Şubat 11, 2012, 05:45:06 ÖÖ *
Hoşgeldiniz, Ziyaretçi.Lütfen giriş yapın veya kayıt olun.

Kullanıcı adınızı, parolanızı ve aktif kalma süresini giriniz
Duyurular:
 

Sayfa: [1]   Aşağı git
  Yazdır  
Gönderen Konu: Rüzgâr Rıza / Kalender YILDIZ  (Okunma Sayısı 270 defa)
0 Üye ve 1 Ziyaretçi konuyu incelemekte.
Vedat
*
Çevrimdışı Çevrimdışı

Mesaj Sayısı: 301


« : Temmuz 01, 2008, 22:48:40 ÖS »

Rüzgâr Rıza / Kalender YILDIZ

   Mevsimine göre geç kalmış olan kar, şehre hasretmiş gibi hızlı hızlı yağıyordu. Genç adam, dolmuştan indikten sonra duraktan terminale kadar olan kısa mesafede bile hem ıslanmış hem de oldukça üşümüştü. Yakın bir şehre gidecekti, otobüs beklemek istemiyordu. Gideceği şehirle bulunduğu şehrin arası yakın olduğu için tercihini, sık aralıklarla kalkan minibüslerden yana kullandı. Sıradaki minibüse bindi. Yaklaşık on dakika sonra minibüs, beş yolcusuyla hareket etti.  
   Sıkıcı bir yolculuk başlamıştı. Kaptan -kasvet biraz daha artsın diye herhalde- teybe arabesk bir kaset takmıştı. Zaten havasında olan yolcular da ağırdan ağırdan derinlere dalmaya başlamıştı bile…  Yol boyunca şehrin kenar mahallelerinden çevre köylere gitmek için yola çıkan yolcular da birer ikişer minibüsteki yerlerini alıyorlardı. Garajdan çıkarken beş olan yolcu sayısı yol boyunca alınan yolcularla on bir olmuştu.
   Kar, bütün güzelliği ve hızıyla yağarken yolculuk da bütün kasvetiyle sürüyordu. Vakit akşamüstüydü. Yolculuk bu arabalarla bir-bir buçuk saat sürüyordu ancak sileceklerin durmadan çalışıyor olması ve arabanın hızı, yolculuğun beklenenden uzun süreceğini gösteriyordu.
   Genç adamın ismini bilmediği ve denk getirip de bir levhadan okuyamadığı bir dağı tırmanmaya başlamışlardı. Yol, bariyerlerle ikiye ayrılmıştı. Karşı şeritte, genelde kamyonlar olmak üzere yolcu minibüsleri ve seyrek de olarak otobüsler göze çarpıyordu…
   Yılın ilk karının seyrine dalan yolcular, manzaranın ve çalmakta olan kasetin etkisiyle iyice kendi dünyalarına çekilmişlerdi. Minibüsün sağa sola yalpa yapmasıyla irkildiler. Arabada lügatte bulunmayan cinsten sesler ve sözler yükselmeye başlamıştı. Minibüs, yolu ikiye ayıran bariyere doğru hızla kaymaya başlamıştı.
   Genç adam, bariyerleri geçip karşıdan gelmekte olan yük kamyonunun altına girmelerinin an meselesi olduğunu hatta bunun kaçınılmaz olduğunu düşündü. O kısacık anda. Bu düşünceyle koltuğu daha bir sıkı kavradı. Yapabileceği başka bir şey yoktu. Kaçınılmaza doğru giderken arabanın bir şeye çarptığını duydular. Minibüs, kaymaya başladıktan on-on beş metre sonra bariyerlerin hemen yanında duruverdi. Bu durmada, asfalttan çıkıp girdikleri toprak zeminin büyük payı vardı.
