Vedat
Çevrimdışı
Mesaj Sayısı: 301
|
 |
« : Temmuz 01, 2008, 22:46:55 ÖS » |
|
Sûfînin Şiiri Bahar DİLEME
Şiir nedir? Şâir kimdir? sorularına asırlardır herkes kendi his, seziş ve anlayışına göre bir cevap vermeye çalışıyor. Şiir kimine göre bir musikidir, kimine göre sâdece vezin ve kâfiyeden kurulu bir manzûmedir, kimine göre duyguların en güzel şekilde ifade biçimidir, kimine göre ise şiir, söze gelmez, anlatılamaz. Sûfî şâirlere göre ise şiir ve şâirlik kavramlarının bambaşka bir boyutta algılandığını görüyoruz. Öyle ki kimi sûfî şâirlere göre şiir, Allah’ın kuluna lütfettiği kendi has kelâmıdır. Allah’a duyulan ilâhi aşk şiiri söyletir. Şiir aşkın dilidir. Daha doğrusu şiiri söyletende, yazanda ve hatta onu okuyup zevk alanda aslında aşkın ta kendisidir... Öncelikle hatırlamak gerekir ki sûfî şâirleri, örneğin bir Muhyiddîn İbn’ül Arabî, Mevlânâ Celâleddin-i Rumî, Yunus Emre, Niyâzî Mısrî gibi büyüklerimiz en muhteşem dizelerin sahibi olmalarına rağmen kendilerini şâir olarak görmezler. Çünkü böylesine ârif ve kemâl sahibi yüce şahsiyetlerde şiir ve şâirlik gâye değildir. Onların şiirleri Hakk’ın güzelliğini terennüm etmek için bir vasıtadır. Onlar ilâhi bir aşk ile Hakk’a olan teveccühlerini ifade ederler ve hiçbir zaman mânâyı şekle fedâ etmezler. Bu büyüklerimizi sâdece bir şâir olarak nitelemek ise onların bu ulvî mâneviyatlarına karşı saygısızlık sayılır. Çünkü onlar şâirliğin çok ötesinde hâl ehli ârif kişilerdir. Ziya Paşa’nın da dediği gibi: “Şâir demek öyle ehl-i hâle Îrâs-ı nakîsedir kemâle” Yani öylesine hâl ehli olan kimselere şâir demek, onların kemâlatını küçültmek olur… Muhyiddîn İbn’ül Arabî’ye (1165-1240) göre şiir, Allah tarafından ilhâm edilmiş sözlerden ibarettir. El-Futûhât adlı eserinin birçok yerinde şiirlerini kendisine ilhâm eden, öğreten ve söyletenin Allah olduğunu belirtir. Ya da kendisinin bu şiirleri bir „hâl“ içinde veya rûhuna ilhâm gelerek, yahut da „tecelli“ yoluyla ve „irticâlen“ söylediğini vurgular (1). Futûhât’da yine şöyle geçer: „ Allah Teâlâ’ya yemin ederim ki, buradaki her harfi bile ilâhi bir imlâ ve rabbânî bir ilkâ (ulaştırma) ile yazdım…“ (2). Arabî, bu hâli bir şiiriyle de bize şu şekilde bildirir (3): „Allah hecelerden herhangi bir harf olmaksızın Benim feleğimden bana seslendi Sonra, yaratıldığım arzdan, hecelerin Bütün harfleri ile beni kendisine çağırdı Bana dedi ki: Her şey benim sözlerimdir Sen, benden başkasına yükselemezsin Benden başkasını göremezsin, çünkü O şeyler sana son derece uzaktır…“ İbn’ül Arabî, şiirlerindeki ilâhi mânâları sembolik olarak çesitli suretlerle anlatır. Kendisi bu durumu şöyle ifade eder (4): „şiir, (bir takım) bilmeceler, özetler, semboller ve tevriye mahallidir. Yani, bir şeyi sembolize ederiz, bilmece (gibi) yaparız (fakat)… başka bir şeyi kasd ederiz…“. Kendi şiirleri ile ilgili olarak ise: „ …onların hepsi gençliğe, kadın isimleri ile sıfatlarına, nehirlere ve mekânlara dair, çeşitli suretlerle söylenmiş ilâhi bilgilerdir…“ der. Kısacası İbn’ül Arabî’nin şiirlerinde dünyevî duygu, düşünce ve hayâl yer bulmaz. Onun için şiir, Allah’tan kula gelen bir tecelli ile vücût bulmuş ilâhi bir kelâmdır. Aynı şekilde Mevlânâ Celâleddîn-i Rûmî’nin (1207-1273) gazelleri de mânevi aşkın tecellisiyle söylenmiş, ilâhi sırlarla