,Mayıs 1991.s:15-18;Muhsin İlyas Subaşı’nın Şiirlerinde Hz. Peygamber:
Konu, Subaşı’nın şiirlerinden örneklerle işleniyor.
           
Logged
Vedat
*
Çevrimdışı Çevrimdışı

Mesaj Sayısı: 301


« Yanıtla #4 : Haziran 06, 2008, 22:31:44 ÖS »

 
 DOSTUM BEKİR OĞUZBAŞARAN
Muammer YILMAZ
Fikirdaşım, dostum Bekir Oğuzbaşaran ayakta kalmanın zor olduğu, nicelerin boğulup yokları oynadığı Edebiyat Dünyasına erken yaşta adımını atmıştır.
   Fikir çilesinin serdarı, Şairler Sultanı Necip Fazıl Kısakürek’in rahle-i tedrisinden geçme şerefine de nail olan Oğuzbaşaran; nev’i şahsına münhasır özellikleri ile öğretmen ve öğreten olarak fikir dünyamıza açmış olduğu kapı ve penceresinden nesir yerine daha çok manzum portreleri, kendi tabiri ile rubailer(i) akmaktadır.
   Bekir Bey ile dostluğumuz onun TED Kolejine gelmesi ile daha da gümrahlaştı. Bu ilim ve irfan yuvasında öğretmen ve idareci olarak beraber çalıştık. Onunla Kayseri Sanatçılar Derneğinde ve Cuma oturmalarında beraberliğimiz, Edebiyat, Tarih ve Sanata olan aşkımızı daha da kamçılayıp derin bir sevdaya dönüştürdü.
   Altmış yılı aşan ömrünün yarısından fazlasını çok sevdiği Şairler Sultanına hareden ve tek başına “Necip Fazıl Enstitüsünün” materyalini elinde bulunduran Bekir Bey; ne yazık ki, çilenin tandırında pişen büyük üstadı hakkında (henüz) elle tutulur, gözle görülür bir inceleme(araştırma), çalışma ortaya koymamıştır. 
   İçinde bir ukde olarak durduğunu (kaldığını) söylemeden edemeyeceğim dostumun; yine de tek tesellisi, onun üstadı hakkında yazılanları toplayıp 1983 de Kayseri Kültür Sanat Yayınları arasında çıkardığı ( çıkan ) “Necip Fazıl’ın Şiiri” adını verdiği çalışmasıdır.
   Kalemi yüreği kadar yufka ve güçlü olduğunu bildiğim Bekir Bey; ne yazık ki bu marifet ve kabiliyetini çokça yazıya döküp, kitaplaştıramamıştır. Çalışmalarını dosya ve raflarda beklettiğini bildiğim Oğuzbaşaran’ın bu durumu hem ürkütücü, hem de düşündürücüdür.
   Kabiliyeti kalemi ile çelişen ve böyle bir durumdan kendisinin de memnun olmadığını tahmin ettiğim Bekir Bey zor bir vadiye adımını atmış, kendisini tamamiyle şiire vermiştir. Ötüken ve Laçıin yayınlarından çıkan Manzum Portreleri (Rubaileri) ile Edebiyat Dünyasına adeta merhaba demiştir.
   Oğuzbaşaran’ın kitaplaştırdığı şiirleri farklı bir özelliği arz etmektedir. Manzum Portrelerde şiir zevkinin yanında hakimane söyleyişler, zeka ve çeşitli bilgi ve ilginç hatıralar bulunmaktadır.
   Bütün bunlara rağmen kendisini daha çok bir münekkit olarak tanıdığım, Türk Edebiyatı Dergisi başta olmak üzere diğer dergi ve gazetelerde yazdığı yazılarını zevkle okuduğum Bekir Oğuzbaşaran’ın asıl sahasının nesir yazıları(inceleme, biyografi, tenkit) olduğunu ve bu sahada hüner göstermesini arzu ediyorum. O özellik ve güzelliklerini özlediğimi üstüne basa basa söylüyorum.
   Adı gibi içeriği de güzel Berceste’nin bu özel sayısında Değerli Dostum Bekir Oğuzbaşaran Bey için kırık ve dökük de olsa birkaç satır karaladığım için mutluyum. Kendisine ve ailesine nice yıllar(ömürler), saadet ve mutluluklar diliyorum.   





