Fehmi
TÜRKÇESİ.NET
Çevrimdışı
Mesaj Sayısı: 8
|
 |
« : Ağustos 09, 2008, 15:08:58 ÖS » |
|
AĞITÇI KADIN Ümit Fehmi SORGUNLU Ayağı sivri bir taşa takıldı. Küçük vücudu bu sendelemeyi yenemeyince yüz üstü düştü. Düşerken elleriyle toprağı karşıladı. Sol diz kapağı sıyrılmış, dizinden aşağı doğru hafif bir kan sızıyordu. Küçücük gözlerinden kirli yanaklarına doğru bir yaş belirdi. Giderek bu yaşlar daha da çoğalıp, sesli bir ağıda dönüştü. Fakat ağlaması düşmesinden değil, annesinin aklına gelmesindendi. Diz kapağındaki yarayı görse “ah yavrum” der, bağrına basardı. Oysa şimdi bu şefkatten yoksundu. Yokuşları yaşından umulmayacak bir çeviklikle çıkıyordu. Köyün hemen yanı başındaki mezarlıktan geçerken ürperdi. Arkasından biri geliyormuş hissiyle koşarak geçti taşların arasından. Tahta kapılı, sıvası dökülmüş evin önünde durdu. Kapının demir tokmağını küçücük avuçlarıyla üç defa vurdu. Ağlamaklı bir ses tonuyla içeri bağırdı: - Fadime Hala, Fadime Hala huu… Çabuk gelecen, anam öldü. Bu sesle birlikte ördüğü hırkayı bir kenara bırakıp, yay gibi fırladı yerinden Fadime kadın. Kalın kaşları çatıldı. İyice esmerleşmiş teniyle kadından daha çok bir erkeğe benzeyen yüzü asıldı. İri ve şişman vücuduna inat aceleyle komidine gidip, gözünü açmak istedi başaramadı. - Hay aksi şeytan, diye söylendi. İki eliyle birlikte çekti. Eskimeye yüz tutmuş çekmece gıcırtıyla açıldı. Bir kaç tane mendil alıp koydu iç cebine. Üzerine sokağa çıktığı zamanlar kullandığı örtüyü aldı. Aşağı indi. Kapıyı çekti, kilitlemedi. Geç kalmaktan korkar gibiydi. Kapıda bekleyen küçük Kezban’ın yoluk saçlarını okşadı. - Vah yavrum vah. Bööle mi olacaktı? Hızlı adımlarla ölü evinin yolunu tuttu. Ardından küçük Kezban koşar gibi yürüyordu. Toprak damlı, çatlak duyarlı, taş zeminli Bulgurcu köyünün o yılan gibi kıvrılan dar sokaklarına saptı. Kestirmeden Gelin Ayşe’nin evini bulmak istiyordu. Aklına Gelin Ayşe gelince esmer yüzü bir kez daha buruştu, Genç yaşında gitmişti zavallı. Kaynanasının sözlerini duymamak için kendini işe verir, yüklü karnına rağmen ağır şeyler kaldırırdı. “Esma Hala da az çektirmedi Geline” diye düşündü. “Karnı yüklü gelin hiç işe koşturulur mu?” Kafasını iki yana salladı. “Bildiydim zaten bu gelin düşük yapar diye. Solak Ahmet’te dc şuç yok deel hani. İnsan hiç anasının ağzına bakıp hamile kadına eziyet eder mi? Zavallım kan kaybından gitti besbelli.” Durdu. Arkasından küçük adımlarla koşan Kezban’a baktı.” Vah yavrum vah” diye söylendi. Adımlarını sıklaştırdı. Ölü evine ne kadar çabuk giderse o kadar çok faydası olurdu. Nihayet Solak Ahmet’in iki katlı, önünde avlusu bulunan evini gördü. Kapının önünde kara bir kazanda su kaynıyordu. Taş duvara teneşir tahtası dayanmıştı. Kapıdan giren çıkan belli değildi. Fadime Hala daha kapıya varmadan bir çığlık attı. - Vah yavrum,vah Gelin Ayşem!. Attığı çığlığa inat, ağır ağır girdi avlunun kapısından. Avlunun