   Herkes derin bir nefes almıştı. Bir dakikadan belki uzun belki de daha kısa bir süre kimsede bir hareket olmadı. Bu süre sonunda kendine gelen yolcular, kaza telaşından kurtulmuş aşağı inmişler, şimdi de aracı yeniden yola çıkarmanın derdine düşmüşlerdi. Yoldan çıkarken çarptıkları şey, şoförlerin ‘kedi göz’ diye tabir ettiği kısa metal çubuktan başka bir şey değildi. Yolcular, aracı yola çıkarmak için hep birlikte var güçleriyle itiyorlardı. Az bir eğim olmasına rağmen çamurlaşan toprak yüzünden sağa sola kayan minibüsü yola çıkarmak için epey uğraştılar.
   Yolculuk yeniden başladı. Şimdi ne yolcular ne de şoför hiç kimse ağzını açıp bir çift söz etmiyordu. Herkes korkmuştu ve yine herkes iç âlemine çekilmişti… Şoför arabayı daha da yavaş kullanıyordu. Bu arada tırmanma şeridi bitmiş, durumun vahameti daha iyi anlaşılmıştı. Artık kendilerine göre tırmanma şeridi olan karşı tarafta zincirsiz hiçbir araç yola devam edemiyordu. Zaten kendilerinin arkasından da gelen yoktu. Karşı taraf, zinciri olmadığı için yola devam edemeyen park halindeki araçlarla doluydu…
   Yolcular, olayın etkisinden kurtulmaya çalışırken kaptan da ön taraftaki yolculara eski kaza anılarını anlatıyordu. Nerede ise düzlüğe inmişlerdi ki yol kenarında bekleyen bagajlı birkaç yolcunun minibüse el kaldırdıkları görüldü. Allah var kaptan böyle bir fırsatı, garaj çıkışından beri hiç kaçırmamıştı. Bu fırsatı da kaçırmadı, yolcuları hemen alıverdi.
   Adam durmadan: “Burası Ermenistan mı?” diyordu. “Ermenistan da mı yaşıyoruz?” Bu iki cümleyi durmaksızın tekrar eden kişi, yeni binen üç yolcudan en yaşlı olanı idi. Adam kırk-kırk beş yaşındaydı. Diğer iki yolcu ise aynı emsalde iki genç idi. Gençlerden biri, minibüs şoförüymüş. Karşı tarafta yolda kalmışlar. Arabayı kilitleyip yolcularla birlikte bu tarafa geçmişler birer ikişer derken herkes gitmiş ve son olarak bu üçü kalmış, bunlar da bizim minibüse denk gelmişlerdi.
   Hava iyice kararmış görüş alanı on-on beş metreye kadar düşmüştü. Kar yağışı hâlâ aralıksız devam ediyordu. Yolcuları bu kez de geç kalma sıkıntısı basmıştı. Yola çıkalı iki saat olmuştu ama yolu daha yarı bile edememişlerdi.
   Arabadaki yeni yolculardan yaşlı olanı, sürekli aynı sözleri söylemesi ve bir taşralıda ender rastlanan rahat tavırlarıyla herkesin ilgi odağı olmuştu. Genç adam tam da yanına oturan esmer, pos bıyıklı adama karşı bir yakınlık duymaya başlamıştı. Adam, on dakikadır tekerleme gibi söylediği: “Ermenistan da mı yaşıyoruz?”u şimdi:  “ Kaptan, karşıdan ‘Yazar’ minibüsleri gelirse hayrına bir selektör yap.”a çevirmişti. Görüş alanının on-on beş metre civarında olduğu bir ortamda bunun olabileceğine o kadar yürekten inanıyordu ki, sanki ilk ‘Yazar’ minibüsü, bir far işaretiyle duracak; kendisini, arkadaşlarını ve o büyük bagajını alıp götürecekti. Adamın bu içten ve biraz da saf tavırları bazı yolcuların onu makaraya almalarına sebep olmuştu… Hiç tanımadığı daha doğrusu araçta yeni tanıştığı bir adamın cep telefonuyla aradığı yerle konuşurken adının ‘Rüzgâr Rıza’ olduğunu bütün yolcular öğrenmişti.