Rubaiyyat-ı Oğuz
Yrd. Doç. Dr. A. Vehbi ECER
Erciyes Ü. Emekli Öğr. Üyesi

Rubaiyyat-ı Oğuz, Erciyes Üniversitesi Fen Edebiyat Fakültesi öğretim görevlilerinden Bekir Oğuzbaşaran’ın Ötüken yayınları arasında çıkan son şiir kitabıdır. Bekir Oğuzbaşaran 1946’da Kayseri’de doğmuş, 1965 yılında liseyi, 1975 yılında İstanbul Üniversitesi Türk Dili ve Edebiyatı Bölümünü bitirmiş, liselerde öğretmenlik yapmış, 1988 yılında Van Yüzüncü Yıl Üniversitesi’nde öğretim görevliliği sırasında yüksek lisansını tamamlamış. Halen Erciyes Üniversitesi’nde çalışmakta olan Oğuzbaşaran birçok yayın organlarında inceleme-araştırma ve eleştiri yazmıştır. Necip Fazıl’ın Şiiri başlıklı yayınlanmış bir inceleme eseri (1983’te) Kültür ve Edebiyatımızdan Manzum Portreler adlı (2OO7’de) bir şiir kitabı var (Bkz. İ. Işık, Türkiye Edebiyatçılar ve Kültür Adamları Ansiklopedisi, VII, 2668). Son olarak şairin Rubaiyyat-ı Oğuz adlı (2OO7) eseri yayınlandı.
Rubaî, Divan Edebiyatında dört mısradan oluşan ve belirli aruz kalıpları ile yazılan şiirlerin adıdır. Türk Dil Kurumu’nun dördül diye Türkçeleştirdiği ve genellikle birinci, ikinci ve dördüncü mısraları kafiyeli (uyaklı) dörtlüklerdir. Dört mısranın da kafiyeli olanları (musara’ rubaî) vardır. Edebiyat tarihçileri rubaî türünü İran şairlerinin bulduğunu Türkler’de ise buna karşılık tuyuğ şeklinin varlığını anlatırlar. Selçuklular döneminde rubaî türünün en belirgin siması olarak M. Fuad Köprülü “Maddeye düşkünlükten doğan karamsar ve zevkperest telakkileri rubaî tarzında ve harikulâde bir kudretle yazan” diye nitelendirdiği Ömer Hayyam’ı gösterir. Rubaî türü ile yazılmış şiirlerin, rubaî şeklini kullanan şairlerin tarihini edebiyatçılarımıza bırakarak Rubaiyyat-ı Oğuz üzerinde durmak istiyorum.
Günümüz şairleri divan edebiyatının aruz vezni ile bir formu olan rubaî alanında bir çığır açmışlardır. Heceyi kullanarak dört mısraya ve kafiyelere bağlı kalarak güzel eserler vermişlerdir. Rubaîler dört mısrada büyük fikirlerin sıkıştırıldığı özlü şiirlerdir. Oğuzbaşaran Kültür ve Edebiyatımızda Manzum Portreler adlı şiir kitabında rubaî türünü ustalıkla kullanarak kişilerin özelliklerini öz olarak anlatmayı becermiştir. Aynı mahareti Rubaiyyat-ı Oğuz’da göstermiş, dinî, tasavvufî, felsefî görüşleri emelleri, his ve duyguları dört mısraya sığdırmıştır. 1O8 sayfayı bulan eserde 99 rubaî yer almaktadır. Şair toplumdan şikâyetini, insanlığın bozuluşunu şöyle anlatır:
“İnsan denen varlığın şurasında bir şey var / Bu terazi bozulmuş, darasında bir şey var / Hak hukuk tanımayan insanlarla çevrildik / Süveydâ (kalbteki gizli günah) dedikleri karasında bir şey var.”
Dostlukların, arkadaşlığın sonradan bozulduğu, başka dünyaların insanı olarak nesillerin değiştiği ise şöyle anlatılır:
“Aynı kaptan yedik, ekmeği böldük / Hepimiz cevheri beraber bulduk / Araya seneler, seneler girdi / Başka dünyaların insanı olduk.”
Yüce Tanrı’yı iki ayrı rubaisinde şair yaratıcılık sıfatından hareketle şöyle hatırlatır:
“Kış boyu bitkiler uyuyup gider / Baharla canlanıp büyüyüp gider / Nerden buluyorsa bunca boyayı / Allah’ım doğayı boyayıp gider.”
“O, dilerse dikeni gül-i rânâya çevirir / Nice çirkini dilber-i müstesnâya çevirir / Ol! demesi yeterli, ezel-ebed arasında / Mezbelelikleri cennet-i âlâya çevirir.”
Bu güzel eseri bizlere sunan şair, eğitimci, yazar Bekir Oğuzbaşaran Bey’i tebrik eder, insanları sevgiye, ümide çağıran ve bağlayan bir rubaî ile yazımı sonlandırıyorum:
“İnsandaki ümidi yok etmek güzel değil
Duyguların lisanı sadece sözel değil
(Sevelim sevilelim) demiş Yunus Emre’miz
Bu dünya hepimizin, kimseye özel değil…”
 