doludur. Nitekim bir gazelinde şöyle geçer: „Ben sözü aşkla söylüyorum, çünkü dersi aşkdan alıyorum…“ (5). Başka bir gazelde ise „ Gerçekten de aşk beyliktir, ululuktur; şiir de onun davuludur, bayrağıdır“ der (6). Bir rubâide ise: „.Ben bir beyit söyleyince, o beyit bütün ilâhi sırları kapsar“ der (7). Mevlânâ, Mesnevî, Divân-ı Kebir ve Rubâileri ile 70 bine yakın beytin sahibi olmasına rağmen kendisini bir şâir olarak görmez ve „Benim için şiir nedir ki ben ondan bahsedeyim; benim diğer şâirlerin sanatlarından, hünerlerinden başka sanatım, hünerim vardır, ben Hak âşığıyım“ der ( 8 ). Mevlânâ’ya göre şâir, şiiri söyleyen değil, yaşayandır(9) ve evliyânın yüksek kerâmetlerinden ilki ise şiirdir (10). Yani şiir söylemek, nazm etme kabiliyetini kazanmak Hak’tan gelen ilâhi bir lutufdur ki, bu da Hak yolunda olan hakiki bir dervişin ilk kerametidir. Sûfî şiirinde esas olan şey öncelikle daima mânâdır. Şiirdeki form, vezin, kâfiye ve semboller bu mânâyı ifade etmek için kullanılan birer araçtır. Fakat hissedilen mânâ kimi zaman o kadar ulvî ya da öylesine sırlıdır ki, kelimeler kifâyetsiz kalır. Söz kabuk gibidir. Mânâ ise âdeta Allah’ın gizli bir hazinesi, bir sırdır. Sır ise ancak sırrı bilene söylenir. Bu sebeble sûfî şâirleri kimi zaman ya sukût etmeyi ya da değişik sembollerle o mânevi hâlleri ifade etmeye çalışmışlardır. İlâhi aşkın coşkunluğu da zaten aslında ne kâfiyeye, ne vezne ne de herhangi bir şekle sığar. Mevlânâ, Mesnevî’de bu durumu şöyle ifade eder (11): „Onun aşkıyla söylediğim Mesnevî beyitlerinin düzgün ve kâfiyeli olmasını düşünüyorum. Sevgilim ise bana; Benim yüzümden başka bir şey düşünme diyor… Duyguların açığa vurulması için kâfiyeye, harfe ne lüzum var? Harf nedir ki, sen onu düşünüyorsun? Harf nedir? Üzüm bağının, aşk bahçesinin dikenden duvarı. Harfi de, sesi de, sözü de birbirine vurup kırayım da bu üçü olmadan seninle konuşayım…“ Sûfî şiiri genel olarak tasavvufî bir derinlikte yazıldığı için dışa kapalıdır. Yani sûfî şiirini herkesin okuyup, zevk alması mümkün değildir. Çoğu kez anlatılmak istenen ilâhi mânâ mısrâların içine gizlenmişdir. Hadisler, âyetler, Hak’ka olan inanç ve teslimiyet bu şiirlerin ana kaynağını oluşturur. Kimi sûfîlere göre bu şiirler, „nazm-ı şerif“dir. Hak’tan gelen bir hikmettir ve mektepde, medresede öğrenilmez. Yunus Emre’de bu nedenle böylesine ritimli sözlere şiir demek yerine „nefes“ adını verir (12). Profesör Mahmut Erol Kılıç’ın da belirttiği gibi, yani bu sözler âdeta birer nefhâ-i ilâhiyye, Allah’ın maddeye üflediği mânâ olmaktadırlar. Hâl ehline yine bir hâl ehlinin şiiri zevk verir. Sûfînin nazarında gerçek şâir, irfan sahibi Hak âşığı olan bir kişidir ve ancak rabbânî bir ilhâm ile yazılan sözler hakiki şiirdir. Mevlânâ Celâleddîn-i Rûmî’nin oğlu Sultan Veled’in (1226-1312) İbtidânâme’sinde bu konuyla ilgili olarak çok çarpıcı bir bölüm vardır. Sultan Veled burada Hak âşıklarının şiiriyle, ârif olmayan şâirlerin şiirini birbiriyle mukayese eder (13). Sultan Veled’e göre, Hak âşıklarının şiiri Kur’ân’ın tefsiridir; sırlarla doludur. Onlar Allah’ın kudret elinde birer alettirler. Onların tüm işleri de, sözleri de Allah’dandır. Hak âşıklarının şiiri kendilerini değil, Allah’ı gösterir. Şâirlerin şiirleri ise düşünce ve hayâlin ürünüdür; içerisinde