içinde ellerini dizlerine vuruyor, bağırıyordu: “Vah yavrum, Gelin Ayşe Kezban öksüz mü kalacaktı? Kapına ansızın böyle Kara kazanlar mı konacaktı?” Fadime Hala’nın geldiğini içerden duyan kadınların sızlanmaları arttı. Fadime kadın evden içeri girip, kadınların bulunduğu odanın eşiğinde durdu. Bir çığlık daha kopardı. Vaay benim Gelin Ayşem vaay!.. Attığı çığlığın etkisini anlamak istermiş gibi, gözlerini kadınların üzerinde gezdirdi. Sonra yine ağır ağır önce sağ adımını atarak girdi içeri. Odanın ortasına yatırılmış, üzeri örtülü cesedin etrafına çevrelenmiş kadınların arasına oturdu. Iç cebine koyduğu mendillerden birini çıkararak gözlerinin olmayan yaşını sildi. Aklına en acıklı olayları ve kocasının ölümünü getiriyor, ağlamaya çalışıyordu. Nihayet gözlerinde duygusuz iki küçük damla belirdi. Sonra bu damlacıklar büyüyerek sanki birer pınarmış gibi akmaya başladı. - Yazık oldu Gelin Ayşe’ye, dedi kadınlardan biri. Bir diğeri başını iki yana sallayıp, gözlerinin yaşını silerken: - Gençliğine doyamadı diye sızlandı. Yaşlıca olan bir kadın Esma Halanın gözlerinin içine bakarak: - Çok uslu, mazlumdu, dedi. Ağzı var dili yoktu. Her işe koşardı. Fadime Hala konuşmaları dinlerken,”tam sırasıdır’ diye düşünerek yeniden dizlerini dövmeye başladı. Bir yandan dizlerine vuruyor bir yandan da ağıt yakıyordu. “Oooy, oy Ayşem oy. Sülün gibi gelindin Kezban’a doyamadan Teneşirlere serildin. Oooy, oy Ayşem oy!..” Söylediği ağıtlar içerdeki kadınların ağlamalarını daha da hızlandırdı. Odanın içi ağıt sergisine dönmüştü. Fadime kadın ağlayan gözlerle odanın içinde Gelin Ayşe’nin eşyalarını arıyordu. Değerli bir şey bulamayınca canı sıkıldı. “Hiç olmazsa rahmetliye geçen ay aldıkları elbiseyi bana verseler” diye düşündü. Bahşişi çok istemeliydi. Onca yol yürümüştü. Ücretini evlerin uzaklığına ve ağladığı ölülerin varlıklı olmalarına göre ayarlardı. Rahmetli Gelin Ayşe’nin kocası Solak Ahmet’in de durumu fena sayılmazdı. Ne de olsa mülk zenginliği vardı. Bahşişi bol alırsa evinin bazı eksiklerini de giderirdi. Bir tek oğlunun çalışması yetmiyordu. Ağlamak kolay mıydı sanki? Akşama kadar nefesini yoracaktı. İç cebinden bir mendil daha çıkardı, gözlerinin yaşını sildi. Sonra görev şuuru ile bir çığlık daha attı. Erkekler ölüyü köy mezarlığına gömüp dönmüşlerdi. Komşuların gönderdiği yemekler yendi, içildi. Fadime Hala karnını iyice doyurdu. “Hiç olmazsa evde akşam yemeği kaygısı kalkar” diye düşünüyordu. Oğlana da bir şeyler uydururum nasıl olsa” dedi içinden. Gün ikindi olmuştu. Üst kattan Gelin Ayşe’nin fakirlere verilen eşyalarından arta kalanını seçti. Fakirlerden daha sonraya kaldığı için içerledi. Hiç biri kendisine uymadığı halde yine de bir kaç elbise aldı. İtina ile sarıp bohçaladı. Aşağı indi. Odanın içinde derin bir sessizlik hakimdi. Yüzüne üzüntülü bir ifade vererek, sedirde bir kaç kişiyle oturan, kalın bıyıklı, ince yüzlü Solak