Yüzü Hep Gülen Bir Dost / Nazım ERİNMEZ

Bekir Oğuzbaşaran’ı hep gülen bir dost olarak tanırım, Lise yıllarımdan başlayan bir dostluğumuz vardır. Ben Kayseri Lisesi’nin gündüz bölümünde, O ise; Akşam Lisesinde okur ve Anatamir fabrikasında çakışırdı. Ta o yıllarda sanat, edebiyat ve fikirle ilgili ne varsa alır okur ve etrafına da anlatırdı. Merak ve ilgi alanı sanat ve edebiyattı. Arkadaşı ve dostu şair ve yazar Mustafa Miyasoğlu’yla birlikte olurlardı sürekli olarak. Hefcı işte ve nemde dışında.  O yıllarda gidip geldiğimiz sanat ve kültür derneklerinde tanıştık ve dostluğumuz hep sürdü. Yaşça ben ve benim grubumdan bir kaç yaş büyüktü, bu ona bizim tarafımızdan ayrıca bir saygılı olmayı da sağlıyordu. Pazar günleri bile buluşur sanat, edebiyat ve dünya ve Türkiye konuşulurdu. Onun yaşıtlarıyla birlikte bazı akşamlar ev oturmaları yapılır ve bazen de bağlara gidilirdi. Bizlere de gelmemiz söylendiğinde çok mutlu olurduk.
   Henüz daha "ağabeylerimiz Bey", arkadaşlarımız Sayın vekil ve beyefendi" değillerdi. Bir dernek ortamında akşamı sabah, sabahı hep akşam eder ve fakat söylenecek sözler hiç ama hiç bitmeden ayrılırdık. Bekir Oğuzbaşaran akşamüzerleri işten çıkıp elinde katlanmış bir gazete ve birkaç kitapla çıkagelirdi. Çoğu zaman yanında mesai arkadaşları Mustafa Miyasoğlu ve Halil Şervanlı arkadaşımızla...
Bizden birkaç yaş büyük olması hasebiyle biz lisede iken o İstanbul Üniversitesi Hukuk Fakültesi’ne tahsile gitmişti. O zamanlar sürekli mektuplaşmıştık. Mektuplar sıcacıktı, dostça idi. Şimdiki telefonun soğukluğu yoktu. Emek işiydi, zaman alırdı ve her şeye değerdi. Feragatti, sıcaklıktı, hasretti.
Ben Bekir Oğuzbaşaran ağabeyin sanatı, üslubu ve eserlerini değil bende ağır basan insani ilişkilerini yazmak istiyorum. Diğerlerini yazar ve şairi dostları yazacaklardır zaten. Kayseri’de doğup büyümüş olmasına rağmen parayı hiç bilmezdi. O günkü işçi ücretini kitaplara değil de bilenlerin yaptığı gibi toprağa,  taşa verseydi bugün zengindi. Tabii madde olarak. Ama şimdi çok daha zengin nemde ölçülemez. Sanıyorum Yüksek Tahsilinin bir yılını İstanbul üniversitesi!•Hukuk fakültesinde geçirdi. Kayseri’ye yaz dönüşünde elinde Profesör Hüseyin Nail Kübalı’nın Esas Teşkilat Hukukunu görmüştüm. Daha dün gibi yolun başıydı, bugün aradan 36 sene geçmiş... Ama Oğuzbaşaran’ın gönlü Edebiyatta ve sananttâ idi. Yapamadı yol yakınken tekrar sınava girip İstanbul üniversitesi Edebiyat Fakültesine geçmişti ve tamda yeri burası idi. Kaldı ki kadim dost ve arkadaşı gönüldaşı Mustafa Miyasoğlu orada idi ve kendisini birazda oraya çeken saik bu idi bence. Sağolşunlar bu iki ve çok değerli arkadaş-ağabeylerimiz bizler İstanbul’a varınca çok büyük yardımcı oldular.
Başından geçenler bilirler büyük şehirlere varınca insanın arayacağı eşe ve dosta ne kadar ihtiyacı, vardır?
Belli bir fikrin etrafında toplanmış olan. Bizler bu iki değerli arkadaşların büyük destek ve yardımlarını gördük." Ben bugün bile unutamam. Kayseri Öğrenci yurduna birlikte gittik, okula beraber" gidip kayıt olduk. Onlar yine yanımızda ve yardımımızda idiler. Yine hiç unutamam Fakülteye kaydımız yapılınca topluca Çemberlitaş’taki ipek veya şafak sinemasında bir film izlemiştik.
Kendileri bizden ileri sınıfta ve İstanbul’da kıdem almış durumda olduk¬larından yanımızda ve önümüzde olarak "Şebeke" kullanılarak bilet alınmıştı. Bu şebeke işi çok hoşumuza gitmişti.Sinemadan çıkıp 6 devrin çok ünlü mekanı;, olan "Marmara Kıraathanesi ve yanındaki Küllük1 ü bize göstermişlerdi. O devrin çok ünlü, isimli, isimsiz yazarı, çizeri düşünürünün gelip gittiği yer¬lerdi buralar. Büyük keyif almıştım. Kitapla Kayseri»de lise yıllarında artık! İyice tanışmıştık. Onların sayesinde İstanbul’da artık çok daha ilerde ve uygun bir ortamdaydık. Kitapları yazanları da bizzat görüp tanımak mümkün olmuştu.
Bekir Oğuzbaşaran bir ara hatırlayamadığım bir yayınevinin hacimli bir.; romanının tashihini yapıyordu.Bende kendisine yardımcı olmuş,bu tashih işinden belli bir ücret almıştık.Artık bu esnada Bekir Oğuzbaşaran’la birlikte mühendis ve Doktor olmaya çalışan iki arkadaşla birlikte dört kişi Çapada Başvekil caddesinde Gül Apartmanının zemin katında güzel bir dairede kalmaktaydık. Şair ve yazar müşterek arkadaş ve dostumuz Mustafa Miyasoğlu’da Fatihteki Vakıf¬lar yurdundan ayrılmış oda yine Fatihte sanıyorum eve çıkmıştı. Daha önce her iki dostta Vakıflar yurdunda kalırlardı. Birlikte sinema ve tiyatroya gidip dönmeye gecikince onların yurdunda misafir kalırdık. Miyasoğlu sağolsun her seferinde ne eder eyler bizlere yer bulmayı başarırdı.
Bekir Oğuzbaşaran’la birlikte misafirliğe gittiğimiz Mustafa Miyasoğlu dostumuzun bizlere her gidişimizde yapıp ikram ettiği Menemen ve çaylarının tadını unutamazdık. Her gidişimizde Miyasoğlu’nun yorup vaktini almamak için bazı gidişlerde bizde hazır yiyecek götürürdük ve tiyatroya geç kalmadan yetişmeyi sağlardık. Sağolsun Miyasoğlu dostumuzun evine yakınlığından do¬layı yemekten hemen sonrada belediye şehir tiyatrosuna giderdik, Böylece o sezondaki tümüne yakın eserleri izlediğimizi sanıyorum.
Yine bir gün üçümüz sözleştik, kentlerin oynadıkları Vişne Bahçesi adlı oyunu görmek için Taksim’de buluşacaktık. Sonradan bir değişiklik ol¬du Çemberlitaş1taki Cennet Muhallebicisinde o zaman çok revaçta olan tavuklu Pilav ve yoğurt yenildikten sonra Tiyatroya gidelim denildi ve kabul edildi. Burada yemek yenilip otobüsle Taksime inilince, gazete satıcılarının etrafa koşuştuklarını, 2. baskı 2. baskı diye bağırışlarına tanık olduk. Sanıyorum Taksim’in köşesindeki büfeden Miyasoğlu sigara alırken, büfecinin küçük transistorlu radyosu 13.OO bülteni veriyordu: "Türk Silahlı Kuvvetleri bugün hükümete bir muhtıra vermişlerdir". Tarih 12 Mart 1971’di.
Türkiye’de çok şeyi değiştiren ve üzerinde çok şeyler söylenen 12 Mart Muhtırasını Taksim’de duymuş olduk.
Hiç kimseyi kırmayan, üzmeyen, gönlü gani değerli dostum Bekir Oğuzbaşaran’a nice uzun ve sağlıklı mutlu sanat yılları diliyor, yeni eserlerini bekliyorum.
 