mübalağa ve yalan vardır. Onların niyetleri tıpkı puta tapanlar gibi, kendi üstünlüklerini göstermek, kendilerini belirtmek içindir. Sultan Veled’e göre onlar, her solukta mübalağa yapmaya çalışır ve böylece de şiirlerini ağır bir paraya satmak isterler. Hak âşıklarının şiiri ise hırsı terketmekten meydana gelmiştir. Sultan Veled bu iki şiiri şöyle bir örnekle açıklar: „Yel, gül bahçesinden esip gelir; gül kokusu getirir. Ama külhandan esip gelirse kötü bir koku getirir. Yel birdir ama geçtiği yer yüzünden kokusu başkadır. Kimde koku almak duygusu varsa, ikisinin arasını ayırdeder. «İnanan zekidir» denmiştir. Birisi sarımsak çiğnese, misk çiğnedim dese de, burunlara sarımsak kokusu gelir. Ama aksine, misk çiğneyen, sarımsak yedim dese bile karşındaki misk kokusu duyar. Âşıkın şiiri tamamiyle tefsirdir; şâirin şiiriyse gerçekten de sarımsağın verdiği hararetten meydana gelir…“ Sultan Veled’in bu yaklaşımı günümüzdeki kimi şâirlere belki biraz dokunabilir. Yani, bizim şu anda günümüzde okuduğumuz ve kendi yazdığımız çoğu şiirlerden acaba gül kokusu mu yoksa sarımsak kokusu mu gelir? Bu soruyu cevaplama çabasına girmeyelim fakat, Şeyh Ârif-i Azerî de (1380-1462) diyor ki (14): “Bütün şâirler şiir söylemek hususunda söz meclisinde (elest bezmi) bir kadehten sarhoş oldular. Lâkin bazılarının şarabına sâkinin nazarının tesiri de karışmıştır. Mânâ âleminin dili ile konuşan bu şâirlerin ağızları şiir söyledikleri zaman, suret âlemine karşı kapalıdırlar. Bunlar hakikat denizine ağ atmış olgunluk deryâsı dalgıçlardır. Sen bunları öteki zümre ile bir tutma. Zira bunların şiirlerinde şâirlikten başka senin anlamadığın bir şey daha vardır” Azerî, senin anlamadığın bir şey daha vardır, diyor. Demek ki, sûfî şiirinde herkesin kavrayamadığı, hissedemediği bir şey var. O şey nedir? O şeyi kim anlar, kim hisseder bilemiyoruz ama, sözümüzü Niyâzî Mısrî’nin (1617-1694) birkaç beytiyle noktalamış olalım (15): “Zât-ı Hak’ta mahrem-i irfan olan anlar bizi, İlm-i sırda bahr-ı bî-pâyan olan anlar bizi. Bu fenâ gülzârına bülbül olanlar anlamaz, Vech-i bâkî hüsnüne hayrân olan anlar bizi. … Ey Niyâzî katremiz deryâya saldık biz bugün, Katre nice anlasın ummân olan anlar bizi…”
Kaynakça: (1) El-Futûhât-El-Mekkiyye. Muhyiddîn İbn’ül Arabî. Prof. Dr. N. Keklik. Kültür Bakanlığı Yayınları. 1990. S. 350. (2) A.g.e. S. 93. (3) A.g.e. S. 97. (4) A.g.e. S. 341. (5) Dîvân-ı Kebîr Seçmeler. Cilt III. Çev. Ş. Can. Ötüken Neşriyat. 2000. S. 133. (6) Dîvân-ı Kebîr Seçmeler. Cilt III. Çev. Ş. Can. Ötüken Neşriyat. 2000. S. 250. (7) Hz. Mevlânâ’nın Rubâileri. Çev. Ş. Can. Kültür Bakanlığı Yayınları. 2001. Rubâi 943. ( 8 ) Mevlânâ-Hayatı, Şahsiyeti, Fikirleri. Ş. Can. Ötüken Neşriyat. 1995. S. 199. (9) Mevlânâ-Hayatı, Şahsiyeti, Fikirleri. Ş. Can. Ötüken Neşriyat. 1995. S. 29. (10) Sûfî ve Şiir. Mahmut Erol Kılıç. İnsan Yayınları. 2007. S. 71. (11) Konularına Göre Açıklamalı Mesnevî Tercümesi. Cilt I. Çev. Ş. Can. Ötüken Neşriyat. 1997. S. 123. (12) Sûfî ve Şiir. Mahmut Erol Kılıç. İnsan Yayınları. 2007. S. 80. (13) İbtidâ-Nâme. Sultan Veled. Çev. A. Gölpınarlı. Güven Matbaası. 1976. S. 65-66. (14) Sûfî ve Şiir. Mahmut Erol Kılıç. İnsan Yayınları. 2007. S. 31. (15) Mısrî Niyâzî Dîvânı Şerhi. Mahmut Sadettin Bilginer. Esma Yayınları. 1982. S. 88.
|