   Rüzgâr, Antep’ten Osmaniye’ye yemeni götürmekteymiş. Yaklaşık yüz çift yemeninin bulunduğu oldukça hatırlı bir bagajı vardı. Durup durup tekrar ettiği sözlerden biri de:  “Ah şu bagaj olmasa, beni bağlayan bu bagaj.” sözleriydi.
   Ortalama yirmi beş-otuz kilometre hızla yola devam ederken ileride; kaymış, yolda kalmış, yoldan çıkmış, çekilip bir kenara park edilmiş araçların bulunduğu ve trafiğin kaplumbağa hızıyla aktığı bir kavşağa gelmişlerdi. Hafif rampa olan bu kavşak, buzlanma ve kar yüzünden tıkanma noktasına gelmişti.
   Bu arada Rüzgâr Rıza sık sık otobüsle mi minibüsle mi gitmenin daha akıllıca olduğunu soruyordu kendi kendine. Birkaç saniyeliğine otobüsün, birkaç saniye sonra ise minibüsün daha akıllıca olduğunda karar kılıyordu. Mütemadiyen ya birileriyle ya da kendi kendine konuşuyordu. Şimdi alternatiflere bir de ‘Gürcan’ eklenmişti: “Gürcan’la falan yere kadar gideriz. Sonra da şoföre ‘biz Osmaniye’ye kadar şu kadar kişiyiz bizi oraya atıver’ deriz.” diyordu.
   Trafik neredeyse akmadığı için yolcular, arabadan iniyor, dolaşıyor sonra birkaç metre ancak yol almış olan minibüse geliyorlardı. Bu sırada Rüzgâr, kendisiyle binen yolculardan sarışın olana: “Şu karşıdan gelen araba Gürcan, şuna bir sesleyiver.” dedi. Şoför olan genç, çevik bir hareketle zaten rölanti de giden araçtan atladığı gibi gözden kayboldu. Bir daha da gelmedi. Rıza, şimdi de: “Ulan Gürcan sattın bizi.” sözünü diline dolamıştı. Yolcular sonradan öğrendi ki bu şoför, Gürcan’da çalışıyormuş. “Adam tanıdığı idi, benim de bagajım var. Adam beni bu yüzden çağırmadı. Ah ulan Gürcan sattın bizi.”
   Şehre yaklaşmışlardı. Şoför, otogara gitmeye pek niyetli değildi. Rıza, bu havada ve bu saatte otogara nasıl giderimin hesabını yapıyordu. Sözü birden bire otogardan çocuklarına getirdi. Muhannetten söz etti. Biri üniversiteli, dört çocuk okuttuğunu, hayatın zor olduğunu, yokluğu anlattı.
   Arabadaki yolcular, sağ selamet şehre geldikleri için neşelenmişti ancak Rıza’nın konuşmasından sonra neşe dağılmış, herkes, sus pus olmuştu. Fakat şoförün hâlâ otogara gitmek gibi bir niyeti yoktu. Nitekim minibüs, otogarla şehir yolunun ayrıldığı kavşaktan şehir merkezine doğru kıvrılıverdi.
   Herkes susuyordu. Rıza: “Allah büyük” dedi. Artık kaptanla konuşmuyordu. Yanındaki genç adama, onun da şehrin yabancısı olduğunu bilmeden, otogara gitmek için hangi durakta inmesi gerektiğini, hangi dolmuşların otogara gittiğini, gidenlerin bagajını taşıyıp taşımayacağını sordu. Genç adam sustu. Cam kenarındaki orta yaşlı, hafif kekeme adam söze girip Rıza’ya: “ Ben seninle iner seni bindiririm.” dedi.
   Araç durdu. Birkaç yolcuyla genç adam indi. Dışarıda buz gibi bir hava vardı. Lapa lapa kar yağıyordu. Genç adam, Rıza’nın muhannet ve yokluk üzerine söylediği sözlerden midir nedir hiç üşümüyordu…
Logged
Sayfa: [1]   Yukarı git
  Yazdır  
 
Gitmek istediğiniz yer:  

MySQL Kullanıyor PHP Kullanıyor Powered by SMF 1.1.11 | SMF © 2006-2008, Simple Machines LLC XHTML 1.0 Uyumlu! CSS Uyumlu!