      
 
                     BEKİR OĞUZBAŞARAN ve DİL
Ümit Zeynep Kayabaş

Dil;  insanların birbiriyle iletişim kurmasını sağlayan,  insanlarının birbirini anlamasında büyük rol oynayan, uzlaştıran bir araçtır. İnsan türü yüzyıllar boyu dil sayesinde aynı saflarda olmayı başarabilmiş, kendi dil ağını kurarak sanatın, bilimin her sahasında doyurucu olmak için mücadeleler vermiştir. Dil  bir millet için oldukça  önemli bir olgudur. Peyami safa nın dediği gibi “ Dilini kaybeden bir millet, her şeyini kaybetmiş demektir.”  Dilini daim koruyan, kazanan ve bunu ödev haline getirmeyi hedeflemiş bir millet olmalıyız ki  bu sahada edebiyatçıya düşen pay büyüktür. 
   Bir milletinin temel taşıdır dil. Bir milleti anlamak dilinden geçer. “Dilimin sınırları, dünyamın sınırlarıdır” diyor   Ludwig Wittgenstein. Katılmamak mümkün mü bu söze?   Gönül insanı olan şairimiz Oğuzbaşaran ın şiirlerine sade bir dil hâkim olmasına rağmen dikkat edildiğinde edilgen bir dilin zaman zaman anaforu göze çarpmakta “ Dili dantel gibi lif lif işleyen şair / Ruhu en mahrem yerinden dişleyen şair” derken Oğuzbaşaran şair ve dile kurduğu köprüyü işaret ediyor.
   Dil diyalektiği şairimizde normatif konuşma dilinin kurallarıyla bütünleşerek,  halkın tarihsel kültürel medeniyetine beşik olmuştur.  Kişinin kullandığı sözler insan ruhunun aynasıdır. İnsan kişiliğini analiz eden de dildir. Karakter dil sayesinde kendini gösterir. Saf, arı,  anlaşılır dil kimyasını çözümleyen kendini (duygu- düşünce)  halkın seviyesine  indirgemeye özen göstermiş olan Oğuzbaşaran’ ın ”  Dosdoğru söylemeli: Hayat acemisiyim / Pusulası bozulmuş yalnızlık gemisiyim / Sözün büyüsüyle mest, fildişi kulesinde / En güzel şiirlerin çılgın haramisiyim” bu dizeleri,  dile olan hassasiyetini ve hakimiyetini göstermektedir. Diline sahip çıkmayı başarabilen bir şairdir Oğuzbaşaran.
 “Bir kalem istiyorum : İçimdekileri olduğu gibi yazan.
Bir eş istiyorum : Elmanın öteki yarısı olan.
Bir rüzgâr istiyorum : Rûhumu “ O Belde “ye savuran.
Bir zaman istiyorum : Sonsuza kadar durmayan.
Bir göz istiyorum : Eşyanın hakikâtini algılayan.
Bir dil istiyorum : Duâdan başka söz bulamayan.
Bir uyku istiyorum : Cennet bahçelerine açılan.
Bir gece istiyorum : Nurlarla aydınlanan.
Bir ses istiyorum : Huzur ve ferahlık duygusu dağıtan.” 
Yukarıdaki dizelerinde geleneksel kimliğiyle ön plana çıkan şairimiz davasına gönül vermeyi borç bilmiş ve bunu okura sunmaktan haz almıştır. Ruhunda çağlayan olup taşan bu ödev  bir iç disiplinle şiirlerine  yansımıştır. Oğuzbaşaran ı anlamak için onun şiir evrenini ziyaret şarttır onu okudukça arada oluşturduğumuz dil geleneksel şiir izleğimiz olacaktır. 
Şiirin mimari yapısını bulmak için dili iyi tanımak ve özümsemek gerek. Her şair arı peteği gibi dili iyi dokumalı ki bu özgün dil  sayesinde sesi yükselsin. Paul Valéry’in bir konferansında söylediği şu sözler oldukça dikkat çekicidir.”Bu noktada, modern çağda şairin görevinin ne derece incelik istediğini ve bu görevinde şairin ne kadar güçlükle (şükür ki her zaman bunun bilincinde değildir) karşılaştığını iyice anlaşılır kılmak ve belleklere yerleştirmek zorundayım. Dil herkesin kullanımına açık, ortak bir öğedir; bu yüzden zorunlu olarak kaba bir vasıtadır, çünkü herkes onu kendi gereksinimlerine göre kullanır, yönlendirir ve kendi kişiliğine uygun olarak değiştirir. Bize ne kadar yakın olursa olsun, düşünme olayı söz biçimine dönüşerek ruhumuzu ne denli yansıtırsa yansıtsın, dil yine de sayılamalı bir kökene dayanır ve salt genel kullanıma dönük bir özellik taşır. Oysa şair bu yaygın kullanıma dayanan vasıtadan özüne herkesin ulaşamayacağı bir yapıt yaratma yollarını bulup çıkarmayı kendisine sorun edinmelidir. Sizlere daha önce de söylediğim gibi şair için söz konusu olan, herkesin uyguladığı düzen ile hiçbir bağıntısı bulunmayan bir dünya, ya da bir nesneler düzeni, bir ilişkiler dizgesi yaratmaktır.”  Düzeni oluşturmayı kendine dert edinen şairimizin Şu dizeriyle bitirelim sözümüzü. “Bilmiyorum nerde, nasıl  / Omuzuma bir gül düştü / Bir ağaçtan usul usul / Omuzuma bir gül düştü “