Ahmet’in yanına yaklaştı. - Allah başka acı keder göstermesin dedi. Rahmetliyi de çok severdim. - Sağol Fadime Hala, dedi Solak Ahmet. Fadime kadın Ahmet’in para vermek için davranmadığını görünce: - Eh ben gitsem gayri yavrum, diye yineledi. Solak Ahmet bu söz üzerine, lakabına uygun bir şekilde elini iç cebine sokup, bir deste para çıkardı. İçinden biraz alıp Ağıtçı Kadın’a uzattı. Fadime kadın uzatılan parayı az bulmuştu. - Çok uzak yerden geldim, dedi. Solak Ahmet anlamazlıktan geldi. Ağıtçı Kadın: - Akşama kadar gırtlak patlattım diye üsteledi. Ahmet’in gözü Fadime Halanın elindeki bohçaya kaydı. - Yeter, yeter! dedi. Pırtı da almışsın işte. Daha n’olacak? Fadime kadının canı sıkıldı. Uzatılan parayı aldı. Elindeki bohçayı yere attı. - Soykanız başınızda paralansın, diye söylenerek dışarı çıktı. Bezgin adımlarla evin yolunu tuttu. Bunca malına rağmen cimrilik yapıp az para vermesi sinirine dokunmuştu Fadime Hala’nın: - Malının hayrını görmeyesin inşallah, diye söylendi. Beddualarını ardı ardına sıralıyordu: - Allah evladının ölüsünü öpesin, evin barkın başına yıkılsın Solak Ahmet! Diye mırıldandı. Mezarlığın yanından geçerken mırıldanmaları kesip durdu. Ellerini açtı. Fatiha okuyup Gelin Ayşe’nin ruhuna gönderdi. Nede olsa rahmetliyi severdi. Evine varmak için son yokuşu da çıkıp, köşeyi döndüğü zaman kapının açık olduğunu gördü. Hâlbuki giderken çektiğini hatırlıyordu. Oğlan mı geldi acaba?” diye düşündü. Sonra buna pek ihtimal vermedi. Çünkü oğlu Osman bu saatlerde kolayına gelmezdi. Çalıştığı taş ocağından akşam geç saatlerde dönerdi. Kamyonlara yüklediği taşlar oğlanı çok yoruyordu. Akşamları iki laf bile edemezlerdi. Hemen yatağa girerdi Osman. Askere gitmesine az kalmıştı. “Biraz daha çalışayım da askerden gelince başka iş bulurum ana” derdi. Kocası öldükten sonra Osman, tek dayanağı, evinin erkeği olmuştu. Komşulardan bir kaç kişinin evine girdiğini fark etti. Durdu. Kalbi çarpmaya başladı. “Hayırdır” diye söylendi. Tekrar yürüdü. Biraz daha ilerleyince Hatice Hala’yı kara kazanı duvara dayarken gördü. İçeri girmeye cesaret edemedi. Rengi bir anda limon gibi sarardı. Dudakları titredi. Ne olduğunu sormak istedi. Korktu, soramadı. Ağıtçı kadının geldiğini gören Hatice Hala birdenbire acı haberi verdi: - Oğlun Osman, dedi. Trafik kazası. Taş taşırken kamyonun altında kalmış da... Donup kaldı. Gözleri kısıldı. Bir şeyler söylemek istedi, söyleyemedi. Sonra hızla içeri koştu. Kanlar içinde uzatmışlardı Osman’ı odanın ortasına. Oğlunun başucuna oturdu. Kanlı yüzünü öptü. Gözleri bir noktaya dikildi. Ağlamak istedi, başaramadı. Oysa ağlamak, çırpınmak istiyordu. Bildiği tüm ağıtları unutmuştu. Onun bu halini gören komşular köy geleneğine uyup başka bir ağıtçı kadın getirmek istedilerse de Fadime Hala bu töreye karşı çıktı. - Benim ağlayamadığım ölüme, hiç kimse candan ağlamaz dedi. Evinde sahte ağıtlar duymak istemiyordu.
|