 
BEKİR OĞUZBAŞARAN’IN “KÜLTÜR VE EDEBİYATIMIZDAN
MANZUM PORTRELER” KİTABI ÜZERİNE


Veysel Karani TUR
       Muhterem büyüğüm ve hocam Bekir Oğuzbaşaran Berceste Dergisi’nde yayımladığı “manzum portreleri”ni kitaplaştırdı. Esasında bu portreler; edebiyat, kültür, fikir, ilim ve gönül ehli şahsiyetlerin kimisinde eserlerinden veya sözlerinden, kimisinde yaptıklarından, kimisinde karakter veya tarz özelliklerinden yola çıkarak ortaya konulmuş tek dörtlükten ibaret birer şiir. Fakat bu portrelerin şiir olmanın dışında ele alınan şahsiyetlerin dünyasına kapı aralama gibi bir hususiyeti de var. Bu yönüyle “Kültür ve Edebiyatımızdan Manzum Portreler” kitabı edebiyat ve kültür dünyamızla ve birikimimizle ilgilenen insanların; bilhassa benim gibi gençlerin elinin altında bulunması gereken zarifçe ve ârifçe bir eser.
      Kitapta bulunan portreler içerdiği orijinal ifade ve tamlamalardan dolayı kolaylıkla hafızaya yerleşebiliyor. Mehmet Niyazi için kullanılmış olan “millî düşünce eri” Mustafa Miyasoğlu için “altmış yıllık bir roman” gibi tamlamalar ve Mustafa Kutlu portresinde yer alan “Onu uzaktan gören bir yeniçeri sanır” mısra’ı bu dikkat çekici ifadelerden sadece bir kaçı. Ayrıca Peyâmi Safa portresinde Bekir Bey’in Necip Fazıl’dan alıntıladığı Peyâmi Safa için söylenmiş, “Çekirge gövdesinde at kafası taşıyan” sözünü “Her tıp kitabındaki hastalığı yaşıyan” mısrasıyla aynı güçlü mizah ve vecizlikle devam ettirmesi de kayda değer.
     Geleneğimizde manzum söyleme temayülünün oldukça fazla olduğunu bilmekteyiz. Atasözlerimizdeki hece ölçüsü ve kafiye bunun açık göstergesi (At ölür meydan kalır/Yiğit ölür şan kalır..). Bekir Bey manzum portreleriyle bu mirasa göz kırparak bize kendi kıymetlerimizin kendimizce birer portresini çiziyor.Bu portreler çizilirken biyografik bilgi şiir diliyle ve icmâlen veriliyor. Tarık Buğra portresine bakalım:
                           Dama attı “Yaban”ı, “Küçük Ağa”
                           Bir sanatkârdı tepeden tırnağa
                           Öykü, oyun, fıkra, romanlar yazdı
                           Kendi türküsünü söyledi çağa…
      Bazı portrelerde bir tanıtma ve sahneye davet etme edası var. Bazılarında ise ele alınan şahsiyetin Bekir Beyin hissiyatı ve düşüncesi üzerindeki etkisi dile getiriliyor. Yunus Emre için yazılmış ikinci portre bunun güzel örneklerinden biri:
                           Yûnus’u okudukça siyim siyim ağlardım
                           Dervişlik mühürüyle yüreğimi dağlardım
                           Rûhumu ötelere götüren sözleriyle
                           Dünya ile ukbayı birbirine bağlardım…
Tabi ne kadar portre desek de yorum ön planda. Yer yer indî ve karikatürize noktalar da ağır basıyor. Fakat gayet tabi bu durum doğal ve meydana çıkarılan şeyin ardında bir iddianın olduğunu gösteriyor. Kitaptaki bazı dörtlüklerde ise bir yorumun yeniden yorumlanması söz konusu. Özellikle ulu zatların meşhur sözlerini mayalama şeklinde karşımıza çıkan dörtlükler o sözlerdeki sesi yakalayarak yazılmış. “Mevlana Diyor Ki” isimli dörtlüğe bakalım:
                   Yaratılmışları hoş gör, sevgi ve merhametle dol!
                   İyiliktir, güzelliktir, doğruluktur tek çıkar yol
                   Riyâkarlık yakışır mı sıfatı insan olana?
                   “Ya olduğun gibi görün, ya göründüğün gibi ol!”
          Sonlarına doğru edebiyat dergilerine ayrılmış bir bölüm de bulunan Kültür ve Edebiyatımızdan Manzum Portreler kitabı edinilmesi ve kütüphanelerimizde yer(ini) alması gereken bir eser.
 
Berceste’den Bir Mensur Portre
Vedat Ali TOK
Bir dershane için kitap ve test soruları hazırladığım bir zamanda ‘paragrafta anlam’ sorusu hazırlamak üzere okuduğum kitapta, yakın dönem edebiyatçılarının tartışmaları ilgimi çekmiş, hazırlayacağım kitabı; soruyu bir tarafa bırakmış kendimi tartışmalara kaptırmıştım. Çoğu zaman da böyle olurdu zaten. Bir soru çıkar mı ümidiyle elime aldığım kitabı bitirmeden bırakamaz, bir soru dahi hazırlayamamış olmaktan da muztarib, kitabı bıraktığım olurdu. Böyle bir zamanda kitabı okuduktan sonra günümüz edebiyatçılarının, gerçekte edebiyata ne kadar duyarsız kaldıklarını düşünmüştüm. Belki karamsar bir duygu olacak, duyduğum, ama gerçek olduğunu daha sonra bizzat göreceğim bir hükme de varmıştım o zaman, o da kendi yazılarından başka yazı, kitap okumayan yazarların varlığı... Kendi yazdıklarının ne kadar önemli olduğunu öğrenmek için de sun’î yollarla kitapları, yazıları ile ilgili dostlarından yazı isteyen muhteşem yazarlar…
İşte böyle düşünceler içindeyken bir matbaa sahibi, İbrahim Abi, telefon ediyor bana ve diyor ki “Bir dergi çıkarmayı düşünüyorum, seni de bu dergide görmek isterim. Ne dersin dostum?” Hay Allah, biraz önce düşündüğüm bir şeydi bu. Tabii ki, memnun olacağımı söyledim kendisine. Nerede, ne zaman bir araya geleceğimizi ve bu dergiyi kimlerle çıkaracağımızı sordum. Yarın, dedi. Ben, sen, Hüseyin, Mustafa, Fehmi, İsmail Beyler… Bu isimleri pek tanımıyorum, ama olsun, tanışırız.
Ertesi gün Hüseyin Türkmen’in bürosunda toplantı başladı. Aylık bir dergi olacak, Siyasî yazı yazılmayacak, edebiyat, sanat, kültür dergisi olacak. Yazılar seçilip yayınlanacak. Kendi yazılarımızı diğer arkadaşlar kontrol edecek uygun bulunursa yayınlanacak. İsimler kapatılacak. Bu, güzel bir uygulama. Peki, bir başkanımız, yani yayın yönetmenimiz olacak mı? Hayır. Hepimiz her şeyde ortak karar vereceğiz. İlk sayı ne zaman? Önümüzdeki ay. Paramız var mı? Yok, tabii ki… Ama kazanırız inşallah. Matbaada şimdilik ince, uzun kesilmiş epeyce kâğıdımız var. Bunları kullanırız. Göç gide gide düzelir elbet. Büro? Hüseyin Türkmen’in bürosundaki bu odayı kullanacağız. Geçici bir süre.
Hikâyeci Ümit Fehmi Sorgunlu, emekli memur. Acılar Nerede Başlar isimli bir hikâye kitabının yazarı olduğunu daha önceden biliyorum. SSK’da çalışmış. Daktilosu iyi imiş. Yazıları o yazacak. Tashih işi bana kalıyor. Ümit Abi, benim geçen yıl dersine girdiğim öğrencimin de velisi. Veli toplantısında ayaküstü tanışıklığımız var. Hüseyin Türkmen, adını çok duyduğum, fakat yakından tanımadığım bir insan. Matbaa sahibi İbrahim Şahin ile ikinci kitabımı matbaasında bastırırken tanışmıştık. Mustafa İbakorkmaz, heyecanlı bir tip… Çok okuduğu her halinden belli. Edebiyatı ciddiye alıyor. İsmail Doğu, yeni dostlar kazanmanın sevincini yaşadığını her fırsatta dile getiriyor.
İlk sayıda elimizde olan malzemelerden birini verdik ve değerlendirdik. İlk sayı hazır. Derginin matbaadan çıkışını heyecanla bekledik. Artık bir dergimiz olmuştu. O günden  ve birkaç aylık bir inkıtadan sonra, gündüzlerimi olduğu kadar, gecelerimi, rüyalarımı dahi işgal edecek Berceste’nin tanıtımı ve yükselmesi için mücadele dolu günler başlıyordu. Fakat daha ikinci sayıdan itibaren benim, zamanın Millî Eğitim Bakanının edebiyat tarihini, klâsik edebiyatımızı hiçe sayan beyanına karşı yazdığım bir yazı, yayın kurulumuza takılıyordu. Siyasî bir yazıdır gerekçesiyle başka bir yazı istenince merhaba yahut elveda başlığı ile ciddi bir yazı yazıyorum. Bu yazı ve muhtevası İbrahim Şahin tarafından reddediliyor. Benim hiddetli ve heyecanlı duruşuma karşı İbrahim Abi gayet sâkin ve mutedil davranıyor. İbrahim Abi’nin yatıştırıcı, belki de kandırıcı bir konuşmasından sonra merhaba yahut elveda diyemiyorum. Söz konusu yazımın kim tarafından engellendiği hâlâ meçhul; çünkü kime sorsam, ben değildim, cevabını almıştım. O aydan sonra derginin çıkarılmasında yönetmenlik işi sıraya konuluyor ve sanıyorum sıra bana 4. sayıda geliyordu.
Berceste’nin dördüncü sayısını çıkardıktan sonra da içimde bir türlü yok edemediğim soğukluk devam etti. Birkaç ay dergiden uzak kalmayı tercih ettim. Daha sonra yeniden çağrıldım. Kimin çağırdığını tam hatırlayamıyorum, anlaşılan yazı sıkıntısı çekiliyordu. Mücadele tekrar başladı. Okul çıkışı hemen dergiye gidiyor, Ümit Abi’nin yazdıklarını kontrol ve tashih ediyordum... Dergiye yeniden müdahil olmamla o zamana kadar uzaktan ismini duyduğum Kayseri’deki şair ve yazarları yakından tanımaya başladım. Günümüzün çoğu Ümit Abi ile derginin bürosunda geçiyordu.
Günlerden bir gün Bekir Oğuzbaşaran’ı tanıma fırsatı buldum. Başkalarından öğrendiğime göre Bekir Bey, çok okuyan ve okuduğu kitaplarda da hemen yanlışlar bulup bunu teşhir eden biriydi. Kendisi, Necip Fazıl’ın rahle-i tedrisinden geçmiş, yani üstadın talebelerinden biri… Benim dergiden uzak kaldığım bir zaman yakın dostu Muhsin İlyas Subaşı ile dergiye gelmiş, dergiye katkı sağlayacaklarını bildirmiş, yani derginin A takımına girmiş bir yazar şair. Dergiden uzak kaldığım, fakat takip ettiğim bir dönemde yayınlanan şiiri çok kötüydü. Doğrusu ondan bunu beklemezdim. Yazıları başkaydı ama. Derin bir kültürün, engin bir irfanın timsaliydi Bekir Oğuzbaşaran.
Bekir Bey’le vicahen tanışıklıktan sonra, onun bir ayaklı kütüphane olduğunu, her konuda az ya da çok; ama mutlaka bir malumat sahibi olduğuna şahit oldum. Bilmediği konuda bile kaynak gösterecek bir tecrübeye sahip. Yani Oğuzbaşaran, diyaframı geniş, hâfıza kartı hiç eskimemiş mükemmel bir fotoğraf makinesiydi. Nüktedan, neşeli, etrafına huzur veren bir güzel insan Oğuzbaşaran. Bilgi bazında olmasa bile ortak yanlarımız çoktu. Aynı espriye dakikalarca gülüşüyor, kontrol ettiğimiz yazı ve şiirlerdeki temel yanlışlıklara aynı anda işaret edebiliyorduk. Onu tanımamdan kısa bir süre sonra kendisiyle ilgili bilmediğim birçok şeyi de öğrendim. Meselâ arkadaşlarından bazıları onun bir yazar olduğunu, dolayısıyla şiirle uğraşmasının, şiir yayınlamasının yanlış olduğunu söylüyorlardı ki bu vahim durum hâlen devam etmektedir; o da Elâlem başlıklı bir şiir yazıyor ve diyodu ki:
Şiir yazdım, “Sen iyi bir yazarsın.” Dediler
“Oldukça güzel cümleler dizersin.” Dediler
 Ağza bakıp düz yazıya geçtim, bu defâ:
“Ey şâir, bu vâdîde ne gezersin?” dediler
 Böylece Oğuzbaşaran şiirde kararlı olduğunu ve elâlemi pek de takmadığını dost düşman herkese ilân ediyordu. Sonra unuturum diye buraya bir konuyu ekleyip akabinde maceraya devam edelim: Aslında Bekir Hoca, bana göre nesir ya da şiir, hangi dal olursa olsun, üstünde durduğu alanda başarılı olabilecek bir insan. İnsanları kendi tercihlerine bırakmak doğru değil mi? Hele bir sanat dalında, sen bunu yazma, şunu yaz şeklinde dayatmalar; sen yazarsın şiir yazamazsın demek çok yanlış. Beğenirsiniz ya da beğenmezsiniz, ama hele de belirli bir yaşa gelmiş insanı yönlendirmeye çalışmak ne kadar doğru olur?
Neyse biz konumuza dönelim; yazdığı şiirleri bana göstermeye başladı Bekir Bey. Uzun şiirler yazıyor hece ölçüsü ile ve ben de beğenmiyorum bunların çoğunu. Nesini, diye soruyor o da. Ben de şurasını, burasını dedikçe mantıklı ve makul bir şekilde düzeltiyor. Sonra baktım bir iki dörtlük yazmış. Dörtlüklerinde daha başarılı olduğunu söylemem üzerine bu defe günde beş altı dörtlük yazıyor ve bunları da bana mutlaka gösteriyor. Üzerinde mütalaalar yapıyoruz, gerekli yerleri düzeltiyoruz. Hakikaten hikmetli dörtlükleri var. Kendisi buna rubai diyor. Hâlbuki rubai değil. Fakat modern rubai diyor. Evet, modern rubai… Adı her ne olursa olsun güzel dörtlükler. Güzel, sevimli, hikmetli, rahat, zorlamasız…
Bekir Oğuzbaşaran’ı dörtlük yazması için teşvik edenlerden biri de ben olduğum için onun yazdığı dörtlüklerde gösterdiği başarı da zaaf da benimmiş gibi gelmeye başladı. Ve doğrusu özellikle son zamanlarda bu teşvikten o kadar da memnunum ki… Şu, sayılarla ilgili yazdığı şiirler ne kadar güzel, ne kadar manalı, ne kadar sanatlı… Şehrimizde şiir üstüne ahkâm kesenler ve hatta Bekir Oğuzbaşaran’ı şair saymayanlar gelin bir de siz yazın şöyle böyle bir şiir.
Manzum Portreleri yazarken de zaman zaman abartılar ve hele kendini tekrarlayan mısralar görüyor ve bu fikrimi ona söylüyordum. Onun, fikrime itibar ediyor olması, benim tenkitlerimde objektif olmamı sağlıyordu. Güzel olmuş, deyip kestirip atmak bana göre bir şey değildi zaten. Fakat günde 5-6 manzum portre yazması aramızda espri konusu olmuştu. Bir gün ben de ona yazdım, hem de 15-2O dakika belki de yarım saat içinde. Sadece kendisiyle paylaştığım bu şiirimi, artık ifşa etmenin zamanı geldi. Şimdi biz de diyelim, nitekim şiir:
Bekir Oğuzbaşaran’a Medhiye

 
Her konuda fikri vardır
Sabah akşam zikri vardır
Mazmunlardan bikri vardır
Bizim Bekr Oğuzbaşaran

Kafası kızmazsa eğer
Sevdiğine verir değer
Muhsin İlyas’ı pek sever
Bizim Bekr Oğuzbaşaran

Yükseklerde gözü yoktur
Para pula karnı toktur
Bu yüzden seveni çoktur
Bizim Bekr Oğuzbaşaran

Günde on rubai yazar
Bazan yazar bazan bozar
“Çıktı” vermeyene kızar
Bizim Bekr Oğuzbaşaran

Şu Kayseri’de o tektir
İpekten daha ipektir
Bakarsın çiftesi pektir
Bizim Bekr Oğuzbaşaran

Kitap görse dayanamaz
Dergi görse hiç duramaz
Yarım kâğıda kıyamaz
Bizim Bekr Oğuzbaşaran

Bazan omzuna bir gül düşer
Bazan ateşlerde pişer
Olmaz sevdalara düşer
Bizim Bekr Oğuzbaşaran

Yazdığı bildiğinden beter
“Bir tek kitap” ona yeter
Korkarım bilgisiyle gider
Bizim Bekr Oğuzbaşaran

O hem yazar hem de şair
Yazdıkları aşka dair
Edebiyatta pek mahir
Bizim Bekr Oğuzbaşaran

Sohbet meclisinin gülü
Hem gülü hem de bülbülü
Birdir onda aklın yolu
Bizim Bekr Oğuzbaşaran

Yeter Vedat sesini kes
Şairliğe etme heves
O ki tükenmez bir nefes
Bizim Bekr Oğuzbaşaran
 

Bekir Bey’in en çok sevdiği şeylerden biri poşet... Edebiyatımızda, içinde poşet geçen ilk ve belki de tek şiiri sanıyorum o yazmıştır. Tam hatırlamıyorum, ama “Rüzgârda bir poşet gibi savruluyorum” mealinde bir mısra. Bir dostu buna epeyce gülmüş ve böyle bir şiirin olamayacağını söylemişti. Poşetsiz bir yere çıkmıyor Bekir Bey, çünkü gittiği herhangi bir yerde kendisine hediye ettireceği bir dergi, bir kitap hiç olmazsa bir gazete, hatta hiç olmazsa bir iki sayfa fotokopi olabilir, onları nereye koyacak?! Ve Bekir Oğuzbaşaran bilgisayardan çıktı/lar aldırtmayı çok sever. “Bir çıktı ver” isteğine Ümit Abi çok kızar. Çünkü toner tükenir! Ümit Abi’nin olmadığı zamanlar, ben ona istediği kadar çıktı verdiğim için Bekir Oğuzbaşaran beni çok sever. Ne var sanki bunda. Okuyacak Bekir Bey... Bence en zalim davranış okumak isteyen bir insanı bundan her ne şekilde olursa olsun mahrum etmeye çalışmaktır. Kaç kişi okuyor günümüzde ve okuduğunu anlıyor? Okuyanlara bari bu kadar hizmetimiz dokunsun.
Bekir Oğuzbaşaran, yaşına göre son derece dinamik, bir şey yapmaktan asla erinmez. Şimdi değilse ne zaman, sözü onun hayat düsturudur. Tezcanlıdır. Yalnız bir hususta o kadar tembel ki bunu ona hiç yakıştıramıyorum. Necip Fazıl’ın hayatı, sanatı, üslubu vb. konularda taşları yerinden oynatacak bilgi, belge, hatıra yüklü bu adam bunun kitap haline getirilmesinde çok tembel. Allah vergisi bir zekâya sahip. Yaşına göre hafızası son derece kuvvetli. Sanıyorum kitaplarla olan yakın dostluğu onu her dem dinç tutuyor. Bir çocuk gibi meraklı… Bilmediği konuyu kendinden küçüklerden de olsa öğrenmekten asla ar etmez. Değil mi ki hikmet, müminin yitiğidir… Herkese yardım etmeyi, akıl vermeyi ve yazma konusunda kısır olanlara konu vermeyi kendine bir görev addetmiştir. Ha, unutmadan, yukarıda poşet bahsinde yazmayı unuttuğumuz bir husus var, Bekir Oğuzbaşaran, o topladığı kitap, dergi, gazete, broşür, fotokopi ve diğer kâğıtları alıp da çöpten ev yahut büro mu yapıyor diye düşünenler çıkabilir. Bekir Oğuzbaşaran, bunları mutlaka ihtiyacı olan birilerine hediye eder. Yani bir şeyin âtıl halde kalmasına tahammülü yoktur onun. Doğrusu da bu değil mi? Kime ne lazımsa boşta kalacağına ona verilmeli değil mi? Ha Ümit Abi? O raflarda tozlandırdığın eski dergileri Bekir Oğuzbaşaran hocadan kıskandın da eline ne geçiyor sanki? Yakında başına iyice bela olmayacak mı? Zaten şimdiden raflarda dergi koyacak yer kalmadı. Neyse…
Berceste ile başlayan dergi maceramızda şahsen ben İbrahim Şahin’den, Hüseyin Türkmen’den, Ümit Fehmi Sorgunlu’dan, Ahmet Sıvacı’dan, Muhsin İlyas Subaşı’dan, Selim Tunçbilek’ten ve fakat en çok da Bekir Oğuzbaşaran’dan birçok şey öğrendim. Özellikle Oğuzbaşaran’ın engin irfanı benim ufkumda göremediklerimi, onu tanımasıydım göremeyeceklerimi, gösterdi diyebilirim. Onun bir ağabey tavrındaki hoşgörüsü, bazen uçuk kaçık yazı ve düşüncelerimi farklılık adına desteklemesi beni birçok hususta cesaretlendirmiştir. Bir ara Bekir Bey’e, bazı hâdiselerden dolayı gücendiğim bir iki nokta olmuş, bunu da kendisine söylemiştim. Belki bunları söylerken bile ukalaca, hatta küstahça tavırlar takınmış; aramızdaki her şeyi bitirecek tarzda bir üslup da kullanmıştım, fakat onun insaniyetindeki kemal mertebesi, büyüklere yakışır tarzdaki yatıştırıcı nasihatleri bu güzel beraberliğin devamını sağladı. Neticede şunu gördüm ki o, Türkiye’nin tanıdığı edebiyatçılığının fevkinde bir güzel insandır.
Uzun,  sağlıklı, huzurlu bir ömür sizin olsun Bekir Hocam…

Logged
Sayfa: [1]   Yukarı git
  Yazdır  
 
Gitmek istediğiniz yer:  

MySQL Kullanıyor PHP Kullanıyor Powered by SMF 1.1.11 | SMF © 2006-2008, Simple Machines LLC XHTML 1.0 Uyumlu! CSS Uyumlu!